31.01.2010

mübadele

Sözlük anlamı takas. Evet tam 87 yıl önce imzalanan anlaşma ile yaklaşık 2 milyon insan takas edildi. Evlerini, arsalarını ve en önemlisi anılarını geride bırakıp hiç bilmedikleri yerlere göç etmek zorunda kaldılar. Gittikleri yerlerde yeni bir yaşama başladılar; kimi başarabildi kimi başaramadı. Ve hepsinin ortak noktası geldikleri toprakların özlemini duydular ömürleri boyunca.

Bir tarafta Yunanistan'daki Müslümanlar vardı öteki tarafta Anadolu'daki Rumlar. Ve bu takas din üzerinden yapıldığı için aslında Türk olan Ortodokslar da topraklarını terke zorlandı Müslüman olan Rumlar da.

30 Ocak 1930'da imzalanan anlaşma ile ulus devletlerin kurulması kolaylaştı Ege'nin iki yanında. İsmet İnönü'nün kafasındakini Venizelos masaya koyunca hemen uygulamaya geçildi; olan da gene insanlara oldu. Yaklaşık 1,5 milyon arttı Yunanistan'ın nüfusu, yeni gelenler "Türk tohumu" denilerek kabul edilmedi topluma, onlar da kendi kültürlerini ve müziklerini oluşturdu: rebetiko. Türkiye'ye 500 000 kişi geldi; gelenler çiftçi gidenler zanaatkar olduğundan zaten sallantıdaki ekonomi epey zorlandı. Ama olsun, dediğim gibi ulus devletler daha önemliydi.

Uzun süre Türkiye'de hakkında konuşulmadı Mübadele'nin. Yunanistan'da büyük bir toplumsal değişime yol açtığından hakkında araştırmalar yapıldı, filmler çekildi. Neyse ki bu tarafta da kıpırdanma var bir süredir. Bir vakıf kuruldu; filmler/belgeseller çekiliyor, kitaplar yazılıyor. Umarım devam eder...

Mübadele'den bahsetmek gözlerimi dolduruyor benim. Nasliç'ten gelip Trakya'da Karadeniz kıyısına yerleştirilen bir ailenin üyesiyim sonuçta. Anneannemin felçli yatarken duyduğu Rumca bir türküye mavi gözlerinin parlayarak eşlik ettiğini gördüm. Yıllar yıllar önce bıraktıkları evin yolunu hala hatırlayan insanlar var; onlar sadece bir turist olarak görebiliyorlardı doğdukları evleri.

2003'te İstanbul Film Festivali'nde To Taksidi'yi izlemiştim: Yıllar sonra evini gören bir mübadil bahçedeki ağaçtan bir nar koparmak icin evin şimdiki sahibinden izin istemiş, ağacın şimdiki sahibi de "tabiki o hala senin ağacın" demişti. Bu sizi umutlandırdı mı? O zaman şu lafı hatırlatayım: “Bugün eğer Ege’de Rumlar, Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, acaba bugün (Türkiye) aynı milli devlet olabilir miydi?”

30.01.2010

arkeoloji müzesi

Yılda bir kere gidiyorum buraya. Geçen sene ocak ayında gitmiş, müzekart almıştım; 2 gün varmış kullanmak için geçtim kapıdan ben de. Bahçesi çok güzel herşeyden önce. Bir banka oturun, yerdeki kedilere bakacağınıza ağaçtaki kuşlara bakın; Topkapı Sarayı bahçesini mesken tutmuş papağan kolonisinin üyelerinden birisi ile karşılaşacaksınızdır muhtemelen.

Hemen girişteki binada arasında Kadeş Anlaşması'nı da görebileceğiniz bir sürü kil tablet, biraz ilerideki binada çini örnekleri, bahçede yayılmış heykeller ve lahitler var. Hepsini gördükten sonra ana binaya girip önce sağa dönüyoruz. Anadolu'da tarihi dönemlere göre heykel örneklerini izleyip son salonda kocaman bir Zeus heykeli ile geri dönüşe geçiyoruz. Bu bölümdeki harika heykellerden favorilerim Marsyas ve Oceanus.Diğer kanatta önce kral odasını, sonra meşhur İskender Lahti'ni ve Ağlayan Kadınlar Lahti'ni görüp "mezar" konseptli turumuzu devam ettirip geri dönüyoruz. E hazır gelmişken Marmaray kazılarında çıkanları da görelim. Üst katlara da bakıp tekrar behçede soluklanabiliriz. Sonraki güzergah size bağlı. Biz şahsen Ayasofya ve Sultanahmet köftesi sonrası Sultanahmet Camii'ne karşı Xuxu şişesini nihayet patlattık. Bir sonraki turumuzda görüşmek üzere...

29.01.2010

bliar

Tarihi kazanan yazmaya devam ediyor sonuçta. Bir savaş suçlusu olan Blair bugün tanık sıfatıyla ifade veriyor. Bir sonuç çıkmayacağına göre...

"ABD ile sahip olduğumuz şey bir ittifak, bir kontrat değil. Bu ittifaksa, açık yüreklilikle diyebilirim ki, gönülden inandığım bir ittifak"

28.01.2010

sebastian


Yok bu uşak olan değil. Annesi Angela Lindvall ile yolda...

27.01.2010

jusqu'ici tout va bien

Derin derin nefes alıp ver. Buraya kadar herşey yolunda. Sen ahtapot değilsin unutma. Zaten önemli olan düşüş değil yere çarpıştır...

26.01.2010

banged up abroad

Nat Geo'da her salı akşamı 21'de. Türkçe meali "yurtdışında beni fena kazıdılar abi". Kaçırılan gazetecilerden falan da bahsetse de esas konu Latin Amerika'dan uyuşturucu kaçırmaya çalışan Batılıların yakalanıp birbirinden eğlenceli hapishanelerde konaklaması; misal bu akşam Carandiru'da 4 sene geçiriyordu bir arkadaş, meşhur isyandan 9 ay sonra hem de.
Bu programdan öğreneceğimiz şudur: gittiğiniz yerlerde uslu durun! Ben daha önce izleseydim Kamboçya'da happy pizzaları yemeden önce bir kez daha düşünürdüm.

25.01.2010

les poupees russes


Kar var ya erkenden yolladılar bizi eve, ben de bahsi geçen filmi izledim. L'Auberge Espagnol'u çok beğenmiştim ama bu filmle ilgili tereddütlerim vardı. E tereddütle oturunca hayal kırıklığı olmuyor. "30 yaşıma geldim bekarım, neyseki AB vatandaşıyız serbest dolaşım hakkımız var seksi/aşkı da böyle yaşayabiliriz" filmin teması. Cecile de France sanki yaşlanmış ama daha bir karizmatik olmuş. Filmi izlerken sanki bahar gelmiş, ben de kalkıp iç baklalı enginar yiyecekmişim gibi hissettim; iyi bir his... Bir şekilde hayatımızda olan şeyleri görüyorsunuz iyi hoş işte. Ama başroldeki abi düdük kalmış biraz, The Beach'deki abi olsaymış daha iyi olurmuş; kız olsam verirdim ona zaten.
Bir de o manken abla arasa "gel Moskova'dayım pek bir sıkılıyorum" dese ilk trene atlamayan arkadaş bizden değildir. Hatun bir de yol parasını koydu elemanın çantasına.

23.01.2010

uzanmışım kumsala

Tee ne zaman indirmiştim de izleyememiştim. Madem dışarıda kar yağıyor ben de bunu izleyeyim dedim. Film başladığında hoşuma da gitti Bangkok bölümü; Singha özlemişim bu arada. Neyse bu Richard denen Amerikalı önce bir Fransız filmine düşüyor yok Fransız kıza yavşayayım ama oğlanla da şakalaşalım falan, bildiğin aşk üçgeni kurulacak dedim. Sonra bu Riçırd ulaşınca adaya John Rambo'ya dönüşüyor. İlk günden kendini topluluğa kabul ettirme mi dersin, bıçakla köpekbalığı şişleyip geyiğini yapmak mı ne ararsan var. Bu arada cazibesiyle adanın lezbiyen olmayan hatunlarını da götürmeye başlıyor. Sonra bir bakıyoruz Aslan Yürekli gitmiş gelmiş sana bir Gollum...

Çağlayan efendi habire diyordu bana "if i'd learnt one thing from travelling, it was that the way to get things done is to go ahead and do them. don't talk about going to borneo. book a ticket, get a visa, pack a bag, and it just happens." diye kitaptan alıntı yapıp. Baktım yok öyle bir cümle. Ha kitabın Türkçe'si bulunmuyormuş, varsa elinde olan "al oku" da derse ne makbule geçer. Eminim ki kitapta insan doğası, toplum yaşamı, ütopya arama gibi konularda derin tespitler vardır.

Sonuçta bir komün içinde olacağıma şehirde kendi dünyamda yaşamayı tercih ettiğime bir kez daha karar vererek filmi sildim.

22.01.2010

bana hediye mi almak istiyorsunuz? aman ne gereği vardı...


Bir ara düşünmüştüm eve almayı ama iki nedenle vazgeçtim: 1. çok pahalı bu zımbırtılar vergi nedeniyle 2. alırsam habire içerim.
İki gündür heveslendim ama gidip almam için büyük bir motivasyon gerekiyor (mesela bizim şirketten birisi satan kızın bacaklarına takılıp almış). O sebeple bana hediye alabilirsiniz diye düşündüm. Essenza'ya bile razıyım. Ben de size yemek yaparım karşılığında; deal?

21.01.2010

anthony abimiz istanbul'da

Nihayet Anthony abimizin İstanbul seferi yayınlandı; youtube'dan bulabilirsiniz. Kendisi Hisar'da kahvaltıyla başlıyor etleri kebapları götürüp, rakısını içip en son da ev ziyaretiyle veda ediyor. Midye dolmayı "unlicensed seafood" olarak niteleyip löpür löpür götürmesi, dürümlere kebaplara yumulması izlemeye değer. Benim önerim tıka basa yiyip öyle başlayın izlemeye ve elinizin altında da birşeyler olsun; yoksa açlıktan konsantre olamazsınız.

Fotoğrafta abimizi Dürümzade'nin önünde görmektesiniz.

20.01.2010

anthony bourdain


Fazla uzun yaşayacağımı sanmıyorum. Tek isteğim gezmek ve iyi yemek yemek. Bu adam da bunu yapıyor. Çok kıskanıyorum...

hani bazı lekeler vardır feriştahı gelse çıkartamaz


"Burası tuhaf bir ülke. İnsan, babası öldürültükten sonra üç yıl sonra çıkıp babasına ağlamaya utanıyor."
Benim midem bulanıyor artık...

19.01.2010

insanın bittiği an yerleşik düzene geçtiği andır

Eskiden mağaralarımızda yaşayıp avladığımızı/bulduğumuzu yerken bence daha mutluyduk. Toplumda eşitlik vardı, sağlıklı besleniyorduk ve doğal seleksiyon sayesinde abuk subuk insanların yaşama şansı olmuyordu. İsterseniz açalım bu konuyu: Mağarada yaşayan bir grup insan düşünün. Toplu halde ava çıkmak zorundalar çünkü bireysel faaliyetler açlığı ve ölümü getirecek; ya avladıkları hayvanı yiyecekler ya da buldukları meyveyi veya kökü. Aldıkları ne? Bol protein, bol meyve şekeri ve minimum karbonhidrat. İnsan evrimini ve metabolizmasını incelerseniz karbonhidratın vücuda en zararlı besin olduğunu görürsünüz; ve evet evrim sürecinde hala karbonhidratla iyi geçinmeyi öğenemedik. Besin bulanlar da iyi koşan/iyi atan/gözü iyi gören/kafası iyi çalışanlar olmuş ağaçtan düşüp ölecek kadar kafası çalışmayanlar da dolayısıyla üreyemeden elenip gitmiştir.

Ama insanoğlu ne zaman ki yerleşik düzene geçti, o zaman tahıl yetiştirip hayvan beslemeye başladı. Artık elde bir surplus vardı ve bu bazılarının (yönetici, din adamı, asker) başka işler yaptığı için doyurulmasını sağladı; sınıflar oluşmaya başladı. Tahıllar fareleri çekerken evcil hayvanların da kendi mikropları insana bulaşıyordu; bu sayede veba olsun grip olsun hayatımıza girip insanları öldürmeye başladı. Artık ölenler zayıflar değil şanssızlardı. Tabi aldığımız karbonhidrat miktarı da artınca diyabet gibi diş çürüğü gibi nurtopu hastalıklar ortaya çıktı.

Bir savaş çıksa, insan gene toplayıcı/avcı olsa dünya eminim ki daha iyi bir yer olurdu. Ben de bu akşam taş devri diyetine başlıyorum zaten son yediğim patatesli poğaçadan sonra. Kapsamlı okuma için sizi şöyle alalım tabii bulabilirseniz. Bu arada bu kitabı hediye alıp da zamanında değerini bilemediğim kişiye selam olsun.

18.01.2010

19 ocak'ta ne olmuştu?

Cuma günüydü eve dönüyordum. Mesaj mı geldi yoksa telefonda mı söyledi hatırlamıyorum: "Hrant Dink'i vurdular!". Daha önce nasıl fikirleri sebebiyle öldürülen insanlar öldürüldüğünde nefretle dolduysam gene aynısını hissettim. Tek problem kamuflajlar içerisinde "asker ocağı"nda olmamdı. Sustum, merakımı gideremeden bindim otobüse. Harem'de indim, Üsküdar'dan motora bindim; yolların kapalı olduğunu duymuştum ama Beşiktaş'tan Şişli'ye geçtiğimde açıktı. Osmanbey'de heryerde panzerler, içimden küfrediyorum bol bol. Taksici "abi çok kalabalıktı bugün" dedi, ters bir laf etse patlayacağım; "yazık niye vurdular ki adamı"...

Agos'un orada olduğunu o güne kadar bilmiyordum, her görüşümde farklı düşüncelere daldığım Beyaz Adam'ın da Hrant Dink ve kardeşlerinin olduğunu. Ayakkabılarının delik olduğunu bilmediğim gibi. Sağolsunlar öğrettiler. Ben pazar akşamı geri döndüm o da törene katılmadı.

Adım benzer bir olaydan geliyor benim. Babamın en yakın arkadaşını vurmuşlar Beyazıt Meydanı'nda, adı da bana verilmiş. Ama kaç çocuğa Hrant adı konulabildi ki bu 3 yılda? Kaç Ermeni kaldı ki? Neden kızı bu satırları yazmak ihtiyacı duydu ki?

"Dayanamadım, babam öldürüldüğünden beri hiç hissetmediğim bir coşku hissettim ve oynamaya başladım. Göbek attık o gece biz babamla Hrazdan Stadyumu’nda karşılıklı. O günden, 19 Ocak’tan beri gözümün önüne gelen bütün görüntülerde babam yüzükoyun kaldırımda. Ayağa kalktı babam kısa süreliğine, Hrazdan Stadı’nda, 6 Eylül akşamı. katılmak için. Davet sahibi yine babam. Bir keyifli, bir keyifli. Açmış kollarını iki yana kocaman, sanki kucaklayacak herkesi, bütün stadyumu. Ararat’ın düğünündeki gibi, Agos’un 10. yıl gecesinde oynadığı gibi, gözümün içine baka baka, o sahanın göbeğinde oynadı da oynadı. Gözleri dolu dolu. Bir Ali’ye sarılıyor, bir Tuba’ya, bir Salpi’ye, bir Dikran’a, bir Gül’e, bir Sarkisyan’a. ‘Rüyası’nda buluştuk babamla Hrazdan Stadı’nda o akşam. Sarhoş olduk sırf umuttan, bir damla alkol bile almadan. Umut yolculuğunun bir durağında buluştuk."

16.01.2010

hayır ağlamıyorum gözüme çerçöp kaçtı


chanson juste pour toi
chanson un peu triste je crois
trois temps de mots froissées
quelques notes et tous mes regrets
tous mes regrets de nous deux
sont au bout de mes doigts
comme do, ré, mi, fa, sol, la, si, do.
c'est une chanson d'amour fané
comme celle que tu fredonnais
trois fois rien de nos vies
trois fois rien comme cette mélodie
ce qu'il reste de nous deux
est au creux de ma voix
comme do, ré, mi, fa, sol, la, si, do.
c'est une chanson en souvenir
pour ne pas s'oublier sans rien dire
s'oublier sans rien dir
evet rüyamda Zooey gördüm...

15.01.2010

ankara güzellemesi


Sabah kargalarla düştüm yola
Atatürk Havalimanı'nda kuyruklar başa bela
Fosur fosur uyudum uçakta
İnince jeton düştü: gene geldim Ankara'ya

Ankara sen ne kasvetli şehirsin
Ne suyundan hayır var ne de havandan

Akşam oldu attım kendimi Tapas'a
Okyanus lokumu dediler, ye mutlaka
Bir de karides tapasa dadandım
Ama kesin ben daha iyisini yaparım

Ankara sen ne kasvetli şehirsin
Ne suyundan hayır var ne de havandan

Sabah Mamak'tan başladım yola
Şirin mi şirin gecekondu evleri
Ne güzeldir yollarda olmak şimdi
Yolun gerisi bozkır, ne desem ki?

Ankara sen ne kasvetli şehirsin
Ne suyundan hayır var ne de havandan

Kırşehir dediğin yer bir bozkır kasabası
Şehre girince hemen sol tarafta hastanesi
Doktor dediğin her yerde bir gerizekalı
Neşet Ertal'ın memleketinde durmadım fazla

Ankara sen ne kasvetli şehirsin
Ne suyundan hayır var ne de havandan

Erkenden geldim Esenboğa'ya
Şirket sağolsun içtim sek votka
Karşıma oturdu kuğu boyunlu tanıdık bir sima
Allah belasını versin uçak rötar yaptı 15 dakika

Ankara sen ne kasvetli şehirsin
Ne suyundan hayır var ne de havandan

Şiire dedik Ankara güzellemesi
Halbusi naçizane hirondelle hiç sevmez bu şehri
Uyağın da kafiyenin de dalağını yardı kendisi
Doğru demişler Ankara'nın en güzel yanı şehre dönmesi

13.01.2010

kırşehir'e gidiyorum döneceğim

Yokum iki gün, bakmam internete de. Cuma gecesi görüşmek üzere...

hangi filme gitsek?


Ben bu işe şapka çıkarttım siz de çıkartın...

memleket nere kardeşim?

Benim hep bir aidiyet sorunum oldu. Nedense hiçbir oluşumun içinde hissedemedim kendimi ve hiçbir yere de ait. Kendimi birşeyler üzerinden değil de kendim üzerinden ifade etmeye çabaladım. İstanbul doğumluyum, İstanbul'dan kaçmak istiyorum; babamın memleketini hiç görmedim ve görmeye de zerre niyetim yok, tek kendimi yakın hissettiğim topraklar onun yattığı yer -zaten benim mezarım da orada olacak, bu iyi haber-; 10 yılın üzerinde bir süre Bursa'da yaşadım, şeytan görsün oraları diyorum; ilkokulda geçen dört senem cehenneme eşdeğerdi; altı sene okuduğum üniversitenin önünden geçmek istemiyorum, iş için gittiğimde de o gri binaları görünce içim kasılıyor; yüksek lisans yaptığım üniversiteyle alakam olmadı; bir tek lise yıllarımı, okulun bahçesini, kocaman çınarları, basket maçlarını, aşık olmalarımı güzel bir şekilde anımsıyorum-güzel geçen bir 7 seneymiş demek. En iyi arkadaşımın da lise yıllarından kalma olması bunu destekliyor zaten.
Okul bitti meslektaşlarımdan nefret ettim, mesleğimi yapmadım hatta mecburiyetten meslek odasına kayıt oldum, ne iş yapıyorsun sorusuna genelde "reklamcıyım" diye cevap veriyorum hala; tükürmüşüm ilaç sektörüne... İşte de iyi bir profesyonel olmaya çalışıyorum: elinden gelenin en iyisini yap ama işten çıkınca herşey orada kalsın. Evet doğru tahmin, kendimi şirketin bir parçası olarak göremiyorum.
Bir partiye, derneğe, sendikaya üye olmadım. Ama sempati duyduklarım oldu, 1999'dan beri oy verebileceğim her seçimde oy verdim. Bir takım tutuyorum ama o da baba yadigarı, maç izlemek için eş dostla gidiyorum maçlarına; ama futbol izlemekten en çok zevk aldığım dönem İstanbulspor tribünlerinde geçen 2003-2004 sezonuydu mesela.
Ama dönüp dolaşacağım bir evim olmasını istedim hep o da oldu şansıma. Bunun sebeplerini düşündüm uzun süre. Bir kere böyle bir rol modeliyle büyüdüm ben; onun gibi yaşamak istedim, umarım yaşarım. Bir de hani kuşaklar ötesinden gelen bazı miraslar vardır: sonuçta anne tarafında Mübadele'de buralara gelmeyip Amerika'ya kaçan ve Büyük Buhran'ı Chicago'da geçiren, baba tarafında da Yemen cephesinden firar edip Topal Osman'a biat eden birer büyükdedeye sahibim.
Bugün toplantı ertelenip bendeki iç sıkıntısı da devam edince bunları yazasım geldi; yorumlarıyla beni yerden yere vuracak arkadaşlara selam olsun...

11.01.2010

otomobil uçar gider


Sabah iyi uyanmış, blog okuyup akşamki avokadoyu düşünen bir obsesife yapılmaması gereken birçok şey vardır. Bunlardan birisi de bir yıldır kullandığı arabayı değiştirmektir. Nitekim akşama doğru şirketimizin patronşöförübahçıvanımenübelirleyicisi koydu önüme evrakları "gel yeni arabanı al" dedi. Ne olduğunu anlamadan yeni arabayı almıştım zimmetime. Bir yıldır kullandığım arabadan çıkanları sayıyorum: bir rulo tuvalet kağıdı, evin yedek anahtarları, Helene Grimaud CD'si ve klozet kapağı. Düşünün ne çok sahiplendiğimi arabayı!

30 yaşında bir Türk erkeği olup da ehliyetini 2 sene önce almış birisi olarak dört tekerleklilerle ilişkimi anlatmam lazım: hiç araba kullanma sevdam olmadı lisedeyken ki hala da yok. Araba kullanmayı öğretmeye çalışan bir babam da yoktu. Çok istersem 18 yaşıma bastığımda kursta öğrenebileceğimi söyleyecek kadar bilimsel yaklaştı bu olaylara. Ben de hiç öyle araba kaçırma sevdalısı olmadığım için ilk direksiyon başına oturuşum 2001 yazında ambulans ile oldu. Bir skandala yol açmamak için ayrıntılara girmiyorum. Şişli'de oturan birisinin araba sahibi olmasını çok saçma bulduğumdan sonraki dönemde hiçbir girişimim de olmadı.

Şu an yaptığım işin gerekliliği olarak araba kullanabiliyor olmam lazım fakat işe girdiğimde elbeteki yoktu. Hemen kursa başladım, dolayısıyla ikinci direksiyon maceram sürücü kursunun arabasıyla oldu. Neyse efendim prosedürleri tamamlayıp aldık ehliyeti, şirket aracına oturmadan rahmetliden kalan arabayı Gümüşlük trafik ışıklarına çakınca kötü bir başlangıç yapmış oldum ama olsun... Bu kullandığım üçüncü araba olacak.

Şimdi aldım bu arabayı ama yok aynasıydı yok kavrama noktasıydı alışana kadar dert bunlar. Karşına çıkan bir kadını tanımaya çalışırken zevk alırsın ya, hah işte arabayı tanımak da tam tersine o kadar zevksiz. Ama tek avantajı kullanma kılavuzu olması, kadınlarda da olsa keşke.

Not: fotoğraf bugüne kadar sahip olmayı arzuladığım tek arabayı temsil etmektedir.

bana mutluluğun piramidini çizebilir misin maslow?

Dün akşam uzun süreden beri ilk defa mutlu hissettim. Sebebini bilmiyorum; kurcalamadım da. Akşam saatlerce okudum, hatta uyumayayım da sabaha kadar okuyayım istedim. Ama içtiğim bira uykumu getirdi doğal olarak, sızdım. Rüya gördüm bir de. Sanki güzel bir rüyaydı. Ben, annem, babam Paris'teymişiz ama sanki daha sayfiye yeri gibi bir yer. Neyse, kaldığımız yerin bahçesindeyiz, asmalarla kaplı bir bahçe... Trenle Marsilya'ya geçecekmişiz ama geç kalıyormuşuz falan bir koşuşturmaca. Ne zamandır görmüyordum rahmetliyi rüyamda iyi oldu, özlemiştim.
Sabah uyanabildim mesela ama bu sefer de çiçekleri sulamakla uğraşınca geç kaldım işe. Mutlu da mutsuz da olsam işe geç kalıyorsam bu mesajı iyi okumalıyım değil mi?

10.01.2010

sushi me ya da suşile beni bebek






Sevgili gurman arkadaşlar, bir lezzet yumağıyla daha birlikteyiz. Bugünkü mekanımız Bağdat Caddesi'nin Caddebostan kesminde Starbucks'ın komşusu Sushi Me. Adı üstünde bir suşici burası. Hepsi pek leziz ve muadillerine göre de gayet uygun. Ha bir de üstüne yasemin çayı içip General Iroh gibi hissettim kendimi.

acemi eğitimi

Adana’da karpuzla başlayan evlilik İstanbul’da kavunla bitti; babamı manavda vurdular. Annem, 11 yaşındaki ekonomi gurusu K.K. yüzünden avukatlığı bıraktı. Hamdi abim, hukuk profesörü olarak yakalayamadığı şöhreti aşk yazarı olarak yakaladı. Diğer abim Levent, üniversiteden ayrılıp Bükreş’te fırın açtı. Şeref Dayım’ın hazin sonu, günlerce anahaber bültenlerinde tartışıldı. Kuzenimiz Kıvanç’ın ucuz seks romanı, resmî tarihe bir başkaldırı olarak algılandı. Muammer Eniştem, narkozdan çıkarken bile "beyaz bir tavşan almıştım" diye sayıkladı. Sıkı anti-komünistlerden Yaşar Eniştem, 80’li yılların ünlü zenginleri arasına girdi. Eski bir sirk yıldızı olan bakıcım Emine’nin akıbetini öğrenemedik. Ümit Besen hayranı Amerikalı dostum Glenn en büyük sırrını bana açtı. Ben Elazığ’da, babamın kıyamet öncesini yaşamış olduğu yeri aradım. Ve o özel kadınlar, duyarlı yazarlara binip gittiler… 1963’te doğmuş bir insanın 2005’te yazdığı anılar başka türlü olabilir mi? Sanmıyorum."

Gece gece nereden aklıma geldiyse bu kitap... Bitmesin istemiştim, daha da sürsün, okuyayım, eğleneyim. Üzerinden 3,5 sene geçtiğine göre tekrar okuyabilirim artık.

9.01.2010

9 ocak (aka hatay meyhanesinde bir doğumgünü)

İçkievinden çıkınca
Camdan
demin oturduğum yere
baktım

Sigara paketimi
masada unutmuşum
Sandalyede
Tıpkı benim gibi
Oturuyor boşluğum

Bir eli alnında
benim gibi
Ama
biraz daha mı hüzünlü?
Otururken de
Biraz daha mı çıkarıyor
kamburunu?

Biraz daha mı benziyor
babama?

Bir yaş büyüğüm babamdan
ve rüzgar
bir törendeki gibi
çekiştirir durur
yağmurluğumu

8.01.2010

hizmet kardeşler fırınlı kasap

Evet sevgili gurmanlar; belki de adını ilk defa duyduğunuz bir yeri size tanıtmaktan keyif duyuyorum. Mekanımız Güngören'in labirent gibi sokaklarında yer almakta; o sebeple "abi nasıl gidilir?" diye soranlar için adres bilgilerini vereyim en baştan; tek bildiğim kaymakamlığa yakın olduğu: Merkez Mh. İkbal Sk. No:13 Telefon: (212) 461 22 22. Bir de Güngören'de küçük bir Gaziantep var; bahsi geçen sokağa girdiğinizde bir tarafta Kilisliler Derneği, onun yanında kuru patlıcan dolmaları asmış dükkan, kebapçılar vs sıralanmakta.
Mekanımız temiz, içeri girince yoğun bir pişmiş sarımsak ve maydanoz kokusu karşılıyor sizi ki ağzınız sulanıyor. Arkada bir kasap dolabı, onun önünde tepsiler içerisinde etlerin bulunduğu bir vitrin, hemen yanda da pişirme kaynağımız fırınımız. Etler muhteşem (Kilis tava, bonfile, biftek vs hepsini şiddetle öneririm), lahmacunlar kocaman ve sarımsaklı, tatlılar İmam Çağdaş'tan. Ha bir de not: fiyatlar komik denilecek kadar ucuz.
Elimizde fotoğrafı yok bu mekanın, Vedat Milör keşfetmeden gidin derim. Bunun karşılığı bana da birşeyler getirirsiniz teşekkür olarak.

7.01.2010

ben iş yaparken siz de bunu okuyun

''Batı'nın Mısır gibi baskıcı ve temsili olmayan rejimleri kucaklaması, İsrail'in Filistin'i işgali ve sömürgeleştirmesine verdiği sarsılmaz destektir Orta Doğu ve İslam dünyasındaki krizin kalbinde yatan. İran'dan Umman'a, Mısır ve Suudi Arabistan'a onlarca yıl 'petrol açlığı'yla verilen destek, Arap milliyetçiliğinin bölgenin sömürge olmaktan çıkarılmasında başarısız olmasıyla harmanlanınca, önce İslamcılık, sonra da El Kaide tarzı terör patladı.

Yabancıların bölgeyi ve kaynaklarını kontrol etmesine yönelik doğal düşmanlığı gidermek için çaba gösterileceğine, Amerika liderliğindeki güçlerin yanıtı, yeni ve daha yıkıcı olan adımlar, Irak, Afganistan ve başka yerlerdeki işgaller oldu.

Batı'nın bu iki ülkeye askeri müdahalesi durumu çok daha kötüleştirecektir. Amerika destekli Etyopya güçlerinin işgali Somali'de 2006 yılında yönetimi ele geçiren pragmatik bir grup olan, Şeriat Mahkemeleri Birliği'ni yönetimden uzaklaştırdı. Bu örgütten doğan ve daha radikal bir grup olan El Şabab ise, ülkenin büyük bölümünde kontrolü ele geçirdi.

Yemen'de ise hükümet, halihazırda kuzeyde silahlı bir isyan, İngiltere sömürgesi olmaktan ancak 1967'de kurtulan güneyde ise ayrılıkçılarla mücadele halinde. Amerikan yönetiminin pek de popüler olmayan bu hükümete giderek artan desteği yangını körüklemek riskini taşımaktadır.''

yazının tamamına şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.guardian.co.uk/commentisfree/2010/jan/07/egypt-gaza-strip-viva-palestina

6.01.2010

meeting invitation

Amelie'de bir sahne vardı hani kızımız "şu an şehirde kaç çift orgazma ulaşıyordur?" diye soruyordu. Ben de sorayım günün prologunda: "Şu an dünya üzerinde kaç toplantı yapılıyordur?". Hadi bir adım öteye geçtim "kaçından bir halt elde ediliyordur?". Benim şimdi öğlene kadar bir toplantım var. Sonra bu konuyla ilgili bir toplantı yapalım ve iş bölümlemesine gidelim keza dörtte bir toplantım daha var.

Bir de "yemekli toplantı" diye bir kavram var ya: yemeğe yapılmış hakarettir. Aldığımız bir zevk var içine etmeyelim. İsterseniz "seksli toplantı" diye bir kavram da geliştirelim.

Unutmadan seksle yemeği birleştiren George Costanza'ya saygımızı sunalım.

5.01.2010

nostalji


Bugün bir yazıyı okurken fotoğraftakiler geldi aklıma; internette bulamadığım bir bilgiyi çat diye çıkardım arşivden. 5 (mart '97) ile 23 (eylül '98) arası sayılar elimizde mevcuttur. Kendisini rahmetle anıyoruz...

su dökmeye gittim geleceğim

4.01.2010

2010 potansiyel 10

İyi bakın bu yüzlere; çok iş yapacaklar...











İlk 3 adayım: 1-3-9. Peki bu bilgiler gerçek hayatta ne işimize yarayacak?








merhaba ben barış. ve ben bir kakül bağımlısıyım.

video

Yoksa bu saatte ne işim olur blogla youtubela?

3.01.2010

i manges den iparhun pia... tus patise to treno


Bugünkü film vesilesiyle kulağımıza çalınan ve hatırlanılan büyük usta Markos Vamvakaris'e selam olsun. Anısına Metaxa kaldırırken sol eldeki sigaraya dikkati çekmek isterim.

soul kitchen


Daha önce söylemiştim bir filmden etkilenmiş olmak için karaketlerle birkaç gün beraber yaşamam gerek. Duvara Karşı böyle bir filmdi. Fatih Akın'ın son izlediğim filmi Yaşamın Kıyısında oldu. Boktan bir pazar günüydü bugünkü gibi. Babam Bodrum'da ölürken benim İstanbul'da olmam gerekiyordu; filmden çok birşey yok doğal olarak aklımda. Ama son sahnesinde ben de mıhlanıp kaldım; babamın gelmesini bekledim. Olmadı...
Bugün yine ailesel meseleler iç kasıcı hale gelince kardeşimle Soul Kitchen'a gitmeye karar verdik. İyi hoş film ama çok da süper değil. Hollywood çekmiş olsa izlemem öyle diyeyim. Fatih Akın St Pauli'ye selam çakmış gene bol bol. Metaxalar havada uçuşuyor, fonda rebetiko esinlenmeleri. Mutfak sahneleri... İyi ki abim yok dedim film çıkışında bir de. Mutlu sonları sevmiyorum ayrıca; sevgilin boynuzu takmış, dükkanını abin kumarda kaybetmiş, belin ayvayı yemişken ordan bu kadar kolay çıkamazsın arkadaşım...
Şimdi tekrar bakın yukarıdaki fotoğrafa. En geç 2012 Ekiminde toplayacağım eşi dostu, "veda edin bana" diyeceğim.
Bir de High Fidelity'ye selam çakarak yazımızı bitirelim: "Do you have soul?"

Not: başa bela kardeşimin blog alemlerine tefriş etmesi nedeniyle üç kere: hurray! hurray! hurray!

2.01.2010

how to waste time in office

Bu sene iki kişiye yılbaşı hediyesi verdim iki kişiden de aldım. Hem de hediye almayı beklemezken. Konunun öznesi yukarıdaki kitaptır. Sen kalk git dünyayı gez, sonra da ofiste uslu uslu oturayım diye bu kitabı hediye et. Bir de "otur oturduğun yerde" diyerek imzala. Yemezler arkadaşım. Düzen, ilişkiler derken herşey kaçmam için bahane zaten sen beni bu kitapla engelleyeceğini mi sanıyorsun? Hem dolduracağım bütün sayfaları, onaylatacağım sonra sana.

chi bi



24 saat süren bir süreç sonunda filmi izlemeyi tamamladım. Süreç filmin uzun olmasından ziyade (2 buçuk saate yakın) tırt olmasından kaynaklanıyor. Karakterler çok keskin köşeli, savaş sahneleri güzel ama abartılı, klişeler uçuşuyor etrafta. Kısacası John Woo Hollywood'u Çin'e taşımış. "Kardeşim hiç mi güzel bir şey bulamadın filmde?" diye soru soracak olana cevabım olumsuz olacaktır.

Ha şimdi gelelim benim derdime: arkadaş bu film yazın gösterime girecekti girmedi ben de sinemada izleyemedim, sonra DVD'si çıkmış vs. Bu filmi legal yollardan izlemek istesem 20 TL ederi var; ama değer mi o paraya? Bence değmez. Ama sen yap kaliteli filmi sinemada da izlerim DVD'sini de alırım. Misal aldım High Fidelity'nin DVD'sini bir kardeşimize izlesin de görsün erkek milletinin iç yüzünü diye.