22.06.2009

komşu kaynıyor


Nedendir bilinmez (aslında bilinir) komşularımız hakkında pek birşey bilmeyiz. Yunanların bize ne kadar benzediğini 1999 depremi sonrası keşfetmiştik anca. Ne de olsa 3 yanımız denizlerle 4 yanımız düşmanla çevrili bir memleketiz biz. İran için de geçerli bu bilinmezlik. Aslında biraz kurcalansa İran halkıyla da ne kadar çok benzediğimiz ortaya çıkacak. Ve görülecek ki o öcü gibi korktuğumuz İran halkı Türk halkından kafa olarak daha medeni.

Doğu komşumuz karıştı malumunuz; bu elbette şaşırttı herkesi. Peki bakalım neler olmuş, kim ne yapmış diye.

İşleri karıştıran 2 hafta önceki seçimler oldu. Şimdiki cumhurbaşkanı Ahmedinecad karşısına çıkan Musevi karşısında seçimleri kaybedeceğini görünce hile ile zaferini ilan etti. İşin komiği Tebrizli Musevi'nin kendi memleketinde bile düşük oy almasıydı. Bu kadar bariz bir ketenpere sonucu halk isyan etti.
İki cephe var görünürde: Ahmenicad ve dini lider Hameney'in başını çektiği grup ve buna karşılık Musevi'nin başını çektiği reformcular. Reformcuların bir devrim başlattığını söylemek de hata olur. Evet bazı özgürlükler, reformlar istiyorlar ama sonuçta İslam Cumhuriyeti'ne karşı girişilmiş bir girişim yok. Hatta Musevi de halkın ittirmesi sonucu liderliğe soyunmuş gibi; ne de olsa kendisi İran İslam Devrimi'nde yer almış, İran-Irak Savaşı esnasında dışişleri bakanlığı ve başbakanlık yapmış bir isim.
Muhalefetin sesini kısmaya çalışan iktidar cep telefonu şebekesinden internet üzerinden haberleşme sitelerine kadar tüm yöntemleri yasaklamış durumda. Yabancı gazetelerin çalışması engelleniyor. Dışarıya çıkan görüntüler cep telefonlarından çekilip bloglarda yayınlananlar genelde. Ve insanlar ölüyor. Kaç kişinin öldüğü bilinmiyor. Bir yandan da Halkın Mücahitleri bombalar patlatıyor.
Komşu kaynıyor biz yan gözle bakıyoruz. Komşu karışıyor biz neler oluyor anlamıyoruz.

21.06.2009

Frédéric Chesneau

Fotoğraftaki arkadaşa belki denk gelmişsinizdir. Kendisi kitaplar yazmış, Paris'te atölyesi olan Fransız bir aşçı ama zamanında Canal+ için yaptığı programın National Geographic'te gösterilmesi sayesinde her cuma akşam ve cumartesi akşamüstü memleket televizyonlarında görünüyor. Peki olayı ne bu abinin?
Belli bir mutfak kültürü olan ülkeleri gezip yerel yemekleri öğrenmeye çalışıyor. Bunun için de ülkelerin en kalabalık şehirlerinde de geziyor atlıyor motora, trene ülkenin en ücra köylerine de gidiyor. Arada kaldığı yerlerdeki insanlara yemek yapıyor. Bu arada herşeyi yapmalıyım dediğinden ağaç kovuklarından solucan topladığı da oluyor çamur içinde elleriyle balık avladığı da. Bugüne kadar gördüğüm kadarıyla Meksika, Brezilya, Fas, Hindistan, Tayland ve Vietnam'a gitti. Hepsinde yedi içti eğlendi. Yalnız biraz Mehmet Yaşin gibi Vedat Milor'dan ziyade. Ne yese beğeniyor, eksik bulmuyor.
Bir de herşeyden öte örneğini gördüğünüz sırıtışı var hep yüzünde; azıcık ciddi ol da ağır abi desinler.

Fransızca bilenler ve google translate'i sevenler için link hizmetimiz vardır:
http://www.latelierdefred.com/boutique.php?id=
http://www.globe-cooker.com/index.php/2006/index.php/news

18.06.2009

kuzey kore dünya kupası'nda

1966 Dünya Kupası'nda İtalya'yı yenen, çeyrek finalde ilk yarıyı Portekiz karşısında 3-0 önde kapatıp maçı Eusebio'ya 5-3 kaybeden ve futbol sahnesinden kaybolan "şer cephesi"nin en büyük ortağı Kore Halk Cumhuriyeti 2010 Dünya Kupası finallerinde. Güney Afrika'ya seyirci götürürler mi bilemem ama ister misiniz ABD ile aynı gruba düşsünler?

17.06.2009

seneye ayvayı yediğimizin resmidir




Pazar günü Konfederasyon Kupası başladı Güney Afrika Cumhuriyeti'nde. Geyik bir turnuva olsa da futbolsuz dönem için seyredilebilir maçlar değil mi? Hayır! Çünkü almış eline Afrikalı arkadaşlar fotoğrafta gördüğünüz vuvuzelayı 90 dakika boyunca vızzzzzzzzzzz diye ses çıkartıyorlar. Hiç ara vermeden hem de. Arkadaş maç ne kadar heyecanlı olursa olsun bayıyor o ses bir süre sonra, bir de çeşni olarak Ömer Üründül'ü koymuş TRT. Muhteşem ikili adeta. Ben tam diyordum ki FIFA önümüzdeki sene için bu borulara bir önlem alır bu sabah şu haberi okudum:

2010 Dünya Kupası öncesi, Konfederasyon Kupası'nda tribünlerin boş kalması, FIFA'yı endişelendirdi. FIFA yetkilileri, Dünya Kupası'nda benzer bir tablonun ortaya çıkmaması için organizasyon komitesini şimdiden harekete geçmeye çağırdı.

Daha fazla seyirci=Daha fazla vuvuzela

Daha fazla vuvuzela=Daha fazla vızıltı

Daha fazla vızıltı=Daha da mundar olan maç zevki

Buradan FIFA'ya seslenmek istiyorum: Tamam Afrika'da da Dünya Kupası olsun; tamam oranın iklimi kış olacak bizde yazken futbol kalitesi artacak ne güzel ama yalvarıyorum sokmayın şu vuvuzelayı stadlardan içeri. 4 yılda bir geliyor Dünya Kupası piç etmeyin zevkimizi.


15.06.2009

yumurta


Bu sıcakta yumurtaları dışarıda bekletmeyin. Pişirirken bir gariplik görürseniz boşverip yemeyin. Yoksa sürünürsünüz benim gibi. Gerçi bir nevi detoks oldu.

14.06.2009

ben de isterem








Ben de kurallarını bilmeden yapıp para kazanacağım, kuralı bilmediğim için yaptığım hatalarımdan sonra kem küm yapabileceğim, hatta masaları tekmeleyebileceğim bir iş arıyorum. Her türlü başvurunuz gizli tutulacaktır.


özgür kırlangıçlardan söz ederdin ya


Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi'nin bahçesi, tarih belirsiz, kompozisyon müthiş.

13.06.2009

k fener kavurma

Giriş notu 1: Yüzüne baksan korkacağın bir balıktır fener. Kendisinin yarısından çoğu kafa olsa da geri kalan kısmının eti harikadır ve bu balığın harika kavurması olur.
Giriş notu 2: Hiç "ölmeden önce izlenmesi gereken 100 film" "ölmeden görülesi gereken 50 yer" gibi listem olmadı ve böyle listelere de tamah etmedim.

Girişi yaptıktan sonra derdimi anlatayım: Dün yine sevdiğim mekanda oturup, mekanın sahibesiyle dertleşirken "şu dünyadan göçmeden bunu da yaptım ya" dediğim anlardan birisini yaşadım. Kendisi sağolsun benim yemek beğenimi adam yerine koyduğundan menüye koymayı düşündüğü iki yeni yemeği denetti bana. Ben de böyle bir kasıldım bir havalara girdim, başladım yorum yapmaya. Yok efendim balığın tadı bir alt düzeyde kalmış da yok sarımsak olsa tad dengesi (?) kurulurmuş da şarabın da etkisiyle attım da attım. O da nazik bir hanım olduğundan bozmadı beni; ama işi asıl o bildiğinden gerekli değişiklikleri yaptırdı yemek üzerinde ve ortaya harika bir fener kavurma çıktı.

Size düşen de gidip bu harika fener kavurmayı tatmak. Menüde k. fener kavurma olarak geçiyor, sebebini anlarsınız tadınca. Ha bir de yemekteki sarımsak benim fikrim ona göre.

ıhlamur kokusu


kaybolur akşamlar sokaklarda,
kaybolur zaman
ıhlamur kokusu bırakıp ardından
bir çapkın dilenci
dans ederek gezip durur şehri
takılır her evde sureti

Akasya kokulu sabahlar bitti ıhlamur kokulu akşamlar başladı. Sonrası cehennem sıcakları.

12.06.2009

mazeretim var dertliyim ben

Galataport ihalesini yaptık, Danıştay'dan döndü. Bu proje hayata geçseydi Tophane şu an bambaşka olacaktı, binlerce kişi orada iş imkanı bulacaktı.
Böyle konuşunca diyorlar ki; 'Başbakan sinirli.' Dertliyim ben dertli; sinirli değil...

11.06.2009

bu asmalımescit ve onun sahte yüzleri

Asmalımescit tarafına ilk yolumun düşüşü 1998 yılıydı. O zamana kadar Taksim dediğin Galatasaray Meydanı'nda biterdi çokları için. Sonrası ise daha sessiz vesakin bir güzergahtı. Neyse eski bir arkadaşımın amcasının bürosunun Babylon'un sokağında olmasıyla başlayan ayak alışkanlığı hatun kişinin İtalyan Kültür'e gitmesi, benim de haftanın iki günü onun çıkışına gitmemle iyice arttı.
O zamanlar öğrencilik halinden dolayı cepte para az; baş başa kalacağımız, çay kahve içeceğimiz yer ise çoktu o taraflarda. Yemek yemek için de Yakup'un biraz ilerisinde Karadenizli bir ablanın işlettiği, benim adını unuttuğum ama içinde "sanat" lafı geçen iki katlı bir yeri kullanırdık; güzeldi vesselam yemekler. Özel ve paralı günlerde adına hürmeten Tünel Geçidi'ndeki KaVe'ye ve ender de olsa Yakup'a da uğradığımız olmuştu.
Bu iki yerin bahsi açılmışken bir parantez açayım konuyla ilişkili: Bu KaVe denilen mekan o geçidin 1/5'ini kaplayan bir yerdi ilk başlarda; şimdi tamamını işgal ettiler muhtemelen. Yakup'un da nedense mezelerini ve ortamını beğenemedim pek; bundan birkaç sene önce de bidondan doldurdukları rakı sonrası zehirlenmemin ardından da kestim oraya gitmeyi.
Zaman zamanı, mekan mekanı, insanlar insanları kovaladı. Bu arada Asmalımescit gelişmeye başladı. Babylon'un verdiği ivmeyle yeni yeni yerler açıldı o bölgeye. Artık kürklü ablalar, jipli abiler geliyordu eğlenmeye.

Kıssadan hisse geçen hafta 3 yıldır görmediğim eski bir dostumla buluştuk Asmalımescit'te. Biraz erken geldiğimden tur attım etrafta; gelmeyeli her şeyin daha da değiştiğini fark ettim. Dostumu en son beyazlar içinde Şişli Evlendirme Dairesi'nde bırakmıştım. Aradan geçen 3 yılda olanları 4 saate sığdırmaya çalıştık; sonunda da ikimizin de hayatı yazılsa önemli bir kısmını, filmi çekilse film müziğini oluşturacak Yeni Türkü'den dem vurup bize yakışan şekilde sessizce dağıldık. Arayı fazla uzatmamak lazım...

10.06.2009

batan geminin malları bunlar

Malum Newcastle United küme düşünce kulüp ve futbolcular satışa çıkartıldı. Aralarında almaya değmeyecekler de var üstüne atlanacaklar da. Buyrun size muhtemel bonservis ücretleri. Ne kadar bonservis ücreti ödenerek alındıklarını da yazayım ki koskoca camianın nasıl bu hallere geldiği hakkında fikir sahibi olun (fiyatlar milyon paunddur).


Oyuncu Geliş fiyatı Muhtemel bonservis bedeli

Joey Barton 5,8 1
Fabrizio Coloccini 10,3 5
Jose Enrique 6,5 4
Kevin Nolan 4 2-3
Sébastien Bassong 0,5 5
Jonas Gutierrez 7 5-6
Alan Smith 6 1
Obafemi Martins 10 5
Xisco 5,7 2,5
Nicky Butt 2,5 0
Steven Taylor 0 3-4
Damien Duff 5 2-3

Buradan tüm spor medyamıza selam olsun. Bakalım kaçı bizim kulüplerle anılacak?

9.06.2009

berlusconi kankam olsun

Ben de istiyorum bu adam kankam olsun, toplantıya giderken protokolü durdurup bana telefon etsin, "hacı haftasonu villada mangal olayına gireceğiz, erkek başına 4 hatun düşüyor, sen sadece içkini getir" desin, oğlumun nikah şahidi olsun, futbol takımı olsun protokolden maç seyrettirsin, gazeteleri televizyonları olsun, o televizyonlara çıkan İtalyan hatunlarla tanıştırsın. Çok mu şey istiyorum yahu.
Bu imkanları sağlayabilecek kanka adaylarının fotoğraflı özgeçmişleri ile tarafıma başvurmalarını istiyorum. Tüm başvurular gizli tutulacaktır merak etmeyin.

8.06.2009

beynine vermek

Ben böyle blok yapsam rakibime bir sene tantanasını yaparım. Hele karşımdaki Kobe ise...

7.06.2009

sing your song

Severdim bu adamı. Soldan topla akışı, Barcelona'ya topukla attığı gol, önündeki Sharpe reklamıyla Manchester United'ın ilk fırtına gibi estiği dönemde çok büyük rol oynadı. Sakatlıklardan bir türlü kurtaramadı dizini, en son da İzlanda'da bıraktı futbolu. Bir de fotoğraftaki gol sevinci vardır ki gol sevinci denilince aklıma gelen ilk 5 sevinçten birisidir bu.

putin ağa


Malum geçtiğimiz sene bu vakitler petrol fiyatları almış başını fezaya ermişti. Rusya da asaslı bir petrol üreticisi olduğundan paraya para dememiş tekrar ikinci kutup yolunda olma çabalarına girişmiş hatta ABD'nin müttefiki Gürcistan'a bile girmişti. Sonra Dünya resesyona girdi; insanlar işsiz fabrikalar üretimsiz kaldı petrol fiyatları da çakıldı. Rusya'nın sesi de azalmış oldu dolayısıyla.

Putin geçen gün fabrikaların kapanıp işçilerin maaşlarını alamadığı sanayi şehri Pikalevo'ya gitmiş üstünde kot pantalon ve montuyla. Önce fabrikayı gezip "Fabrika neden bu hale geldi? Burasını çöp yığınına çevrimişsiniz" diye ilk fırçasını kaymış. Sonra toplamış işadamlarını masaya basmış kalayı: "Sizin bencilliğiniz ve cimriliğiniz beni buralara kadar getirdi. Ya paralarını ödersiniz ya da fabrikalarınızı millileştiririm.", "Neden herkes benim geleceğimi öğrenince hamamböcekleri gibi dolaşmaya başladı? Neden daha önce karar almadınız?"

Atmış önlerine maaşların hemen ödeneceğine dair belgeyi imzalatmış. Yeltsin'in damadı Deripaska’nın imzasının eksik olduğunu görünce de “Senin imzanı göremiyorum. Gel imzala” diye meretmiş. Eh fotoğrafa bakınca anlıyorsunuz imzanın nasıl da hemen atıldığını. Deripaska kalemi cebe atıp "Milyarlarca ruble bir yerimize girdi dur Putin'in kalemi hacılayım sonra açık artırmayla satarım" diye düşünüp kalemi cebe atınca da "Ver arkadaşım kalemimi" fırçasını yemiş. Malum adam kara kuşaklı, fazla ters yapmamak lazım. Kağıdı cebe koyan Putin "Siz kendi aranızda anlaşamazsanız, biz icabına bakarız. Teşekkürler, iyi şanslar" diyerek sahneyi terk etmiş.

6.06.2009

4.06.2009

sezar'ın hakkı george w'ya


Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Amerikan-Türk Konseyi’nin (ATC) yıllık konferansında yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Barack Obama’yı ‘bilgi’ lakabıyla tanınan ünlü Roma İmparatoru Marcus Aurelius’a benzetirken, selefi George W. Bush için Sezar imasında bulundu. ABD’nin süpergüç olma özelliğini sürdürebilmek için çok taraflı yaklaşımlarla uluslararası kurumları kullanması gerektiğini söylerken, bunun için bölgesel güçlerin yardımına ihtiyaç olacağını belirten Dışişleri Bakanı, “ABD, Roma İmparatoru Ceasar’a değil Marcus Aurelius’a ihtiyaç duyuyor. Obama’nın yaklaşımı da Cesar’ın değil Aurelius’un yaklaşımı. Güç kullanarak bir yere kadar ilerleyebilirsiniz. Şimdi ABD’de çok taraflı yaklaşım kullanıyor” dedi.

Bu benzetme Julius Sezar'a yapılmış ağır bir hakarettir. Birisi ben öldükten yüzlerce yıl sonra W Bush gibi birine benzetse kemiklerim sızım sızım sızlardı muhtemelen. Bu arada Obama'nın da Marcus Aurelius'un tırnağı olamayacağını belirtmem lazım.

3.06.2009

hoşaf

Hoşaf gibi hissediyorum bugünlerde. Ne uyanasım var, ne işe gelesim, ne evde birşey yapasım. Paso uyuma halindeyim; yaz uykusu. Sürekli de bir gerinme halindeyim. Aklıma Thai masajı deneyimi geldi canım çekti valla.
Arkadaşın beni götürdüğü masaj salonu, giydirdikleri şalvar tipi pantalon, salonda çalışan vantilatörlerin sesi, yaşlı kara kuru teyzenin benden katır kutur sesler çıkartması... Ben ki vücuduma dokunulmasını hiç sevmem, 1 saat sonunda oradan çıktığımda kendimi yenilenmiş hissediyordum. Gerçi dışarı çıktığımda kullandıkları mentollü kremler deri altıma geçip 35 derece sıcakla birleşince imanımı gevretse de iyi gelmişti. Şimdi baktım internetten yaptıracak yer var mı falan diye bulduğum en ucuz yer oradakinin 30 katı bir fiyat istiyor. Yuhunuz!
Neyse hoşaf demişken hazır bugün Taksim'e çıkıyorum, Ağa Lokantası'nda bir karışık hoşaf içeyim.

sen ne güzel abimizdin - 6

Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenler daracık

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.

Kamyona, yerli gelenekle, yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.

Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize

2.06.2009

allah karşı komşudan razı olsun


Geçen perşembe gecenin kör vakti uyandığımda evin içini harika bir çiçek kokusu kaplamıştı. Şehrin göbeğinde böylesi bir kokuya şaşırıp ama çok da takmayıp uykuma devam etmiştim. Ertesi gün kokunun kaynağını gördüm: karşı apartmandaki komşunun pencere önüne yerleştirdiği yasemin. Kendisi sayesinde geceleri muhteşem kokular eşliğinde uyuyorum. Yukarıya da kendisinin izinsiz fotoğrafını çekmeyeceğimden temsili fotosunu yerleştiriyorum.

Komşu komşunun kokusuna muhtaçmış.

1.06.2009

yaz geldi


Bugün 1 Haziran, ilkokulda öğrendiğimiz kadarıyla yaz başladı. Otomatikman enginar mevsimi de sona eriyor. Manavdan aldım belki de son parti olarak 13 tane; 4ü tencereye 9u deep freeze. Oyalanacak başka birşeyler bulmam gerekecek herhalde.

30.05.2009

başarının resmidir


Sen kendi evinde 4 ye, Antalya'dan gelen gol haberiyle ligde kal. Başarının resmi budur bence.

kitap yayınevi


Üniversitenin son sınıfındaydım Kitap Yayınevi ilk kitabını bastığında. Tarihle ilgilenen benim gibi birisi için harika bir hazine külliyatları. İlginç ve niş konulardaki kitapları, güzel kapakları, enterasan boyutları ile bir anda kapladılar kütüphanemin raflarını. Otuza yakın kitapları var elimde bir kısmını okuduğum bir kısmı okunmayı; bir o kadar da alınmayı bekleyen. Haftada bir bakarım zaten internet sayfalarına yeni neler çıkarmışlar diye.
Bir de anım var kendileriyle ilgili: Ateş Etmek isimli muhteşem kitabı aldıktan 2-3 sene sonra okumaya başladım ve sayfalarda bir eksiklik olduğunu fark ettim. Ne aldığım yeri hatırlıyorum ne elde kanıtlayacak fatura var. Yayınevinin sahibi Çağatay Anadol'a mail atıp ne yapabileceğimi sordum. Beklediğim cevap kitabı onlara gönderip yenisini beklemekti. Ama kendileri hiçbirşey sorgulamadan adresimi isrediler; kitap ertesi gün elimdeydi. Bu adamları desteklemek lazım.
Postun linki: http://www.kitapyayinevi.com/ Giriniz, bakınız.

...

Bu sabah yukarıdaki fotoğrafı görüp nefessiz kaldım bir süre. Buyrun siz de kalın. İpanema terlikleri ayağıma geçirip 533 avroluk biletlerle Brezilya'ya uçasım geldi şerefsizim.

29.05.2009

yeryüzü cenneti 2

"Erkekler daha az çalışıyor ve bütün gün arkadaşlarıyla oturuyorlar. Her gece başka bir kadınla beraber olabiliyorlar. Kadınlar parayı da yönettiği için, erkeklerin o alanda bir sorumluluğu yok. Ataerkil toplumlarda biz erkekler çok daha fazla çalışıyoruz, üstüne üstlük ev işlerine de yardım etmemiz gerekiyor. Mosuo’da erkeklerin ev işleriyle ilgilenmesine de hiç gerek yok!"

"Mosuo’daki anaerkil yapıda kadın ve erkek rolleri, bizim Batı toplumundakinin tam tersi değil. Mosuo’lu kadınlar güç sahibi, ancak amaçları daha fazla para kazanmak ya da daha çok mal sahibi olmak değil. Kadınlar gücü farklı şekilde kullanıyor. Ailesinin her anlamda mutluluğunu ve huzurunu sağlamak için kullanıyor elindeki gücü."

“Şiddet yok dediğim zaman, kulağınıza idealize ediyorum gibi gelmesin. Her toplumun kendine göre sorunları vardır. Ama kadınların aklına sorunları şiddetle çözmek fikri gelmiyor. Kavgalar pek fazla yaşanmıyor. Hırçınlık ve intikam duyguları ayıp sayılıyor ve bunlar insanın sosyal statüsünü tehdit ediyor. Gerçekten çözülemeyen bir sorun olduğunda ise kadınlar ipleri ellerine alıyor ve bunu genellikle katı, ama yine de arkadaşça bir tavırla çözüyor.”

“Mosuo’da devamlı birileri seni bir kadınla tanıştırmak istiyor. Tanıştırıldığın zaman, kadınlar genelde mahçup davranıyor. Halbuki normalde kadınlar çok güçlü karakterler ve neredeyse hep bağırarak konuşuyorlar. Ancak sizinle beraber olmak istiyorlarsa daha çekingen davranıyorlar . Ancak beraber olduktan sonra, o mahçup tavırdan eser kalmıyor. Kadınlar ertesi gün normal hayatına devam ediyor, sanki hiç tanışmamışsınız gibi. Mosuo’daki cinsel hayat fazlasıyla aktif ve çiftler sıklıkla değişiyor. Ama sonuçta kiminle beraber olacağına kadın karar veriyor. Her yetişkin kadın, kendi ayrı evinde oturuyor. Ancak erkekler ya toplu halde, ya da aileleri ile oturuyor. Eğer çiftler arasında aşk olursa, erkek, kadının yanına taşınabiliyor. Kadınların erkeklerle beraber yaşamaları için tek motivasyonu aşk. Çocuklar veya para gibi şeyler için beraber yaşamayı sürdürmüyorlar. Aşk bitince ilişki de bitiyor, evlilik ise mutlaka olmak zorunda değil. "

"25 bin kişinin yaşadığı Mosuo’da, 'baba' kelimesi fazla bir anlam ifade etmiyor. Çocukların, babalarının kim olduğunu bilmemesi sıklıkla karşılaşılan bir durum. Esas olan çocuklarla birlikte kurulan aile. Çünkü aileden ayrılmak hemen hemen hiç mümkün değil."

haberin linki şudur: http://www.ntvmsnbc.com/id/24970686/

Arkadaş ne varsa Doğu'da var.

gastenin sonu


Blogu ilk açtığımda bu Gaste konusuna eğilmiştim (sanki üzerine yazı dizisi yazdım). Bir süre önceye kadar da Şişli Cami'nin önünde dağıtımcılarını görürdüm. Geçen hafta işe metrola gittiğimde etrafta göremedim bu arkadaşları, sonra zaten Şişli Cami'nin önündekileri de göremediğimi fark ettim. Bir haftadır her sabah aynı yerde bu aklıma geliyordu, diyordum yazayım bunu bloga, başlattığım takibi sonlandırayım. Bu sabah unutmadım yazdım. Hayatları kurtulan ağaçlara selam olsun.

25.05.2009

orda bir savaş var uzakta


Sovyetler Birliği'ne karşı ABD tarafından Yeşil Kuşak kapsamında yetiştirilen Afganların ardıllarından Taliban gün geldi zaten üs olarak benimsediği Pakistan'ın kuzeyini işgal etti. Hatta ellerindeki silahlardan bazılarının ABD'nin Karzai ordusuna verdiği silahlar olduğu ortaya çıktı. Herşey iyi de hani bu Taliban atılmıştı Afgaistan'dan 11 Eylül sonrası?
Bunun yalan olduğu aşikardı, nitekim NATO bile sadece birkaç şehirde hakim olduğunu, kırsalın Taliban'ın elinde olduğunu itiraf ediyordu. Medrese öğrencileri yaralarını sardı. Bu arada artık görevini tamamlayan Pervez Müşerref yerini Benazir Butto’nun kocası Ali Atıf Zerdari'ye bıraktı ama Taliban'a kuzeyde şeriat ilan edilmesine kadar giden tavizler hiçbir işe yaramadı.
Taliban bastırd, Svat Vadisi'ni işgal etti, 2 milyon kişi evlerinden oldu, Pakistan ordusu Hindistan sınırından kaydırdığı birliklerle üstünlüğü ele geçirdi, bölgenin en büyük şehri Mingora'ya girdi, 20 000 sivil de ateşin tam ortasında kaldı.
Diyelim Pakistan ordusu savaşı kazandı. Evlerinden olanlar bölgeye dönmedikçe ve ülkeyi saran yolsuzluklar devam edip kuzeye hiçbir yatırım yapılmadıkça Taliban geri dönmez mi?

24.05.2009

doğuştan fanatik

24 Mayıs'ta Wolfsburg'da doğan tüm bebeklerin forması budur. Bakalım kaçının ismi oyunculara ithafen verilecek?

turkish delight







VfL Wolfsburg


Eğer bir spor müsabakası izliyorsanız bir şekilde iki taraftan birisini tutarsınız. Oyun stili, forma rengi, takım adı, yapılan bir hareket, kulüp amblemi vs taraf tutmanızda rol oynar. Bu sayede bazı takımlara da sempati duyarsınız. Şimdi sempatiler "işçi sınıfının takımı olma", "maçlarını genelevde oynama","krala karşı bir halkı temsil etmek" gibi etmenler üzerinden kuruluyor olsa da benim VfL Wolfsburg sempatim böyledir.

Yanılmıyorsam 1998 yılıydı. NTV Almanya Kupası'nı veriyor. Rakibi hatırlamıyorum ama formasının önünde Volkswagen amblemi olan, fıstık yeşili formalı bir takım var sahada. İyi de oynuyorlar. Ehliyeti olmayan ama 74 model 1303 hayalleri kuran, e yeşil rengi de seven bir adam için meyletme nedeni. Teknik direktörün adı Wolfgang Wolf, maçları oynadıkları stadın adı da Volkswagen Arena olunca işlem tamamlanıyor. O günden beri takip ettim Wolfsburg'u. Bundesliga'ya çıktılar, Eric Gerets yönetiminde coştular, iki sezon arka arkaya kıl payı Bundesliga'da kaldılar. Bu dönemde içinde bulunduğum bir mail grubu sayesinde bir de formalarına kavuştum. Geçen sezon Felix Magath geldi takımın başına; komando tarzı antreman stili nihayetinde tanınmamış, adı bilinmeyen futbolcuların büyük katkılarıyla şampiyonluğu getirdi. Seneye Şampiyonlar Ligi'nde Armin Veh yönetiminde takipçisi olmaya devam edeceğim.

Son bir not da sempatizanlıkla taraftarlık ayrımı arasında yapayım. İlkokulda iki senesinin ayda iki gününü Bursa Atatürk Stadyumu tribünlerinde geçiren küçük çocuk yeşil beyazlı formaya sempati duyar ama baba kontenjanından Galatasaraylıdır. Dolabında hala Galatasaray, PAOK, Fiorentina ve Wolfsburg formaları bulunmakta ve PSG, Celtic, Man Utd, Celta Vigo formaları elde edeceği günler geleceğini bilmektedir.

23.05.2009

peri masalı bundesliga edition

Hoffenheim ile başlayan umutlar Wolfsburg ile sonuçlandı. Yeşil beyazlılar ile ilgili ayrıntılı bir yazı yazacağım zaten. Şampiyonlukları kutlu olsun.

22.05.2009

pazar alışverişi

Sevdiğim birşeydir pazardan alışveriş yapmak.Nitekim her cumartesi sabahı tutarım Feriköy yolunu, alırım otumu, meyvemi, sebzemi. Pazar gördüm mü dalarım gezip görmeye gittiğim yerlerde. Buyrun aşağıda Catania pazarı; ben görmedim ama Guardiancılar gitmiş, görmüş hatta videoya çekmiş. Buradan bu videonun paylaşılmasında emeği geçen Sinan Bey'e de teşekkürlerimizi gönderelim.

21.05.2009

fransa'dan bir yar sevdim


Quítame el pan, si quieres,
quítame el aire, pero
no me quites tu risa

shaktar şampiyon

Final oldu bitti maşallah. Baştan sona neler yaşadık anlatalım:
Kadıköy'e vapurla geçerken yavaş yavaş Werder Bremenlilerle karşılaştık, az miktarda Shaktarlı da vardı. Genel ortalama bol biralıydı. Kadıköy'de fanzone boş lokanta ve barlar doluydu. Alkolden kaymış Shaktarlılar güdük bir "Ukrayniya" tezahüratı yaparken Almanlar belli noktalarda konuşlanmış zaman zaman yeri göğü inletiyordu. İşporta atkımızı boynumuza takıp elde biramızla stada yürüdük.
Maç öncesi şov güzeldi doğrusu. Taraftarı değerlendirecek olursak Shaktarlıların sesi bir çıkıyorsa Werderlilerin 6-7 çıkıyordu. Oyuncuların ismi anons edilirken sıkı Alman disiplini bana göre sağ taraftaki kale arkasında hissettirdi kendisini. Adamlar maç boyu takımını destekledi, tezahüratını yaptı, hakeme sövdü, sonra da üzgün ve süzgün otellerine döndü.
Sahada ise Shaktar üstündü. Tipik Lucescu takımı olarak sahaya hakim, topu çeviren, rakibin hücumcularını hayalete çeviren bir takımdılar. Nitekim ilk golü şık bir atakla buldular. Golü atan Luis Adriano'nun sol ayağı olsaydı fark 2-3 bile olabilirdi. Shaktar güzel kanat organizasyonlarıyla pozisyon oluşturmaya çalışırken Werder serbest vuruşta kalecinin umurtlamasıyla beraberliği buldu. İkinci yarıda bizim kanada gelen Srna'yı izledim. Kardeşimadam öyle bir top atıyor ki ters kanada ben mal gibi dursam adam topu göğsüme hedefleyip ayağıma düşürtür. Maçın adamı da o olmalıydı bence. Nitekim uzatmalarda da yaptığı asist ve Wiese'nin yumurtlamasıyla 2-1 galip geldiler. Gördük ki Mesut Özil yalanmış, Frings taş gibi top oynarmış, Diego olsaydı durum farklı mı olur bilinmezmiş.
Kupayı nedense sahada vermedi Platini. Shaktarlılar da zafer turunu kısa tuttu. Luce kupayla önümüzde poz verdi, fotoğraflariyi çıkmışsa eve gidince koyarım numune.
Maçtan çıktık tahmin edersiniz ki ortalık ana baba günü. Bazıları binmiş taksiye kilit olmuş trafikte bekliyor. Biz de organizasyona teşekkür edip kadıköy'e yürüyüp beleş deniz otobüsüne binip sessiz Werderlilerle Yenikapı'ya ulaştık.

Bir kupa daha sona erdi deste deste gül derdi
Bakalım görür mü bu gözler bir final daha
Kısmetse bir başka bahara

20.05.2009

maça sayılı saatler kala

Maça 6 saatten az kaldı. Zemin futbola uygun da hava niye böyle Mayıs'ın 20'sinde? 1,5 saat sonra işten çıkıp Kadıköy'e geeçceğiz ama benim de üzerimde bir miskinlik var. Maç zevkli geçse bari.
Nerede 2005'in heyecanı nerede 2009'un finali. Werder ve özellikle Shaktar seyirci açısından beklediğimden zayıf takımlar.
Neyse hayırlısıyla gidip izleyelim yazıp çizeriz birşeyler.

Sonradan aklıma geldi: Ben Galatasaray-Metalist maçından beri maça gitmemişim. Şükrü Saraçoğlu'na da Türkiye-Ukrayna maçında gitmiştim. Bakalım neler değişmiş.

seattle meydan savaşı

Malum resmi tatilleri evde yaya yaya değerlendirmek gibi bir huyum var. Dün de malak gibi yatarken elde bulunan filmlerden birini seyredeyim diyerek Battle In Seattle'a karar kıldım. Baştan "çok ayıp çocuklar niye kırıyorsunuz camları bak abiler içeride dünyanın sorunlarına çözüm buluyor" mesajı verecek gibi görünse de film Charlize Theron'un böğrüne polis darbesini aldığı an değişti. Yine de Hollywood klişeleri, aşk serpintileri, bir anda aydınlanan beyaz yakalılar derken içine çekemedi film beni. Yine de 1999 Seattle olaylarını hatırlamak güzel, globalizm ve DTÖ daha bir biliniyor son 10 yıldır; bunu görüşmeleri engelleyerek sağlayanların da ellerine sağlık.
Filmin olayları iki açıdan gösteren belgeselvari havasının kralını gerçekleştirmiş film için de bağlantı linkimizi verelim: www.imdb.com/title/tt0280491/

19.05.2009

kaplanların sonu geldi

Kendimi bildim bileli aktifti Tamil Kaplanları ve 1976'dan beri süren faaliyetleri sona ermiş görünüyor. Sri Lanka'da Tamil azınlığın bağımsızlığı için mücadele eden örgüt intihar bombalarının, bombalı arabaların, kimyasal saldırıların öncüsüydü; 26 yılda düzenledikleri bombalı saldırının sayısı bilinmiyor. Birçok Sri Lankalı devlet adamının yanı sıra adaya asker gönderdiği için Hindistan'da Rajiv Gandi'yi suikastle öldürmüş, hava ve deniz gücüne sahip bir örgütten bahsediyoruz burada.
11 Eylül'den sonra değişen dengeler sonucunda terör örgütü sayılan Tamil Kaplanları için sonun başlangıcı 2009 başları tarihli. Geniş operasyonlara başlayan Sri Lanka ordusuna dayanamayan Tamil Kaplanları en son 3,5 kilometrekarelik bir alana sivillerle birlikte sıkışmış durumdaydı. Bir süredir Kızıl Haç'ın oralarda siviller için bir felaket yaşandığı haberlerine son olarak bugün fotoğrafta resmi görülen Velupillai Prabhakaran'ın ölüm haberleri ve fotoğrafları eklendi. Sri Lanka cumhurbaşkanı Mahinda Rajapaksa muzaffer bir komutan edasıyla Amman'dan Colombo'ya döndü.
Sri Lanka'nın bu operasyonunun arkasında Çin'in olduğu söyleniyor. Malum Pakistan karışık; Hindistan-ABD arasında yakınlaşma var. Çin de Hint Okyanusu'nda bir üs elde etmek isteyebilir böyle bir durumda.
Tamil azınlığı zor günler bekliyor; öldüler, yaralandılar, evlerinden sürüldüler ve artık onları koruyan kaplanları da yok.

Sen ne güzel abimizdin-5

Öldüğünde benim yaşımdaymış. Kuru bir dere yatağında bulunmuş boğulmuş cesedi. Herkes küçükken onun kitaplarıyla büyüse eminim farklı bir yer olur dünya. Eğer ileride bir çocuğum olursa ona yapabileceğim en büyük iyiliktir onun külliyatını hediye etmek.

17.05.2009

prison break


Nihayet bitirdik bu diziyi. Son sezonu artık görev gibi izliyordum zaten. Geçen hafta evde olmadığımdan 21. bölümü indirmeyi unutmuşum, bu hafta da 22. bölümü indirdim. Sabah bitireyim diye bir oturdum başına aha bişeyler olmuş haberim yok, o zaman jeton düştü dedim önce 21'i indireyim. Baştan söyleyeyim finali tırışka olmuş ama en azından mezarlıkta Michael'i sonradan ekibe katıltıp izleyiciyle dalga geçmemişler. Bu arada öğrendik ki aradan geçen 4 seneyi film olarak göstereceklermiş. Ne para varmış kardeşim bu kaçış olayında.

İşin doğrusu geç sardırdım ben Prison Break'e. Cnbce gösterirken seyretmedim, askerdeyken 2 sezon birden izledim. İlk sezonun o kapalı kalmışlığı, Michael'in dövmeleri, kaçıp planları derken 22 bölüm bitti bir solukta. İkinci sezon zirveydi bence. Bir yandan kaçış, bir yandan paraya ulaşma hedefi, bir yandan ajanlar derken her bölüm bir film edasıyla izlendi. E bu izlenmeler sonucunda ekibe yeni sezon siparişleri yapıldı, ekip de sıçmaya başladı. Üçüncü sezon dipti, denk geldikçe Cnbce'den takip ettim. Hatta geyiğini yaptım bunlar bir bölüm içerde bir bölüm dışarıda her seferinde bir kıtada hapisten kaçıyorlar, Sağmalcılardan kaçıp Nuriş çetesiyle olan maceralarını anlatan sezonla birlikte diziyi noktalıyacaklar diye. Dördüncü sezonu da ilk 2 sezonun hatrına seyredip bitirdim. Neyse güzel bir diziydi hatasıyla sevabıyla; filmini de bekliyoruz.
Şimdi bir High Fidelity rüzgarı estirip en çok beğendiğimiz 5 Prison Break karakteriyle postumuzu bitirelim:
Alexander Mahone: Zeki, karizmatik, hapçı ajanımız. 2. sezonda ortamın kralıydı, sonra madara oldu ama 2. sezondaki hali hala zihnimde
Theodore "T-Bag" Bagwell: Tam bir orospu çocuğu. Tecavüzcü, sübyancı, çıkarcı, güçlüye tapan bir şerrefsiz. Kaçmak için kendi elini kesebilecek bir psikopat. Adam bir kere imana geldi o da yanlış zamanda geldi. Bir ofis işi olamadı şu garibimin ben ona üzülürüm bir tek.
John Abruzzi: Karizmatik mafya babası. Erken gitti garibim, çok iş yapardı birazcık daha tutsalardı.
Trishanne: Taş gibi ablaydı. O dekoltelerini az gördük üzülüyorum düşündükçe, şerefsiz Don Self'e az küfretmedik bu ablayı öldürünce.
Charles 'Haywire' Patoshik: Michael'in dövmelerini okuyabilen tek adam. 2. sezonda bisiklete binip kafasına kaskı geçirip kaçışı 4 sezonun en komik sahnesiydi bence.

16.05.2009

big brother izliyor el salla


Perşembe günü uçaktan inip eve geldim, eski bir arkadaşımla buluşmak için hemen hazırlanıp evden çıktım. Bomonti Karakolu'nun önünden geçerken kaldırımda dikilen 2 polisten birisi "bir kimliğe bakabilir miyiz?" diye sordu. Ben de yol yorgunluğu ve sıcağın etkisiyle cüzdandan ehliyeti gösterip yoluma devam ettim. Aynı polis arkadaş "bir kimlik numarasına baksın arkadaş" diyerek arkasında elinde bir pos cihazıyla duran arkadaşı gösterdi. Hala işe uyanmamış biri olarak önce arkadaşların yeni bir cihazı denediğini düşündüm sonra da hem yoklama kaçaklığımın GBT'de bulunup bulunmadığını merak ettiğim hem de Tayland'da kaybettiğim nüfus cüzdanımın başıma bela açıp açmadığını merak ettiğim için ehliyeti ilgili memura verdim. Elbette ki temiz çıkıp yoluma devam ettim. Bu akşama kadar iki çömez memurun deneysel takıldığını düşünüyordum.

Akşam Sıdıka'ya uğramıştım, malum müşteriler arkadaşa dönüştüğü için orada ABD'li bir amcayla muhabbete başladık. Kendisi artık pasaport taşıdığını çünkü eskiden yabancılara kimlik sormayan polislerin bar ortamlarında kendisine de kimlik sormaya başladığını söyledi. Mekanın sahibesi de iş çıkışında polisin kimlik sormasından bıktığını belirtti.

Evet anlaşılan Büyük Bilader bizi izliyor, el sallamak lazım.


Not: Yahu öyle bir ahtapot yedim ki anlatamam. Allah razı olsun.

15.05.2009

otel odaları


Elbette bahsedeceğim Necif Fazıl'ın veya Murathan Mungan'ınkiler değil. Dün bir hesap yaptım 1,5 yılda 13 ayrı otelde konaklamışım iş için, tatil için olanları saymıyorum elbet. Ve fark ettim ki sıkıldım otelde kalmaktan, maksimum 2 gezi daha yaparım.

Ailecek tatil anlayışımız farklıydı: rahmetli bir güzergah seçer, bölgenin ön araştırmasını yapar sonra da atardı arabaya bizi. Ver elini Ege, Akdeniz. Her gece bir yerde konaklayıp epey bir yer görürdük. İlk yalnız otel odasında konaklamam 2000 yazıdır. Eski hatunun peşinden Marmaris'e gitmiş bir haftayı otelde geçirmiştim. Sonraki tüm konaklamalarım da mevzu bahis hatunla oldu en mütevazisinden en butiğine.

Dediğim gibi iş hayatı başladı ve dolayısıyla otel konaklamaları. Kimisinde 8 saat kaldım kimisinde 2 hafta. Başta keyifli gelse de bayıyor bir süre sonra çünkü hepsi aynı temelinde: resepsiyona git, kartını al (evet anahtar kalmadı artık) odana çıkartıl, içeri gir, soyun, televizyonu aç, internete bağlan, zıbar, sabah kalk, duş al, kahvaltıya git, çıkışını yap, aman faturayı unutma...

Kapıdan girdiğinde kart sokma yeri, hemen yanı tuvalet zaten, sonra da odanın kalanı. Yatak, ayna, televizyon, minibar, dolap, bazısında koltuk ve sandalye. V e en büyük özellik yerlerin halıfleks olması.

Fahişe gibi otel odaları. Parasını verip sahip oluyorsun. İlk bakışta süperler herşey sana göre düşünülmüş sanki. Ama biraz vakit geçince hissediyorsun öncekileri de sonrakileri de. Ne kadar kapatılmaya çalışılsa da başkalarından bir iz var hep odalarda.

E hiç mi sevdiğin olmadı dersen var elbet 2 tane unutamadığım bu 13 tane içinden: Birisi Best Western Konak. Sabah uyanıp o körfez manzarasını görmek mutlu ediyor insanı, akşam ipini koparıp Kordon'a yürümek, deniz kokusunu içine çekmek... Bir de Belek Papillon Zeugma var. İşe daha yeni başlamışım şirketçe toplandık. Odaya gittim, kapıyı açtım, bir de baktım ki odanın ortasında merdiven var. Yukarıda yataklardan da önemlisi kocaman bir küvet. Daldım içine hiç düşünmeden bir bira açıp. 2 hafta geçirdim o odada gayet mesut.

Televizyon karşısında uyuyan biri için otelde uyumak harika gibi gelse de kulağa, yerini yadırgayınca uyuyamıyor insan. Bir de seyrettiğim topu topu 4-5 kanal varken bunları da bulamayınca televizyonda yar bana uykusuz geceler. Ha son olarak seks geliyor otel odasında kalırken insanın aklına otomatik olarak ama elde imkan yokken napsın bu garip?

Yoruldum artık otelde kalmaktan iş amaçlı, ama eğer kaldıklarımın hepsi Sumahan gibi olacaksa her hafta giderim bir yerlere be sevgili blog. Ne güzel bir yerdi orası...

11.05.2009

istanbul 2009


Daha önce dedim biletim var diye. Hem de 1. kategoriden sahaya yakın. Werder-Shaktar finali elbette hayalimdeki finallerden oldukça uzak ama dünya gözüyle kaç UEFA finali görebilirim ki hem de kupanın adı da değişiyorken?

İki tarafa da nötrüm an itibariyle. Bir tarafta Lucescu bir tarafta Diego. Tek dileğim tarihe geçecek bir final olsun ben de övüne övüne oradaydım diyeyim yıllar sonra.

Ha fazla biletim olduğunu söylemiş miydim?

10.05.2009

dolce vita

Don't be like me. Salvation doesn't lie within four walls. I'm too serious to be a dilettante and too much a dabbler to be a professional. Even the most miserable life is better than a sheltered existence in an organized society where everything is calculated and perfected.

9.05.2009

bodrum mandalin gazozu


Gümüşlük'te kafa dinlemek için sahilde yürüyüş yaptıktan sonra çay bahçesine oturulup yarım ekmek köftenin yanında Bodrum Mandalin Gazozu içilir.

ailemizin ruh hastaları

Ailemizin ruh hastalarıyla tanıştırayım bu postumuzda efendim sizleri:

Bu canavarın adı Hasbi. Kendisi ilk göz ağrımız olur. 2004 yazında na avucum kadar birşeydi eve adım attığında. En büyük amacı omzuma tırmanıp orada uyumaktı. Euro2004 maçları esnasında az tırnaklarını geçirmedi orama burama. Sonra büyüdü çoluk çocuğa karıştı. İşte bu anda sevecen Hasbi gitti asabiyet yumağı bir canavar ortaya çıktı. Kendi evlatlarına bile uyuz olurdu. Eve misafir gelse 3 gün kendini dağlara vururdu. Ama etrafta başka kedi yoksa dünyanın en sevecen kedisidir. Şimdi de koltuğun üzerinde uyuyor bir Çinli edasıyla.


Bu da Tosun. Hasbi'nin en iri ve en güzel çocuğu. İstediğiniz kadar sıkıştırın sadece "mııı" diye ses çıkartır anasının tersine. Tembeldir iki adım atsa yorulur. İşi gücü yemek yemek olduğundan 15 kiloya yaklaştı. Ben eve gelince pek yüz vermez 1-2 gün, sabah da erken kalktığımdan sırnaşır yemek vereyim diye ama avucunu yalar salak. Halbuki anası gibi açsa göbeğini yatsa önüme. Ama tipinden de beli süzme salak işte.

boyoz

İzmir nasıl yaşanacak bir şehirse boyoz da İzmir'de her kahvaltıda tüketecek kadar sevdiğim bir besindir otantik ve yağlı bulanlara inat. Ne İstanbul'da Hamurabi'nin ne de Bodrum'da Yunuslar'ın yaptıkları İzmir'dekilerle yarışabilir.
Yahudiler'in bu güzel mirasını yemek yedirmek boynumuzun borcudur vesselam.

8.05.2009

bodrum bodrum

'Yokuş başına gelince Bodrum'u göreceksin
Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin
Senden öncekiler de böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler.'

2000 yılına kadar Bodrum'a ayak basmamış bünye ailesinin de buraya yerleşmesiyle kasabanın hastası olup ömrünü burada geçirme hayalleri kurar.
Yarın öbür gün hayatım bir film olup festivalde falan yer alsa özeti bu olur. Günün özeti: Bodrum'dayım mutluyum.
Trofolo'dan küfür yememek için anne yemeklerinin, özellikle de Patriyot böreğinin fotoğrafını koymuyorum.