31.12.2009

günün anlam ve önemine istinaden

"yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur?" diye sordum.

"hayır" dedi, "senenin diğer günlerinden ne farkı var sanki? tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil: çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması... insan ömrü doğumdan ölüme kadar tek bir yoldan ibarettir ve bunu üzerinde yapılan her taksimat sunidir..."

tarihe tanıklık etmek istiyorum hakim bey

31 Aralık 2009 gününün ilk saatlerinde kafam kadar sivrisinek tarafından uyandırıldım, şikayetçiyim. Ha bir de bu diş ağrısı nereden çıktı?

29.12.2009

2 yıl

"nedensiz bir çocuk ağlaması bile çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır. her başlangıçta yeni bir anlam vardır." diyerek başladım burayı yazmaya tam 2 yıl önce. Dün gibi aklımda; önce ismi buldum, sonra açılışı ve ayarları yaptım, en son da siftah yapıp başladım. İsmin de öyle özel bir anlamı yoktu, kafamdakileri doldurma yeri olarak planlamıştım burayı. Peki hayatında günlük tutmamış, özel hayatını ve düşüncelerini pek de paylaşmayan beni, neydi bir blog sahibi yapma yolunda ilerleten? Birincisi acetobalsamico. Uzun süre takip ettiğim tek blog oldu; hem sadece futbol da yazmıyordu, yemekler ve güzel hatunlar da vardı o dönem blogunda. Sonra eş dostun da blogları olduğunu keşfettim. Bir de internette bulduğum güzel fotoğrafları koymak için açtım biraz da tıpkı itidal gibi. Sonraki dönem yazmamışım iş güç derken, gazım kaçmış. İnternette örneklerini kolayca bulabileceğiniz başlanmış ve unutulmuş bloglar listesine adaydı burası da.

Belki de esas yazmaya başladığım tarih 13 Ocak 2009. Hayatımın gayet boktan bir döneminde ne yapsam ne etsem diye düşünüyordum. İzmir Kordon'da dolaşırken aklıma geldi bu blog, dedim canlandırmak lazım burayı; en azından yediğimi içtiğimi yazarım. Sonra da otele döndüğümde bir azimle giriştim. İlk yorumu da trofolo'dan alınca mutlu oldum açıkçası.
O günden bugüne aklıma geldikçe yazdım, yeni blogları takibe aldım, yeni insanların beni izlediğini gördüm, sevindim. Bu arada hayatımla ilgili epeyce birşeyi de ifşa ettim. Aldığım vizeyi bile koydum daha nolsun? Ha memnun muyum? Evet. Peki ne olacak burası? Hiçbir fikrim yok. Zaten gayet obsesif olan ben nedense geleceğe dair konularda hayatı akışına bırakıyorum. Bakarsınız bloglar demode olur ve yazmayı bırakırım. Bakarsınız çoluk çocuğa karışıp aile reisi olurum vaktim kalmaz (içim ürperdi yazarken). Ama şimdilik görülen o ki bir süre daha buradayım; hem Asya ve Latin Amerika'da köşe başı internet mevcut. Bir gün kaçarsam buralardan merak eden de takip eder bu mecradan.

Nerde kalmıştık?

top ten


200. posttan sonra 300. posta da ulaştık; hayırlısı olsun. E 300 İspartalı koyacak halim yoktu; 2007 Mayıs Vogue kapağındaki 10 hatunla idare edin. Maviyi de çok severim...
Bu kadrodan bir beşle sahaya çıkacak olsam Coco, Caroline, Doutzen, Raquel, Hillary tercihim olurdu. Başka önerisi olan?

28.12.2009

a tribute to jack london

Jack London'un (ki kendisi High Fidelity'ye selam çakacak olursak top5 yazar listemdedir) şu an aklıma gelen iki eserinde mavi yakalıların eşek gibi çalışıp mekanikleşmesine gösterdiği tepkiler vardır. Martin Eden'de çamaşırhanede haftanın altı günü sabahlara kadar çalışan Joe Dawson kazandığı tüm parayı pazar günü barda sarhoş olup devrilene kadar tüketir; deli gibi çalışan sonra da masa üstlerinde göbek atan finans sektörü mensuplarına ne kadar da benziyor. Adını hatırlamadığım bir başka hikayede de baş karakter (Walter?) onlu yaşların başından itibaren fabrikada gayet mekanik ve tekrar eden hareketler yaparak çalışıyordu, ta ki bir sabah hasta olduğu için işe gitmeyene kadar. O gün evde yatıp bol bol düşünüyor, günlük yaşantısına dışarıdan bakıyor, ertesi gün işe gitmiyor, sonraki gün de kendini nereye gittiğini bilmediği bir trende buluyordu.
Ben hiçbir zaman beden gücünden para kazanmadım. Hatta bunu anlattığım Taylandlılar ellerimin pamuk gibi olmasına şaşırıp benim ladyboy'lara benzediğime dair imalarda bulunmuşlardı; ne de olsa onlar yürümeye başladıkları andan itibaren pirinç tarlasında çalışmışlardı.
Buraya nereden geldik? Bu karanlık pazartesi sabahı yine ofiste, yine floresan ışıkları altında, kulağımda Carla Bruni oturuyorum. Joe Dawson gibi tepki veremiyorsam bu çalışma sistemine Walter'ın tepkisinden başka bir seçenek kalıyor mu önümde?

araştırma sonucu düzeltme: hikayenin adı "The Apostate", karakterin adı Johnny. Arz ederim.

ölümü gördük sıtmaya razıyız değil mi?

2009'u nasıl bilirdim? İyi bilirdim. Daha iyi yıllar geçirdim mi? Geçirdim; ama daha kötüsünü de geçirdim. Kötü başladım, iyi bitirdim. Umutsuz da hissettim umutlu da; hayat böyle birşey sonuçta. Önümüzdeki senelere bakıyoruz artık; puan veya puanlar almaya geldik. Koskoca hayatın böyle hakem oyunlarına ihtiyacı yok.
Geçen seneye uyuyarak girmiştim bütün sene uyudum sayılır. Bakalım bu seneye nasıl gireceğim?

27.12.2009

in treatment

Ajandanın ilk sayfasını doldurdum. 2 Ocak Cumartesi/10.00/Terapi. Bu mudur yeni bir başlangıç?

25.12.2009

itinayla sabotaj düzenlenir

Sandinist hükümete karşı sabotaj teknikleri. CIA el kitabından.

bu kadar da olmaz

Gördüğünüz fotoğraf 8 yıl boyunca ABD'nin Kamboçya'da bombaladığı yerleri göstermekte kırmızı ile. Yazık...

30 yıl?


SSCB Afganistan'a gireli 30 sene olmuş. Ha ne değişti ki oralarda? Sadece aktörler.

24.12.2009

did i listen to pop music because i was miserable, or was i miserable because i listened to pop music?


odamda yolculuk


Tüm sözlerin "gitmiş, dönmesinden de umut kesilmiş" birisine yazıldığı güzel albüm. Kışın Pürtelaş'tan şehir hatları vapurlarını izlediğim, bir abajurla aydınlanmış akşamlar geliyor aklıma. Ne yapacağımı bilmediğim bir dönem olsa da o kadar da kötü zamanlar değilmiş 2004 başı; insan daha kötülerini yaşayınca anlıyor.
senden haber almadan
nasıl çıkarım yollara
tek dileğim bir ışık olsa da

notlar ve abuklamalar

*Herkes aklına gelenleri kısa kısa yazıyor benim neyim eksik?

*Hani ben aralıkta 2 hafta yoktum ya, hani ocak başında toplantı vardı ya. Yalanmış hepsi.

*Bir fotoğraf aranıyor: yıllar önce bir yerde görüp hayran hayran seyrettiğim bir fotoğraf geldi aklıma; bulunca hikayesini de yazarım. Ben ipuçlarını vereyim belki tanıyan çıkar. Böyle çok güzel zarif bir kadın var; muhtemelen de ünlü. 60lar muhtemelen. Güneş gözlükleri, gülümsemesi ve sola eğdiği başıyla uzun uzun baktırıyor kendisine. Ha bir de muhtemelen Venedik'te kanal kenarında oturuyor. Bulanların insaniyet namına haber vermesini talep ediyorum.

*Eski iş yerimde bir odada iki kişiydik. Oda arkadaşım müzik dinlemeyi seven birisiydi; bense iş yaparken mutlak sessizlik ararım. Neyse bu arkadaşa kulaklıkla dinlemesini kabul ettirmiştim de rahat etmiştim. Şimdiki ofis ise gayet açık bir ofis. Dört masa yan yana, opsiyonel Joy FM yayını ve florasanlarla bildiğin plaza ortamı. Baktım olacak gibi değil artık iPod'umu getirmeye başladım ofise. Fırsattan istifade Carla Bruni'ye olan hayranlığımı bir kez daha belirteyim.

*Galiba bitti...

bende bir gariplik var sanki

Bir süredir UGG bot tartışması var ya hani; ben bazı hatunlarda bu botları çok güzel buluyorum. Bu konu üzerine biraz daha kafa yormam lazım galiba...

22.12.2009

bugün yağmur bir kadın saçıdır


The Mouse That Roared sayesinde tanıştık. Peter Sellers diye oturduk Jean Seberg diye kalktık. Neyseki bizden daha itidal sahibi bir hayranı var ara ara hatırlatıyor kendisinin güzelliğini. İşin enterasanı uzun saç fetişizmi olmasına rağmen kendisinin saçlarına -ve elbetteki duruşuna- hasta olmamdır.

21.12.2009

halef selef



Kadın sırtı estetiktir, önemlidir. Selef çilleriyle kolay kolay İsveçli diyemeyeceğiniz Mini Anden, halef son dönemdeki favorim Anja Rubik.

20.12.2009

al sana globalizasyon

Herkesin bildiği bir fıkra vardır ya yeni bir yorum getirmek lazım ona. Akşam yemeğinde İsveç köftesi, İtalyan makarnası ve Latin Amerika guakamolesi yiyorsan bunun adı küreselleşmedir. Ha ne kattın dersen sen bahçe zeytini kattım; avokadoyla iyi gidiyor...

19.12.2009

değiştim ben sevgilim aynı insan mıyım

Bugün ajanda aldım kendime hayatımda ilk defa. Ece'nin avuçiçi kadar ajandası. Şimdi kariyer basamaklarında ilerliyoruz ya, yöneticilik vs derken fazla dağılmadan devam etmek lazım. Ha bu arada masayı toplarken bir sürü krama olduğunu hatırladım elimde. Var mı isteyen?
Başlık Kesmeşeker'e aittir, mevcut durumumla alakası yoktur, zaten benim değişimimi merak eden kim vardır? Kesmeşeker'e ne oldu acaba?
Amma çok soru sordum...

18.12.2009

ne güzel bir cuma

Bugün boşa geçti, yapacak işler çok ve ben bu yazıyı ofis dahilinden yazıyorum. Hayır iş yapmıyorum hala ve trafiğin açılmasını bekliyorum. Güngören'deki Antep mahallesine uğradım da öğlen hala feci şiş hissediyorum, düşünün artık ne kadar yediğimi.
Eve gidince yapacak birşey var mı? Yok...
Haftasonu da rutin geçecek: sabah terapi, dönüşte pazar alışverişi sonrası yatış pazar akşamına kadar. En iyisi eve iş götüreyim değişiklik olsun.

16.12.2009

kız meselesi

Heykeli yerleştirmişler Silvio'nun suratına. Milletin karısına kızına asılırsan olacağı buydu. Vilyada he mi?

13.12.2009

ceviche

Beni tanıyan bilir deniz mahsülleri konusunda sınır tanımayan bir yapım vardır. Şimdiye kadarki rekorum denizden 5 dakika önce çıkmış pinayı limon-zeytinyağı-tuz üçlüsüyle mideye indirmek; o sebeple "çiğ balık yenir mi?" sorusuna cevabım "evet" olur. Bir süredir bu ceviche denilen şeye taktım nihayet haftasonu yaptım. Buyrun tarifi:
1. Levrek fileto yaptırılır, bu arada jumbo karides de alınır.
2. Karidesler ayıklanır, levrek ince şeritler halinde kesilir.
3. Limonlar sıkılır, arasına narenciye de eklenebilir.
4. Elimizdeki deniz mahsülleri (levrekler ve karidesler ayrı olmak üzere) bir kaba konulup üzerine limon suyumuz dökülür. Biraz tuz ve karabiber eklenip buzdolabına kaldırılır.
5. Siz içeride uyurken televizyon seyrederken vs buzdolabındaki deniz mahsüllerimiz limonla pişer.
6. Levreklerin suyu süzülüp hazırladığımız hardallı zeytinyağlı sosla karıştırılır.
7. Karidesler büyük olduğundan pişmesi uzun sürer. Onları süzüp üzerine zeytinyağı eklenir.
8. Afiyet olsun.

Bu sayede balığa limon sıkmak isteyenler için bir tarif vermiş oluyoruz. Ha bu sefer de balık çiğ diye yemezlerse çok şey kaçırırlar.

12.12.2009

yaşlandım mı ne?

Haftaiçi alkol alınca sabahları beton gibi oluyorum. Dün de 20.30 itibariyle maç seyrederken uyuya kalmışım. Kesin yaşlanıyorum ben.

11.12.2009

çintar

Nihayet yiyebildim. Bodrum.'dan gelen paket itinayla tüketildi. Tereyağıyla tavada çevrilmesini öneririm; istiridye mantarı bile tırt bunun yanında.

9.12.2009

2

Berbat bir güne uyandığımı biliyordum. Hava kapalı, arada da iniyor yağmur. O akşam uçağım var ama şurası kesin ki şimdi gitsem bile 1-2 gün içinde dönmek zorunda kalacağım. Zaten gerek de kalmıyor, telefonum çalıyor: uçağı iptal etmem gerekiyormuş.
Öğlen gibi çıkıyoruz evden. Deli gibi bir yağmur iniyor arabadan inip binaya girince. Bir önceki günden farklı birşey yok odada: renkler, koku, sesler, düşünceler aynı. Küçücük pencereden bir muz ağacı görünüyor, onu izliyorum bir süre. Yağmur dinince yiyecek birşeyler almaya çıkıyoruz. Sabah Lustral'in bittiğini fark etmiştim, "artık bırakma zamanı" diyerek almıyorum yeni kutu.
Koridorda oturuyorum uzun süre. Sonunu bildiğin bir filmin bitmesini bekliyorum aslında. Hava karardı artık, malum günler kısa. Gelip gidenler oluyor; içip sarhoş olmadan gelemiyorlar oraya. Saat 8 olduğunda vakit geldi deniliyor. Artık bitti...
Odayı toplayıp eve dönüyoruz; o kadar kalabalık ki kediler tüymüş çoktan. Merdivenlere tünüyorum; herkes gitsin yatayım istiyorum. Ertesi gün yağmur, çamur, koşuşturma... Herşey yeni başlıyor aslında.

8.12.2009

bu köşe yaz köşesi bu köşe kış köşesi

Bir süredir arkadaşlarımı bile kıskandıracak bir düzen kurdum kendime: kanepeye uzanıp televizyon karşısında yanıma da laptopu çekiyorum; bir nevi "golden triangle". Ama sıkıldım be sanki bu üçgenden, gene dergiler birikmeye başladı, idefiks'ten alınan kitaplar geldi. Sonuçta çalışma masasını düzenleyip yavaş yavaş okunacakları oraya taşımak lazım.
Bu arada Suç ve Ceza'nın çizgi romanı leziz olmuş, kitabı bir daha okumak lazım keza unutmuşum.

7.12.2009

paylaşalım kaynaşalım

Önce chat vardı, sonra bloglar ve facebook çıktı. Şimdi de friendfeed ve twitterdan yediğimiz yemekten sıçtığımız boka saniyesi saniyesine paylaşıyoruz herşeyi tüm dünyayla. Burayı okuduğunuza göre bloga yazdığımı anlamışsınızdır. Facebook'ta da varım, ama bence bu kadar yeter benim için; twitter'da kimseyi merak edip ne yazmış okumuyorum, bunun sonu yok çünkü. Hem bana ne? Neyse bu ayki Vogue Italia da selam çakmış twitter'a. Son dönemde gördüğüm en yaratıcı çekimlerden biri. Merak eden tüm fotolara ulaşabilir, ben Gisele'i koyayım numune olarak.

6.12.2009

nasıl yani bitti mi şimdi?

2005 yılında hem kariyer planlaması açısından hem de askere gitmeyi uzatmak açısından yüksek lisansa başlamıştım. Gerçi YÖK sağolsun çağırdılar gene de askere beni; bu arada çok düşündüm bu işe girişmekle iyi yapıp yapmadığımı, işime yarayıp yaramayacağımı, paralara yazık olup olmadığını. Yaşadığım gelişmeler göz önüne alınırsa evet iyi birşey yaptım galiba. Pek planlı işlere girişmedim hayatımı etkileyecek esas konularda, iş hayatında da yola çıkayım kapılar açılır elbet önümde diye düşündüm hep, şanslıyım ki açıldı da. Askerlik, hastalık, ölüm, iş, çalkantılar derken bu dönem itibariyle bitirdim bu süreci; biraz önce bitirme projesini de tamamlayıp gönderdim danışmana. Herşey tamam olunca bir diplomam daha olacak. Neyse ben çıkıp biraz yürüyüp kahve içeyim...

5.12.2009

kendimi şaşırtıyorum

Hani demiştim ya haftasonu projenin kaynakçalarını toparlayacağım diye. Neredeyse bitiyor. Şimdi yatayım ben, yarın sabah erkenden kalkıp çalışırım...

4.12.2009

şimdi onlar düşünsün

Çok seviyorum iş yaşamını. İnsanın ömrünü tüketiyor sağolsun. Mesai bitimine doğru öğrendik ki 14-26 Aralık arası eğitim veriyormuşuz. Ocakta da 4 günlük yılsonu toplantısı arkasından lansman toplantısı... Leziz! Eylülde de toplantı olacakmış, muhtemelen Ortadoğu seferi planlarım da suya düşecek.
Oy içim daraldı bu haftasonu projenin kaynakçalarını düzenleyip o işi de bitirmek lazım. İş yaşamının hastası olduğumu söylemiş miydim?

zubrowka


1 yılı aşkın süredir duran şişeyi akşam açtım. Sonuç: leziz birşeymiş bu yahu neden bekletmişim ki ben bunu?
Anja Rubik'ten sonra Polonya'yı sevmek için ikinci neden oldu...

3.12.2009

sakızlı kurabiye

Ayvalık'tan geldiler ben de 24 saat içerisinde bir kutusunu tükettim. Sakız içine girdiği herşeyi mi bu kadar güzelleştirir? Keşke her an ulaşabilsek...
Ta oralardan getirenlere selam olsun.

1.12.2009

aralık sonu ocakbaşı

yuh bir yılı daha bitiriyoruz. sigara yasağı ocakbaşlarını nasıl etkiledi acaba bir teftiş etmek lazım.