6.09.2026

do you speak kaurismaki?

2016 yaz başlangıcında Helsinki'deyiz. "Ne yapılır edilir?" diye araştırırken Kaurismaki kardeşlerin bir barı olduğunu öğreniyoruz. Adı Kafe Moskova; içeride fosur fosur sigara içilen, kırmızı kalın perdelerle dış dünyaya kapanmış, Sovyetik temalı bir mekan. Kısacası tam bize göre. Fakat gittiğimiz tarihler tam da kuzeylilerin yaz bayramına denk geliyor. Neredeyse tüm şehir kapalı. Kafe Moskova da bunların arasında, dolayısıyla göremeden gidiyoruz. 

Yakınlarında açık bir mekan bulup bir şeyler içerken evimizin entelektüeli Aki Kaurismaki'den ve filmlerinden bahsediyor. Dönüşte Leningrad Cowboys Go America'yı izliyoruz. Kaurismaki'nin sinema dili ilginç. Mimiksiz, az konuşan karakterler, bol sigara ve bira, hayallerine ulaşamayan basit insanlar. Hemen adapte olmak zor ama ilk intiba olarak beğeniyoruz. Fakat gerisi gelmiyor ta ki Kuolleet Lehdet'in ses getirmesine kadar; bir daha dalalım diyoruz Kaurismaki dünyasına. Bu sefer artık çıkmak istemediğimiz bir sefer oluyor bu. İşçi sınıfından iki kişinin aşkı, absürtlükler, tutunamayanlar, bol sigara ve içki, ortama uyan müzikler, bir kuzey ülkesine asla yakışmadığını düşündüren fakir evler... 

Sonra öğreniyoruz ki aslında bu film Proleterya Üçlemesi'nin ilk filmi Varjoja Paratiisissa'nın yeniden yorumlanmış bir versiyonu. Bir sonra izleyeceğimiz film belli olmuştu; e tabi 1986'dan beri çok değişmişti dünya. Sonda bindikleri gemideki orak çekicin yerinde yeller esiyor mesela... Sonra üçlemenin diğer filmleri derken Finlandiya Üçlemesi, o da bitince baştan sona tüm külliyatı derken Ken Loach ve Erich Rohmer ile aynı oluyor bendeki yeri.

Peki ne oldu da filmlerini bu kadar çok sevdim. Bir kere filmdeki karakterler hiç de olduğumuz gibi  değiller. Finlandiya'da yaşamalarına rağmen hiç de zengin değiller. En mavi yakalısından işçiler. Hayat planları da genellikle pek işlemiyor, genelde günü kurtarma peşindeler. Ama çok güzel bir dayanışma içerisindeler. Film mutlu sonla bitmese bile en azından yenilgi kolay kabullenilmiyor.

Aki Kaurismaki'nin bir sonraki filmine kadar beklemedeyiz. Bu arada kendini sinemaya başlatan Yashijuro Ozu'ya saygılarını sunduğu şu videoyu izledim. Demek ki arayı doldurmak için Ozu izlemeye başlayabiliriz.


1.07.2026

Yaşamında öteki kişilere ulaşabildiğin anlar, bir ormandaki kuş ötüşleri gibi olacak

Ortalama bir İstanbul semtinde yaşayan kişinin konuya özel bir ilgisi yoksa kuşlarla ilişkisi belirli bir çerçeve içerisindedir: karga, serçe, kumru, güvercin, denize yakınsa martı, yazın ebabil... Şişli'de yaşarken benim durumum da pek farklı değildi. Elbette parka bahçeye gidince farklı farklı kuşları duyuyor/görüyordum ama evde çerçeve belliydi. Ne zaman ki Arnavutköy'e taşındık farklı ilişki başladı kendileriyle.

Taşındıktan birkaç gün sonra sabah işe gitmeden önce balkondan bakarken üstümden yaygara kopararak geçen küçük bir İskender papağanı sürüsü görünce çok mutlu olduğumu hatırlıyorum. Baskın kuş elbette kargaydı-hatta daha doğru tabirle leş kargası. Malumunuz şehir sokaklarına bırakılan kedi-köpek maması miktarı artınca İstanbul ve Ankara'da kargaların popülasyonu da ciddi miktarda artmış durumda. Bizim kargalarla ilk samimi ilişkimiz de öyle başladı zaten. Balkondaki çiçeklerin diplerinden kedi mamaları, peynir parçaları, cevizler çıkmaya başladı. Birkaç kere nasıl ustalıkla zulasının üstünü yaprak kopartıp örttüğünü keyifle izledim. Karşı binanın bahçesindeki sarmaşığın kuru dalları yuva yenileme döneminde önemli bir hammadde kaynağıydı. Yumurtadan çıkan yavruların uçuş eğitimleri esnasında da tüm mahalleyi terörize ediyorlardı. Nitekim bir akşam bahçede uçamayan karga yavrusu-onu koruyan annesi ve apartman bahçesinin ömürleri boyunca kuru mama yedikleri için avlanma konusunda hiçbir tecrübesi olmayan fakat içgüdüleri nedeniyle yavruya yanaşıp sonra da tırsıp geri geri çekilen kadrolu kedileri bir vodvil oynadılar. Bir anne karganın gazabını çekmenin bu dünyada yapılabilecek en büyük hatalardan birisi olduğunu bilecek kadar bilgi sahibi olduğumdan güneş batıp da yavru kaderiyle baş başa kalana kadar olayı uzaktan seyredip sonra kendisini balkonda misafir etmek için kutuya aldım. Sabah tüm sürünün kendisini almaya gelişi göz yaşartıcı bir an olmuş diye anlatıldı bana sonrasında.

Pandemi başlayıp insanlar el ayak çekince ortalıktan, sesini duyduğum baştankara ve kızılgerdanlar balkona uğramaya başladı ara ara. Yürüyüş rotamdaki Kortel Korusu'nun da başlıca sakiniydi bu ikili. Merlin sağolsun meğer karatavuklar, ispinozlar ve adını hatırlamadığım bir sürü kuşu da dinlediğimi öğrendim. Evin karşısındaki boş arazideki duvarı saran çalıdan yükselen o güzel sesler de ak mukallite aitmiş meğerse...

Arnavutköy'den taşınmadan önce son temasımız kumrularla oldu. Önce yazın en çok kullandığımız ve her türlü tehdide açık bir şekilde ortada duran pencerenin hemen önüne yuva yapmaya çalıştılar. Neyse ki hatalarını çabuk anlayıp koydukları 3-5 dalı da dağıtıp vazgeçtiler projeden; laf aramızda bu salaklıkla kumruların nasıl soyu tükenmiyor şaşıyorum. İkinci projeleri biz o evle zihinsel bağı koparalı yıllar olmuş, fiziksel bağı koparmaya da birkaç ay kalmışken başladı. Bu sefer daha güvenli bir yer seçmişler: salondaki kütüphanenin en üstündeki AnaBritannicaların üstü... Biz salona gelince korkup kaçmaları, pencerenin her zaman açık olmaması gibi bazı ufak ayrıntılar da vardı tabi ama o da onların sorunu oldu. Pencere kapalıyken önüne gelip hüzünlü hüzünlü içeri bakmaları ise bizim için en büyük sorundu. Bu proje de böyle sonlanırken terapide anlatılacak pek de okkalı metaforlarla dolu bir konum olmuştu...

Ortaköy'e taşınınca yukarıda bahsi geçen ekiple daha farklı bir ilişkimiz başladı. Mesela ev en üst katta olduğu için haziran ayıyla beraber başlayan yavru martı gıcırtısı ve dosta ve düşmana korku salan ebeveyn martı kahkahasına fazlasıyla maruz kalıyoruz yazın. Arkadaki aylandız ağacı karga yavrularının uçuş çalışma kulesi adeta. Kumrular fazlasıyla mevcut, birlikte yaşamaya çalıştılar elbette. Terastaki süsen saksısına epey malzeme taşımışlardı bir sabah çiçekleri sulamak için çıkıp da göz göze geldiğimizde. İkna oldular orada mutlu olamayacaklarına neyse ki...

Geçtiğimiz hafta sonundan beri banyoda geçen sene açtırmış olduğumuz pervane deliğinin dışından cümbüş sesleri geliyor. Bu seferki konuklarımız serçeler. Sokaktan ne zaman baksam ailenin erkeği yuvaya girip çıkıyor-serçeler de mi modernleşmiş yoksa? Ben her banyoya girdiğimde onların sesini duyduğum için çok mutluyum hatta bazen ses gelmeyince endişe ediyorum. Umarım sağ salim uçururlar evlatlarını. Son dönemde Avrupa'da yeni yapılan binaların fazla düz olması nedeniyle bazı kuşların yuva yapacak yer bulamadığı, nüfuslarının azaldığı ve bazı STKların yuvaya uygun tuğla dağıttığını okumuştum. Bizdeki kentsel dönüşüm sonrası çıkan evler de farklı değil, bizde kimse böyle tuğlayla uğraşmaz ama ne yazık ki. Dolayısıyla serçelere bir faydam olduysa ne mutlu bana...