30.07.2010

polis futbolseverin dostudur arkadaşıdır

Nazi kampı gibi bir ilkokulda 4 yılımı geçirdiğimden sisteme karşı gelmek için içimdeki o sesi bastırmam gerekiyor önce. Neyse ki o ilim irfan yuvası tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı geçen sene. Anneler babalar size sesleniyorum: çocuğunuzun gideceği okulu iyi seçin, hayatını karartmayın!

Tam da bu sebepten sokakta elimde içkiyle olduğum an sayısı çok azdır ve neredeyse tamamı bir futbol maçı öncesidir. Bunu dün bir kez daha yaşadım salı günkü olayın ardından; elbette müdahale eden polis falan yoktu.

Polis sanatı ve sanatseveri sevmezken futbolseverlere ses çıkarmıyor aklınızda bulunsun.

28.07.2010

istanbul eats

Sağ taraftaki linklerde görmüşsünüzdür bu ismi; İstanbul'da yaşayan iki Amerikalı'nın İstanbul üzerine tuttuğu yemek günlüğü. Artık bir kitapları var, bir ay içerisinde de Türkçe'sini çıkartacaklarmış. İşte dün kitabın tanıtım kokteyli vardı Galata'nın bir ara sokağında. Öncesinde Galata Kulesi'ne nazır kitap okuyup etrafı seyrettiğimden 8 gibi vardım olay yerine. Grup sokağa yayılmış, fonda canlı müzik, ellerde içkiler... Nüfusun yarısı ecnebi neredeyse tamamı da basın-yayın camiasındandı; komple azınlıktım yani.

E geç kalınca yemek de bitmiş, birayla açmışken akşamı polis abiler damladı. Sonuçta en sevdikleri şeyler bir arada: ecnebi çoğunluklu entel bir grup sokakta toplanmış içki içiyor. Parti de bir saat önceden bitti sonuçta. Alkol ihtiyacını Asmalımescit'te dindirmek gerekti.

26.07.2010

wikileaks

Linkimiz: http://wikileaks.org/wiki/Afghan_War_Diary,_2004-2010

Dost ateşi kayıplarından gizlenen sivil ölümlere, Taliban'a destek veren Pakistan istihbaratından infaz timlerine...

Afgan Savaşı şüphesiz ki eskisi gibi olmayacaktır.

25.07.2010

comrade duch


Hava çok sıcak ve nemli, bir de sürekli yağmur çiseliyor. Pigmeler için yapılmış bir otobüsle 5 saat yolculuk yaptığım için zaten yorgunum, alelacele Tuol Sleng'e gelmişim. Şehrin ortasında, etrafında insanların yaşadığı bir yer burası. Giriş için biletinizi alıp gezmeye başlıyorsunuz. Bir avluya bakan iki tane 3 katlı binadan oluşmuş. O avluda da bir mezarlık var. Katları gezmeye başlar başlamaz içim kasılıyor. Eski okul hapishaneye çevrilmiş. Sınıfların çoğu duvarlarla bölünüp hücreler oluşturulmuş, 2 metreye 3 metre anca vardır her biri. Ve mahkumlar burada tutulmuş. Bir başka odada işkence aletleri var, dikkatli bakınca kan izlerini görmek mümkün.Bir başkasında kafatasları, bir diğerinde günlük hayatı (daha doğrusu işkenceleri) anlatan tablolar - waterboardingin o dönemden kalma olduğunu belirteyim-, ve meşhur fotoğraflar... Oradan geçmiş 15 000'e yakın kişinin fotoğrafı çekilmiş. Çoğu korkuyla bakmış, bazısı gülmüş, bazısının yaşı tutmuyor anlamak için olanı annesinin kucağındayken. Kimisinin bakacak hali kalmamış yediği dayaklardan. Ve hepsinin ortak noktası duruşları: kolları arkadan dirsekten kırılacak şekilde bağlandığından hepsi de eğik durmuş fotoğrafı çekilirken, dediğim gibi çocuklu anneler hariç.

Şşte burasının yöneticiymiş Comrade Douch ya da gerçek adıyla Kang Kek İeu. Şu an 67 yaşında. Mahkemede 12 380 kişinin kaybolmasından sorumlu olduğunu söylemiş. Yarın cezası belli olacak, 40 yıl hapis yatması bekleniyor. Yeterli mi bu ceza veya bu cezanın bu kadar geç gelmesi adil mi diye soracak halim yok. En azından herşeyin baş sorumlusu Pol Pot gibi evde yatağında ölmüş olmayacak.

23.07.2010

ayrılıkçı kırmızı sardunya yaprağı

Şekilde gördüğünüz yaprak, pembe bir sardunya kümesine ait olsa da komşu kırmızı sardunya kümesine bağlanmak istiyor; be nedenle de o yaprak yekpare mermer olmayıp mozaik oluşturmaya çalışıyor tüm bölücülüğüyle. Fotoğrafa fon oluşturan reyhanın ve rol çalmış olan ateş çiçeğinin bu durumla elbette bir ilgisi yok.

22.07.2010

başbakanlığın ülke için ne değiştirecek ki?


Bu bir kitap adı. Yazarı Nobuko Kan Japonya Başbakanı Naoto Kan'ın 40 yıllık eşi. Kitapta Bayan Kan, "Bu adam nasıl başbakan oldu?" diye sorup yemek yapmaktan ya da giyim kuşamdan anlamamasını değil siyaset tarzını da eleştiriyormuş kocasının. Örneğin Başbakan'ın hükümet programını parlamentoya sunarken yaptığı konuşmadaki performansını yetersiz buluyormuş.

Bununla birlikte Bay Kan "Evdeki muhalefet" olarak tanımladığı eşinin yazdığı kitabı ise korkudan okuyamadığını itiraf etmiş.

Fotoğrafta gördüğünüz Kan çiftinin kuzen olduğunu belirtip "Japon yapmış abi" diyelim.

21.07.2010

yeditepe istanbul

Geçtiğimiz hafta yıllarca yaşayıp omuz silktiğim şehri özlediğimi fark etmişken otel odasında, gecenin köründe Yeditepe İstanbulla uyandım. Bir daha asla yaşamak istemeyeceğim günler aklıma geldi, içim kasıldı...

Zuhal Olcay Hüznü'nün peşinde koşmak, bulunca da daralmak nedir acaba?

18.07.2010

burma vj


3 sene önce Budist rahipler Rangoon'da cuntayı protesto edip sokaklar savaş alanına dönerken bizim eve de konu Turgut Tarhanlı'nın bir ödevi olarak düşmüştü. Ödev yapıldı, ev ortamı değişti ve ben Burma hazırlıkları yapmaya başlamışken nihayet bu belgeseli izleyebildim.

Belgeselin tam adı "Burma VJ: Reporter i et lukket land". Türkçesi "kapalı bir ülkeden bilgiler" olarak çevrilebilir. Evet Burma tüm dünyaya kapalı bir ülke şu anda. Ülkede 40 yılı aşkın süredir cunta hüküm sürmekte. Seçimler, partiler hep göstermelik. 1990 seçimlerinde galip gelen Aung San Suu Kyi halen ev hapsinde tutulmakta. İnternet sansürlü. Cunta o kadar paranoyak bir hal almış durumda ki Nargis Tayfunu'nda 200 000 kişi ölmesine rağmen dış yardımlara kapısını açmadı.

İşte böyle bir ülkede 2007 yılında cunta petrol fiyatlarını 2 katına çıkartır. 1988 yılındaki protesto gösterilerinde 3000 kişinin ölmesinden beri pek sesini çıkaran olmamıştır askeri yönetime. Bazı Budist rahiplerin dövülmesi üzerine
Shwedagon Pagoda'dan yola çıkan rahipler yönetimi protesto etmeye başlar, halk onlara alkışlarla destek vermektedir. Rahipler serbet bırakılmasını istedikleri Aung San Suu Kyi'nin evine kadar ulaşırlar. Tüm bu protesto gösterileri bir kaç muhabir tarafından el kameralarıyla kaydedilmekte ve yurtdışına çıkartılmaktadır. Bu sayede tüm dünya kapalı ülkede neler olduğunu bilme imkanı bulur.

Cunta işi sıkı tutar gene: sokağa çıkma yasakları, beş kişiden fazla kişinin yan yana gelmesinin yasaklanması, rahiplerin dövülüp gözaltına alınması, göstericilere ateş açılması, her tarafta iş başında olan gizli polisler... Biz elbette belgeselde izleriz bunları o cesur muhabirler sayesinde. Ve en sonunda gösteriler de bastırılır muhabirlerin üç tanesi de yakalanır. Ve bir umut böylece sona erer.


16.07.2010

what if god was one of us

4 ampül Jetokain ve 1,5 saatlik çabanın sonunda diş kemikten nihayet ayrıldığında şundan emindim: bundan bir 50 yıl önce yaşıyor olsam bu dertten kurtulamaz, yediklerimden zevk alamaz ve normalden daha önce ölür giderdim. Bilgi birikimi ne güzel şey...

Bir Tanrı olsa insanlığa ne derdi acaba?

- Sana bildiğin her şeyi ben öğrettim ama bildiğim her şeyi öğretmedim!

13.07.2010

dani jarque siempre con nosotros


Şüphesiz ki 2010 Dünya Kupası'nın en güzel golü. Arka planda çökmüş Hollandalılar, önde sevinç. Ve geçen sene 26 yaşında kalp krizinden ölen Espanyol'un kaptanı Dani Jarque'ye saygı. Euro 2008 finalinde Sergio Ramos'un Puerta'ya selamından sonra...

12.07.2010

gıcır pasaport


Geçen salı başvurduğum pasaport bugün elime ulaştı; buradan okuyanlara süreci anlatayım. Zaten harçlar, fotoğraf ebatları ve ilk günlerde sistemde yaşanan rezaletleri biliyorsunuzdur:

Giriş:

Öncelikle belgelerin tamamlanması gerekiyor. Gidip Ziraat Bankası'na harçları yatırıp bir de en afillisinden biyometrik fotoğrafınızı çektiriyorsunuz. Bu arada epasaport.gov.tr sitesine girip en uygunundan randevunuzu da alıyorsunuz, 18 Haziran'da 6 Temmuz'a randevu alabildim; her yarım saate 3 kişi ayırıyorlar. Zamanı gelince de varsa eski pasaportunuz ve nüfus cüzdanınızla emniyetin yolunu tutuyorsunuz.

Gelişme:

Eğer daha önce parmak izi vermediyseniz randevudan bir yarım saat önce orada olun. Belgeler tamsa randevu saatinde sizi oturtuyorlar karşılarına, belgeleri teslim alıp dolduruyorlar bir takım belgeleri; en son da imza attırıyorlar. Toplam süre 10 dakika ya var ya yok. Bu arada Şişli Emniyet Müdürlüğü taşınmış, yeni yeri şöyle tarif edeyim: Ali Sami Yen'den aşağı vurun kendinizi oralarda bir yerde Vergi Dairesi var. Hah onun karşısında işte. Gitsem bulurum da anlatamadım şimdi.

Sonuç: Web sitesinden süreci takip edebiliyorsunuz. Salı günü başvurdum, çarşamba onaylandı, perşembe basıldı, cuma sabah postaya verilmişti. Pazartesi de elimde...

Buraya kadar her şey yolunda da bakalım ecnebi topraklara adım atınca neler olacak...

11.07.2010

her son bir umuttur her başlangıç bir kuşku

eğer günlerden pazarsa arife keyfi...

eski günlerdeki gibi

Dün sabah erkenden uyandım, tıpkı bu sabahki gibi. Kalbim gümbür gümbür atarak diş hekimine gittim. Tedaviye cuma günü başlamaya karar verdik; iki yıl beklemişsin bir hafta daha mı bekleyemeyeceksin dedi herhalde.

Eve dönerken üniversite günleri geldi aklıma. Uykusuzum, hava kapalı, işim beklediğimden erken bitmiş... Sanki bir final dönemi günü. O günlerde yaptığımı yapıp Taksim'e uğradım.

Önce Dürümzade'ye uğradım. Anthony Bourdain abimiz övmüşken denememek olmaz; hala salaş bir yer ama dürümü çok beğenmedim. Lavaşlara bir sos sürüyorlar, o sos da lavaşı yumuşatıp hamur haline getiriyor tat kaçırıyor. Kafam yerindeyken bir kere daha uğrarım. Etrafta gezinirken Neyle Meyle'nin önce ustası sonra sahibine denk geldim. Mekanın tadilatı bitmiş, uğramak farz oldu. Son olarak da Mephisto'ya uğradım aylar önce gördüğüm Lonely Planet Myanmar kitabı için, yoktu. Kim aldı ki acaba?

10.07.2010

7.07.2010

six feet under



Çok geç keşfettim ben bu diziyi. Yavaş yavaş izledim; diyaloglarını, sahnelerini, karakterlerini aceleye getirmek istemedim ama son dört bölümde tutamadım kendimi bir çırpıda bitirdim. Peki nedir bu diziyi böylesine güzel kılan? Bir kere ölümle ilgili dizi ama aslında hayatla ilgili çünkü ölümdür hayatı anlamlandıran. Hikayemiz ne? Bir ölü evi işleten aile var. Zaten o evde yaşanan matemler sinmiş her köşeye, tüm fertleri etkilemiş iliklerine kadar. Ailenin babası ölüyor ilk bölümde biz ne olduğumuzu anlamadan. Biz de 5 sezon boyunca ailenin diğer fertlerinin yaşadıklarını görüyoruz, ailenin büyük oğlu Nate'i daha bir odak noktası görerek. Kaçılan şeylere geri dönüşler, hayallerin iş hayatına kaptırılması, ebeveyn-çocuk ilişkileri, erkek-kadın ilişkileri, erkek-erkek ilişkileri, abi-kardeş ilişkileri, bencillikler, arayışlar, çabalar, yaşlanma hissi... Hayata dair ne ararsanız var kısacası.

Evet vitrinde ölüm var dedik ama ölüm üzerine pek düşünmedim ben. Önceleri hep uzaktan geçti gitti. Sonra bir gün pimi çekilmiş bomba gibi hayatımın ortasına düştü her şeyi zikip attı; üç yıl olacak bu patlama olalı ama yine de düşündüğümü söyleyemem. Belki de kaçış bu. Önemsediğim de söylenemez ölümü zaten. Nasıl olacağı, ne zaman olacağı, sonrasında ne olacağı...

Bundan sonrası dizi hakkında bilgi içerir.

Nate beyninde bir problem olup ölebileceğini öğrendiğinde ben de kendimi düşündüm: keşke böyle bir hastalığım olsa dedim garip bir şekilde. İşte o zaman kalan günlerimi istediğim gibi yaşardım. Nate ölümden döndü sonra; evlenmiş, kucağında kızı Maya. Hayatın anlamını bulmuş sanırken biz aslında hayatın ritmine döndüğünü görüyoruz, gene aynı dertler aynı korkular karşısında; demekki ölümden dönmemek lazım. Nate'in cenaze töreninde ağladım ben. Hem kendimi düşündüm "ulan ölsen kim üzülür ki" dedim, sonra yaşadığım cenazeler geldi gözümün önüne; bir de esas o hengame geçtikten sonra yaşanan özlem.

Yukarıda ailenin Lucky eşliğinde eski eşyaları yaktığı sahne var; Nate'in Lisa'yı çöle gömmesi ile birlikte en çok etkileyen sahne beni. Ama dediğim gibi en çok Nate'in ormana gömülmesi etkiledi.

Son olarak dizinin can alıcı noktası şudur; babanın oğula söylediği: "Face it, buddy boy, there's two kinds of people in the world: there's you, and there's everybody else, and never the twain shall meet."

Ha bir de unutmadan: dizinin zaman ilerleyişi da ayrı bir olay. Genelde bölümler arasında haftalar, aylar geçmiş oluyor. Beyaz fade outlar ise dizinin alamet-i farikası.

5.07.2010

3.07.2010

tedbili mekan

Blogger yeni atraksiyonlar oluşturmuş haritalı falan diye bunu seçtim. Sarmazsa geri alabilir miyim onu da bilmiyorum. Neyse hayırlısı...

Bu da 450. post olmuş bu arada...

1.07.2010

ihraç fazlası lepistes


Yıllar önce akvaryumumuz vardı, her haftasonu ailecek suyunu değiştirir temizliğini yapardık. Ailecek dediğim de babam, ben bazen de kardeşim. Anneme kalsa çamaşır suyuyla ovmak lazım çünkü o camları. Neyse bu mutlu akvaryuma bir gün kıran girdi, cümle balık telef oldu; kala kala 3-5 lepistes kaldı. Bir nevi Nuh'un Gemisi... Biz de kendi hallerine bıraktık bu balıkları. 2-3 ay sonra camları yemyeşil içi lepistes kaynayan bir akvaryumumuz olmuştu. Sonra noldu onlara hatırlamıyorum.

Neyse malum ben de sardım akvaryum işine. Esas amaç karides beslemek olsa numunelik lepistes de katıldı ortama. Hamile dişinin yeni ortamına girer girmez doğurmasından belliydi aslında başıma gelecekler. Şu anda yaklaşık 10 tane yavru dolaşıyor ortada ve su şartlarına göre hemen hepsi dişi. Bu da demektir ki fotoğrafta görülen akvaryumun damızlığına çok iş düşecek daha... Garibim ilk başlarda nasıl da kuyruk titretiyordu gördüğü her türdeki balığa.

Neyse efendim. İsteyene lepistes dağıtılır.