31.05.2010

pembe karanfilli kız

kurşun, kemikteki sesiyle aralıyor
geceyi.
sana yazdığım, şarkılar, takılıyor
aşılı dut dallarına.
özgürlük bir ağızdan, aralıyor geceyi
ellerini duyuyorum, kapalı gözlerimi
ısıtan
herşeyim
ellerine kalıyor

Neresinden yaklaşsan, neresini tutsan elinde kalıyor. Dinlerin de milliyetçiliğin de çanına ot tıkayasım var...

30.05.2010

gemiler geçiyor allı yeşilli

Denizin üstü mü, içi mi, kenarı mı? Tercihim kenarından yana olur. Yine de içinin ve üstünün keyifli olduğu gerçeğini inkar edemem. Yıllar önce iki günlük bir tekne maceram olmuştu, tadı -tekrarlanamayacak olmasının da etkisiyle- hala damağımda. Velakin zor iş: dar alanda bir sürü insanla bir arada olup iş yapmaya çalışmak, yabancı olunan bir konuyu öğrenmeye çalışmak... Ama denizin üstünde uyuyup gözünü açmadan suya atlamanın, gece yarısı yakamozlarla yüzmenin zevki bambaşka. O macera Bördübet-Palamutbükü ekseninde devam etmişti; harika bir denizde yüzmenin yanı sıra kahvaltı-deniz-kıyıda miskinlik ve kitap-çaykahvebira-öğle yemeği-deniz-miskinliğe ve kitaba devam-bira-deniz-akşam yemeği-yürüyüş döngüsünün şüphesiz ki çok fazla olumlu etkisi olmuştu bana. Mevsimin ölmeye doğru olmasının, tatilcilerin kaçmış olmasının, havanın çok sıcak olmamasının da etkisi büyüktü.

Bu haftasonu Karaköy limanına eski gemilerin demirlemiş olmasını da büyük bir sevinçle karşıladım ama beklentim karşılanamadı. Tekneler dizilmiş, yelkenler rengarenk bayraklarla donatılmış. Ama teknelerin çoğu metal, bazılarına çıkılamıyor. Gulet Bodrum en güzeliydi. Dünya gözüyle bir barka gördüm de tepesine çıkamadım. Endonezya teknesi Dewaruci'nin tepesindeki korsan bayrağı Palamutbükü'nde okuduğum kitabı yükselen baharat kokuları daha yeni seyahat anılarını canlandırdı. Oraya kadar gelmişken bir porsiyon da sütlü nuriye tüketip Haliç'in içlerine devam ettik.

28.05.2010

kısacık kestirip saçlarını


Haftayı yorgun argın başım önde bitiriyorum. Berbere uğradım geçen gün, yıllar sonra "uzun kalsın abi, düzeltelim yeter" dedim. Bu ne benim ne de üç teli kalmış kafam için önemli bir adım değildi.

27.05.2010

what a day

6 aydır napıyorum nediyorum anlamadığım için tepeyi dürtükleyip performansımı değerlendirttim. Sonuç: tepe tahmin ettiğim gibi hayattan kopuk çıktı; bütün gün konuştu bir yararlı laf etmedi. Bu arada 50 yaşında olsam ve 25 yaşında bir oğlum olsa ne güzel olurdu diye düşündüm; hayatımda ilk defa böyle bir düşünceye hasıl oldum.

Ha bir de yaptırmak istediğim dövmeyi buldum. Ne gündü be...

robin hood


Sinemaya gitmeyeli aylar tek başıma gitmeyeli ise yıllar olmuştu, Cinebonus'un doğumgünü hediyesine kanım ısındı bu nedenle. Davetiye 15 günlük ve haftaiçi kullanılabiliyor, haftaya yoğun olduğumdan ve Robin Hood sempatik geldiğinden düne ayarladım.

Bugüne kadar 40 çeşit Robin Hood filmi, dizisi, kitabı vs ile karşılaştım en harikası Mel Brooks'un Men In Tights'ı olmuştur. Yeni çekileni de başlarda iyi gibiydi ama sonra nolduysa bir masonun evladı aydınlanma yaşayıp milliyetçiliğe kayan İngiliz halkının da desteğini alarak Magna Carta Libertatum'u 100 sene önceden itelemeye çalıştı kraliyete de karikatürize kral uyandı son anda. Zaten filmin kayışı da koptuğundan bıraktım filmi, en sonda da Robin Peter Pan'a özenip Neverland'de midillili çocuklara katılınca işkencenin bittiğine sevindim. Ama sondaki renkli çizgili kısım güzel olmuş hakkını verelim.

Kıssadan hisse; bu sene aldığım tek doğumgünü hediyesi de böyle tırt çıktı. Popcorn yedim, ha bir de Lea Seydoux denilen Fransız çıtırı fark ettim...

25.05.2010

sansürleyebileceğini mi sandın?

Can sıkıntısının beter bir durum olduğunu hatırladım; boş boş duruyorum... Neyse sonra bir gaza geldim, tatil için güzergah belirledim, üstüne de yolculukla ilgili bir proje oluşturdum ve araştırmaya giriştim. Ve beşinci dakikada Lonely Planet onuncu dakikada da Wikitravel bilgi işlem departmanı tarafından yasaklandı. Bu mudur yani?

24.05.2010

cannes


Kırmızı halısı olsun, yarışanlar olsun, töreni olsun her birşeyini bin kere yeğlerim Oscar'a. Jüride yer alanlardan belli değil mi...

23.05.2010

günün lafları

"Yunan halkının gösterdiği tepkileri anlayışla karşılıyorum. Bu önlemler dar gelirlileri gerçekten zor durumda bırakıyor. Ben de olsam tepki gösterir, ben de yollara dökülürdüm. Ama başka çaremiz yok."

Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu

"Tek ve doğru etik ekonomi sistemi Marksizmdir. Ben de ruhen Marksistim."

Dalai Lama

22.05.2010

+1

"Buna benzeyen yıllarda doğumgünleri askıya alınmalı. Doğada değilse bile insanoğlunun dünyasında bir yasa olmalı; yalnızca hayat tıkır tıkır işlediğinde yaşlanmanıza izin veren bir yasa. Neden şimdi otuz altı olmak isteyeyim ki? İstemiyorum. Şu an uygun değil. Rob Fleming'in hayatı şu an donmuştur ve yaşlanmayı reddetmektedir."

"Tam Robocop 2'yi videoya koyarken annem arıyor ve ben, arayan başka biri olmadığı için bir kez daha hayal kırıklığına uğruyorum. Doğum gününüzde anneniz bile aramazsa başınız gerçekten dertte demektir."

21.05.2010

fish of north


Uzun süredir aklıma estikçe sipariş veriyorum buradan. Açıkçası denediğim hiç bir üründe çuvallamadılar. Ajansta fazla mesaiye kalınca sandviç sipariş ederdik; 10 TL idi istihkakımız, 3 yıl sonra şimdiki şirkette öğlen yemek çıkmayınca ise 9,72 TL'lik ticket veriyorlardı. Enflasyon mu dedi birisi?

İndirim yapmışlar Yemeksepeti'nde, ben de söyledim levreği, karidesi. Açtım uzoyu da...

mesir macunu


Manisa seferinden dönen bir mesai arkadaşı getirmiş, ben de yedim dün. Hep anlatılan nedir? Yedin mi ateş basar, düz duvar bulsam da tırmansam dersin vs vs. Bendeki etkisi ne oldu? Saat 22.00'ı göremeden sızmak.

Bence çok matah bir şey değil bu mesir macunu; ha ilk hali nasıldı bilemeyeceğim. Bir de yazı geçirince şekerlenip abuk bir şey haline dönüşüyor.

19.05.2010

türk basınının dünya haberleriyle imtihanı

Bugünün tatil olmasından faydalanarak gün boyu Bangkok'taki olayları takip ettim. Bunun için yabancı haber kanallarına ulaşımınızın (tercihen BBC World), internetinizin ve MSN'den ulaşabildiğiniz Tayland'da yaşayan bir arkadaşınızın olması gerekiyor çünkü ülkemizde tek satır bilgiye ulaşabilmek için epey çaba gerekiyor.

Elbette ilk haber olsun demiyorum nitekim gündemimiz dolu ama nedense başhaber her yerde CHP, Baykal ve Kılıçdaroğlu. Göçük haberi bile ikinci sırada; ne de olsa madenciliğin kaderinde var değil mi? ntvmsnbc'nin sabahtan beri aynı haberi sayfanın köşesinde tuttuğu bir ortamda Guardian sürekli güncellenen bir sayfayla haberleri ulaştırıyor. Gerçi Ortadoğu, İran hatta Yunanistanla ilgili haberlere bile yeni yeni ilgi gösterir olduk. Halbuki bu olaylar Avrupa'nın bir başkentinde olsa (orda da anca Paris, Londra falan keser) yeni bir devrim ve sınıf savaşı yorumlarıyla dolardı gazete ve televizyonlar; tıpkı 2007 Fransa göçmen ayaklanmasında olduğu gibi.

Haftasonunu nasıl olsa evde oturup tek başıma geçireceğim bir yazı yazayım belki yayınlatırım bir yerlerde...

18.05.2010

mellon collie and the infinite sadness

Güzel duvarlı, yeşillikler içinde geniş bir bahçe; ortasında iki katlı bir ev. Güzel bir ziyafet sofrası bahçede etrafında da neşeli muhabbetli bir grup insan. Orada olsam bile bir şeyin beni tutup sarmalayacağını biliyorum.

O an orada olamamak, hissedememek ama sonra o anı özlemek... Smashing Pumpkins'ten gelsin o zaman.

17.05.2010

ivan ergiç part two


Blogda pek futbol yazmıyorum, gereksiz polemiklere girmemek için. O az da olsa yazdıklarım sayesinde şimdi günün anlam ve önemine dair yazabilirim gönül rahatlığıyla.

Futbol sahasının çim kokusu ve yeşiliyle Bursa Atatürk Stadı'nda tanıştığımı yazmıştım. Van Basten'in, Rijkaard'ın, Bosman'ın olduğu Ajax maçına haftaiçi peder bey çalıştığından gidemedim ama Tanju Samsunspor formasıyla golü attığında hemen önümdeydi, hala hatırlarım. Erhan-Simoviç hatasıyla gelen golü, rahmetli Fenerbahçeli Kayhan'ın zımbasını, Nejat Biyediç'i, Beyhan'ı, Taygun'u da... Volkan Spor'dan alınan formaya 10 numara dikilmesini gören rahmetlinin müdahalesiyle Galatasaraylı oldum velakin. Sonra basketbola gönül verince de hemen yandaki Atatürk Spor Salonu'nda kah Tofaş kah Oyak maçlarına abone oldum; dönemin nice yıldızını canlı canlı izledim (Grifith, Rivers, Bazareviç, Rogers, Harun, Orhun, Turner ve diğerleri ayrı bir yazının konusu).

Hatta stadın çimlerinde 19 Mayıs törenine katılıp danaburnu denilen canavarlarla tanışmış, salonun da parkelerinde top zıplatmıştım. Bursa dönemi kapandı...

İvan Ergiç'i de sezon başında yazmıştım. "Bu bir tesadüf değil. Babam eskiden sosyalist parti üyesiydi. Ortodoks bir Marksisti. Her şeyi sisteme bağlamak yerine bana insan olmayı öğretti. Dolayısıyla, Karl Marx'ı babamdan öğrendim. Ve Marx, daha 150 yıl önce, kapitalizmin çelişkilerini görmüş ve paranın dünyaya zarar verdiğini anlamıştı. Para, futbola da zarar veriyor. Ben de konformist bir futbolcu olmak istemiyorum. Marx, kapitalizmin çok fazla çelişki barındırdığını, insanın özünün yok olduğunu, mutlak bir yabancılaşma yaşadığını yazmıştı. Ve bu konuda haklı." diyebilen, maç sonu röportajını kısa sürede Türkçe verebilen bir topçu. Siem Reap'te karşılaştığım Basel fanatiği Tanja'nın "saygı duyulması gerekir" dediği biri. Takım değil adam tutanların haberi olsun demiştim, Türk futbolunda çok önemli bir kırılma yaşatan takımın benim gözümde en değerli üyesidir attığı gollerden, verdiği paslardan bağımsız olarak.

Neyse, takım stada girdi; tarihe tanıklık edeyim...

15.05.2010

yazmak

İyi yazı yazanlara saygı duyarım. Bir uslubu olanların, yazdıklarını su gibi okutanların, tasvirleri gözünde canlandıranların, zeka pırıltılarıyla, nüktelerle yazıyı donatanların, keşke bitmeseydi dedirtenlerin, keşke ben de yazabilseydim bunu dedirtenlerin...

Steinbeck'in Yukarı Mahalle, Tatlı Perşembe, Sardalye Mahallesi üçlüsünü okuduğumda içimi kaplayan heyecanı asla unutamam. Çevremdeki herkese anlatmış, okuması için baskı yapmıştım. Oryantalist olsa bile Amin Maalouf kitaplarını bitirmek için sabahladığım geceleri hatırlarım. Sait Faik öykülerini, Kürk Mantolu Madonna'yı ve diğerlerini...

Bloglar sayesinde amatörce yazanları takip edebiliyorum artık; blog okumayı neden sevdiğimi ve hangi blogları takip ettiğimi yazarım bir ara. İyi yazan, okutan, "güzel yazmış" "keşke daha da yazsaymış" dedirten iki blog var takip listemde: birisi yıllarca aynı sıraları paylaşıp arkadaşlık imkanımı değerlendiremediğimi hissettiğim ve yıllar sonra dünyanın bir ucundan selam eden Günlük Gülistanlık; diğeri de yeni yeni tanıdığım Aylağın Günlüğü. Selam olsun...

13.05.2010

countdown to extinction


Sevgili blog,


Sana bu satırları yıkık minareli camiyi gören odamdan yazıyorum. Karar vermek ne güzel bir hismiş, hele de benim gibi kararsızlık ve belirsizlikte çıldıran birisi için. Şimdi zamanın geçmesini beklemek gerekiyor.


PS: güzel albümdü bu, yıllar sonra dinledim. 90'lar ne güzeldi...

10.05.2010

bir çerez olarak enginar yaprağı

Ne zamandır aklımdaydı, iki tane enginarı kaptım yapraklarıyla eve gelirken. Tencerede haşladım, bir kaba zeytinyağı ve sarımsak koydum yaprakları batırıp yağa diplerini kemiriyorum. Bu boktan pazartesi gününün tek iyi yanı oldu. Şimdi iki tane enginar göbeği var elimde ne yapsam ki...

Günün bilgisi: her yıl Kıbrıs adası büyüklüğünde enginar yaprağının çöpe döküldüğünü biliyor muydunuz?

9.05.2010

rüya

Hapishanedeymiş. Çıkıp geliyormuş 8 sene sonra. Biz Japonya'ya yerleşmişiz, bahçede havuz, havuzda koca kafalı sazanlar varmış. O yokken çıkan filmleri falan konuşuyormuşuz. Sonra ben uyanıyormuşum uzun zaman sonra hatırladığım rüyanın bu olmasına şaşarak.

balkanlarda savaş

John Reed saygı duyduğum bir isim. Hayatını okuduğunuzda yaptıkları baş döndürüyor; Reds'i izleyince de hayranlığınız artıyor. Ekim Devrimi'ni anlatan Dünyayı Sarsan On Gün ile tanınsa da Meksika Devrimi'ni anlatan Viva Meksika da okunması gereken bir kitap; çünkü Reed her ne kadar gazeteci kimliğiyle gezip yazsa da tasvirleri ve anlatımı düşünüldüğünde bir edebiyatçı kesinlikle. Balkanlarda Savaş da adı üstünde, Birinci Dünya Savaşı'nın Doğu Cephesinde gördüklerini içeriyor John Reed'in.

Savaş sırasında yaptığı ilk Avrupa seyahatinde Alman siperlerinden Fransız tarafında "deneme" amaçlı ateş etmesi ve bunun ortaya çıkması sonucu mecburen Selanik'e ulaşıyor arkadaşı Robinson ile birlikte Reed. Selanik tam bir kaos içeriisndei kimse neler olduğunu bilemiyor. Bir sürü Yunan Amerika'dan yeni kurulmuş ülkeye dönmüş. Oradan kuzeye Sırbistan'a çıkıyorlar. Yol boyunca açlıktan ve tifustan kırılmış köylerden geçiyorlar; Avusturya işgalinin yıkımını ve katliamlarını görüyorlar. Bu noktada Sırp milliyetçiliği fon müziğini teşkil ediyor. Bir ilginç nokta da esir Avusturya Macaristan İmparatorluğu askerlerinin bir nevi köle olarak kullanılması. Bir sonraki durak Rusya. Doğudan gelen Kazaklar, rüşvetler, bürokrasideki çöküş, koyu Yahudi düşmanlığı Reed'in izlenimleri; bir de casus sanıldıkları için ölümden dönüyorlar. Orient Express'e atlayıp İstanbul'da alıyorlar soluğu sonra. Cadde-i Kebir'i, Karaköy'ü, Mısır Çarşısı'nı ustaca betimliyor; bir gizli polis sonra da 20 yıl Molla Zeyrek Camii'nde de müezzinlik yapmış nüfuzlu birisiyle geziyor, Türk kahvesi içiyor ve Abdülhamit'in oğullarından Ahmet Efendi ile tanışıyor. Bir de padişahı ve Enver Paşa'yı uzaktan görüyor. Sonraki durakları ise hiç sevmediği Romanya ve çok sevdiği Bulgaristan (bunun sebebi sanki de Bulgaristan kurucu kadrolarının Robert Kolej mezunu olup Amerikan tedrisatından geçmiş olmaları). Selanik üzerinden dönerken de Makedonya, Balkan Savaşları, suni milliyetçilik gerginlikleri açıklanıyor kitapta.

Benim için başka bir önemi daha var kitabın: çıktığını Radikal Kitap'ta görmüştüm 2007 kışında, alsam mı almasam mı derken beni John Red ile tanıştıran babam hastalandı; zaten almış o. Neyse yaklaşık bir yıl geçti üzerinden yatağa düştüğü dönemlerdi, baş ucunda yeni okunmaya başlanmış bir kitap gördüm: Balkanlarda Savaş. Daha fazla ilerleyemedi zaten... Ben okumaya başladım, aptal bir Ankara seyahatinde uçakta unuttum; neyse ki rahmetlinin bir notu yoktu üzerinde. Biraz zor da olsa buldum Mephisto'da hatta ilk sayfasında çevirmenin editöre el yazısıyla teşekkür notuyla birlikte...

8.05.2010

bahar gelmiş neyime


Tıkış pıkış evlerde, binaların üst üste çıktığı sokaklarda yaşıyorum. Arabaya binip gökdelenlerin dizildiği bir bölgede çalışmaya gidiyorum. İş için gittiğim gezilerde de her yere arabayla gidiyorum. Bu durum yollarda salkım salkım akasyaları görüp de hala kokusunu alamamış olduğumu fark edince can sıkıcı olmaya başladı. Bahane olsun diye dün akşam Afyon menşeli emanetleri sahiplerine bırakmaya giderken yolumu uzatıp Maçka'dan indim Beşiktaş'a. Çünkü hatırladığım en yakındaki akasya ağaçları oradaydı. Kokladım, hatta bir salkım koparttım etraftan gelen çöp ve mangal kokularından fırsat buldukça. Yolculuk bir Akdeniz Akdeniz dinlenimi + kardeşime ibne psikoloğunu gördüğümü söyleme zamanında bitti.

Eskiden Levent Çarşı 3. Levent arasını yürürdüm sabah akşam (evet 2. ve 3. Levent var İstanbul'da, çok ortaya çıkmayıp saklanıyorlar köşede; İç Levent olarak da adlandırıyorlar kendilerini). Baharın geldiğini anlardım, hissederdim. Önce mimozalar ve erguvanlar, sonra akasyalar ve ıhlamurlar açar, sıcaklardan sonra da toptan dökülürdü yapraklar. Bu sıralama meyvelerde de var: çilek, erik, kiraz, karpuz-kavun, kayısı, şeftali, üzüm derken incirle kapatıyoruz ilkbahar-yaz sezonunu.

Sabah pazardan çilek ve erik aldım. Her ikisinin de sezonunu açmıştım zaten; kirazlar da çıkmış ortaya ama biraz beklesinler.

Neyse, eski günleri daha fazla özlüyorum artık; hayatı harala gürele yaşadıkça...

6.05.2010

haute tension

Yaşlanıyorum; sağlık problemlerim belirmeye mi başladı ne üstüne üstlük? Dün akşamüstü tansiyonum zıpladı, baş ağrısını geçtim de görme kaybıyla günümü kararttı. Bu durumu yola, işe ve ıslama köftelere bağlamıştım. Bu akşam 6da işten tüyme planı yaparken 7yi geçe çıkabildim. Bir saat yaptığım sunumu konuştuk tepedekilerle. "Çok güzel hazırlamışsın hirondelle ama şunu şöyle yap istersen. Ama ben dedim diye yapma sen kendine göre hazırla" 5 dakika "kulbu" mu yazılır "kulpu" mu diye inceledik. Ulan ben ilkokulda öğrendim p, ç, t sertleşir diye ünlü gelince sonuna diye; bak başım ağrıdı gene düşününce; bu günkü tansiyonun sebebi kesin iş. Bir of çeksem Maslak tepeleri yıkılır...

5.05.2010

eski defterler


Adapazarı'na ilk gidişim dün gibi aklımda: İzmit'i geçtikten sonra solda Sapanca Gölü'nü görünce şaşırmıştım tıpkı yıllar önce solda Bafa Gölü'nü gördüğümde olduğu gibi. İnsanını bilmem ama sevdim doğasını. Temelli dönerken de Maşukiye'ye uğramıştım. Bahar aylarında daha da güzel oluyor oralar, ovada yaklaşınca sağda tepeler yükselir yemyeşil. Şehre girince bile yeşildir her yer.

Bugün iş icat etip gittim yine. Yemyeşil tepeleri izledim yolda, şehrin içindeki akasyalara baktım, Meşhur Köfteci Mustafa'da ıslama köfte şıra yedim, bir de üstüne kaymaklı ekmek kadayıfı. Şüphesiz bugüne kadar yediğim en güzeliydi. Sonra fonda Eski Defterler'i açıp döndüm şehre.

Yazacak çok şey varmış onu fark ettim...

4.05.2010

böyle toplantı da mı varmış?

Önce Audrey'in yeşil gözleri ve kahverengi saçlarını aşarak sallanan küpeleri sonra da Astrid'in çizgi filmden fırlamış kirpikleri, gözleri, minik ağzı ve çenesi. 3 saatlik toplantıdan bir halt anladıysam ne olayım.

Ah bir de aralarında Fransızca konuşmuyorlar mıydı...

2.05.2010

hamak


Acaba beni son kez göreceğini bilseydi otogara gelmekten son anda vazgeçip hamakta keyif çatmayı tercih eder miydi gene? Peki ben ona daha sıkı sarılır mıydım veda ederken? Evet ben yapardım ama o yapmazdı... O öyleydi çünkü. Gideceğim zaman arabanın içinde oturup başka yöne bakardı gidene kadar ama gece dönünce de kedi gibi mutlu bir şekilde peşimde dolaşırdı. Ne yapalım öyle biriydi o, öyle kabul etmek lazımdı onu.

Şehirler ve semtler birileri ile özdeşleşiyor kafalarda; mekanlara olan hisler insanlarla değişiyor. Geçen gün onunla özdeşleşmiş şehirdeydim; çok da bilmediğim şehrin neresinde olduğumu anlamaya çalıştım acaba yakın mıyım ona diye, her köşe başından o çıkacakmış gibi hayal ettim. Olmayınca da şehirde içilebilecek adam gibi üç beş yerden birine gidip uçağı bekledim; sarhoş oldukça daha da koydu onu görememek.

Özleme özürlü biriyim ama çok özlediğimi fark ettim...

1.05.2010