29.04.2010

uzaylıdan korkacan abi


Aslında haberi dinleyeli epey oluyor da iş güç derken anca fırsat buldum. Stephen Hawking abimiz uzaylı görürsek muhabbet etmememizi söylemiş. Sebep olarak da Kolomb dönemi sonrası Kızılderililer gibi olabileceğimizi göstermiş. Bence haklı: uzaylıların getireceği bakteriler, virüsler bizim bağışıklık sistemimizi rahatça aşıp insanoğluna ağır hasar verebilir. Hiç beyaz adam görmeden onun getirdiği çiçek hastalığından dolayı yok olan köyler vardı Yeni Dünya'da. Buraya geliyorsa bizden gelişmişlerdir çoğu açıdan; ha bu durumda yiyorsa biz gidelim onların mekanına.

Uşak'ta uzaylı taşlayan köylü yiğitlerimiz vardı, hatta yukarıdaki eşgali vermişlerdi; adamlar Hawking abimizi çok önceden anlamışlar işte.

Konuyla ilgili Tüfek, Mikrop, Çelik'i okumanızı önereceğim ama bulmak zor muhtemelen. O nedenle Dünya Benimdir! olsun önerim.

28.04.2010

afyonun kaymağı konyanın manyağı

Ailecek tatlı manyağıyız, kardeşimle yediğimiz en tatlı şey de Afyon İkbal'deki vişneli ekmek kadayıfı olmuştur. Önce beynimiz tatlıdan kamaşmış, kendimize gelince de tabağı silip süpürmüştük. Yıllar olmuştu oraya yolum düşmeyeli, iş için dün oradaydım nostalji yaptım.

Sucuk aldım elbette ama öyle Cumhuriyet falan değil markası; indik merkeze Merve'den aldık emanetleri. Dönerken de Yayla'ya uğradık. Uzun uzun lokumların makasla kesilmesini izledim. Kaymaklı lokum yapmışlar ki çok tehlikeli olduğunu belirtmem lazım.

Yolda manzara izledim bol bol. Antalya'dan Bursa'ya dönüşlerimi hatırladım. Bir de akasyalar açmış yol boyunca benim de aklıma akasya kokulu sabahlarım geldi. Özlüyorum o sorumluluk olmayan günlerimi...

Cuma da Konya'dayım. Süzme yoğurt alayım.

26.04.2010

roka beyaz peynir


Ne zamandır canım iyi bir beyaz peynirle roka istiyordu. Rokayı pazardan almıştım zaten naneyle birlikte, beyaz peyniri de Şok'tan aldım. Doğruluk marka Ezine'yi şiddetle öneririm. Neyse eve dönerken de Boğaç Şarküteri'den Doygun tam çavdarlı aldım tıkınıyorum hala. Aslında almıyordum oradan birşey ama hava soğuk olunca mecbur girdim. İki yıl önce süpermarketler Uno tekeline uyup Doygun'u kapı dışarı edince en yakın ekmek ikmalini oradan yapabiliyordum, ne zamanki bir gün Yörsan ürünlerini almadı iki kadın müşteri, ilk günden beri dükkanda gördüğüm kel adam da patron övücü laflar etti ilişiğimi kestim. Ha adama bir şey demedim o an, ne de olsa pasif agresifim. Bir de ekabir bu şarküteri: akşam belli saatten sonra ya da pazar günü açık bulmak zor. Gerçi Şişli esnafı için geçerli bu dediğim.

Boğaç'ın hemen karşısında köşedeki manavdan enginar almak lazım unutmadan, yerel esnafı mümkün olduğunca desteklemeli. Mesela eski beyaz eşyacının yerine açılan kokoreççide uzun süre sonra ilk defa "yarım ekmek" diyince fırından yeni çıkmış ve ortasından kesilmiş bir "yarım ekmek" yedim. Civarda iyi kokoreççi yoktu, iyi oldu burası.

Ne yazacaktım konu nereye geldi. Doğruluk Ezine diyordum...

25.04.2010

dön bak dünyaya


Buraya düzenli yazmaya başlayalı bir seneyi geçti; o nedenle belli günlerde "ne yazmışım" diye dönüp bakabiliyorum ya da geriye dönüp "o" dönemle "bu" dönemi kıyaslayabiliyorum. Geçen sene nisan ayında bol bol yazmışım bu seneyse yazma kabızlığı yaşıyorum. İnime çekiliyorum demiştim pek çıkabildiğim söylenemez hala. Yazmak istediklerimi yazamıyorum; kah işle kah Medusalarla uğraşmaktan.

Oturdum pazar günü bitmeden birşeyler yazayım diye, konular çağrıştı. Aklıma eski bir kitap geldi, kitabın hatırlattıkları derken... Neyse, bugün diyeceğim şudur:

Yaşam ne denli gecikirse geciksin,
ölüm hep zamanında gelir -
ölüm gecikmez.

Kişi doğumundan bu yana,
yaşamını ne denli belirgin yaşamışsa,
bugünden ölüm gününe uzanan süreç de
o denli belirsizdir.

Yaşayabildiklerimiz, eninde sonunda,
doğum günlerimizdir- ölüm günlerimiz
değil.

Kadehimi kaldırıyorum gene...

22.04.2010

adeta dörtnala


Böyle bir program vardı Açık Radyo'da. Programcısı da garip bir abiydi. Hey gidi günler...

20.04.2010

eaaalli beş


Samsun'u hiç sevmem. Ekim 2006'da bir ay Sahra Sıhhiye tepesinde geçirdikten sonra aksi de beklenemezdi. Zaten denize bu kadar uzak bir sahil şehrinin nesini sevsem ki? Neyse kader döndü dolaştı beni Samsunlu bir şirketin ofisine oturttu; hatta bir dönem 55 plakalı araba bile kullandırttı. Bol bol Samsunlu hemşerim oldu kısacası.

Uzun lafın kısası yarın Samsun'a uçuyorum ama İzlanda'dan kalkan küller kelek atarsa akşam dönememe ihtimalim var. Samsun intikamını feci alıyor.

Fotoğraf da askerlik günlerinden, Brezilyalı çok kral bir başçavuş vardı. Bir gün gene nöbetteyiz...

16.04.2010

inime çekildim bir süre yokum



Artık çölde midir bu in yağmur ormanlarının ortasında mı bilmiyorum. Gereksiz agresiflik yapacağıma kaybolayım ortadan.

14.04.2010

dogmatik portakal


Yazmıyorsam buraya işlerden, oturup film izleyemiyorsam da haftasonu gezmelerinden. Amenabar'ın Agora'sı hep düşündüğüm şeyi anlatmış: dinler insanlığın afyonudur. Bir devlet adı altında toplumu yönetmek için din önemlidir bunu kabul ederim ama iş inanmaya gelince yan çizerim. Zaten pozitif bilimle uğraşan kişilerin dini inançları olmasının da ancak sağlam bir içsel sorgu sonucunda oluşabileceğine inanırım. Neyse hikayemiz de inanıp inanmamak değil kendi inancını başkasına zorla kabul ettirmek. Nedir yani karşındakini kendi dininden yapmanın dinamiği? "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" iddiasından farkı nedir ki? Nüfusunun %99'u Müslüman olan bir ülkede neden misyoner faaliyetler öldürülmeyi gerektirir? İsteyen istediğine inansın ama karşısındakini taciz etmesin diyeceğim de çok naif kalacak; sonuçta dogmalardan bahsediyoruz.

Bir de laf ebesi olup senin fikrine katılmadığı halde lafı evirip çevirip kendi kafasındakini sana söyletenler var. Onlar en tehlikelisi; ki bir süredir bol bol uğraşıyorum kendileriyle...

11.04.2010

altın üçgende upgrade zamanı


Televizyon-kanepe-laptop üçgeninde bugün upgrade sürecine başladım. Kardeş gitmiş kampanyada uygun fiyata almış LCD ekranı, gidip yerinde görüp takdir edince eve dönerken ben de aldım bir tane. Güzel bir şey yahu. İleride diğer iki köşede de değişiklik yapılacak, hepsinin bir zamanı var...

Günün notu: Rocko'nun Modern Yaşamı harika bir çizgi filmdi. Bulup seyretmek gerek, bölümlerin tamamını en az beş kere falan seyretmişimdir gerçi.

10.04.2010

birer drink alsak mı?


Danimarka’nın dünyaca ünlü bira şirketi Carlsberg’in çalışanları, iş yerinde bira içmelerine getirilen kısıtlamayı iş bırakarak protesto ettiler. Carlsberg’in sözcüsü Jens Bekke, depo ve imalat bölümlerinde çalışan 250 işçiyle kamyon şoförlerinin, çalışanların iş başındayken sadece öğle yemeklerinde kantinde bira içmelerine izin veren yeni kuralı protesto için dün iş bırakma kararı aldıklarını açıkladı. Şirketin daha önce, çalışanların iş başındayken sarhoş olmadıkları sürece bira içmesine izin verdiğini hatırlatan Bekke, kamyon şoförlerinin bu uygulama dışında tutulduklarını ve kantin dışında üç şişe bira içmelerine izin verildiğini kaydetti.

Carlsberg'in Türkiye pazarına girişi 2002 olsa gerek. O yaz Dünya Kupası vardı ve rahmetliyle evde yalnız kalmıştık. Maçları seyrederken açardık buzdolabına yığılmış şişeleri. Sonra devam ettirmedim nedense Carlsberg içmeyi...

Çalışırken içmek de hep imrenerek baktığım bir şey oldu. Yıllarca ajansta çalıştığım halde tek içtiğim mesai saati, kutlamalar dışında, müşteriye gidecek şarap şişelerini hacılayıp götürmemiz olmuştu. Şimdiki işimde durum daha da vahim; iş yemeklerini elbette saymıyoruz. Çalışırken doyasıya içtiğim tek dönem askerlikti. İçerideki buzdolabına şişeleri zulalar, öğleden sonra da hava iyice ısınınca kupaya doldurur içerdim. Hey gidi günler...

Haberde en dikkatimi çeken kamyon şöförlerine yapılan ayrıcalık. Hem 3 şişe biranın promil olarak ederi nedir yahu?

8.04.2010

kırlangıç fırtınası


Tam takvime uygun şekilde hava bozdu. Bahar gelse de nane alsam demet demet Bacardi'ye katık yapsam. Bir de salatalıklı falan bir kokteyl yapmıştı resto sahibi bir arkadaş ondan da tarifi alsam...

O kadar dolu ki kafam keşke tek derdim "caipirinha"ya votka ve sake katılmasına karşı çıkan Brezilyalılarla hemfikir olmak olsaydı. Gidip yerinde içemedim ya hala şu kokteyli ona yanarım...

6.04.2010

tonight we dine in sparta

İki saat önce yarın sabah Isparta'da olmam gerektiği ortaya çıktı; halbuki daha dün sabah ordaydım. Öyle zört diye isteyince Antalya uçağında da yer bulunamıyor. Tek seçenek bu akşam Antalya'da konaklamak bu sebeple de iki saat sonra yola çıkmak. Çok sıkıldım bu Isparta seyahatlerinden; neyse ki yol manzarası güzel.

5.04.2010

not düşülsün


Sabah 04.30'da kalktığım halde günü o kadar boş geçirdim ki... Tek iyi şey Özdoyum'daki 2,5 porsiyon köftenin yanındaki sürahi ayran ve tahinli piyaz ikilisini tamamlayan tahinli cevizli kabak tatlısı oldu. Ama onların fotoğrafı yerine Silvia Ranguelova'yı yükledim. Acaba kimsenin defterinde not olarak düşülebilecek miyim?

1.04.2010

we'll meet again

Bu ayki CNBCE dergi İkinci Dünya Savaşı şarkıları ve kayıtlarından oluşan bir CD vermiş. İçinde Lili Marleen'den Bella Ciao'a, Katjucha'dan La Vie En Rose'a bir sürü şarkı ve dönemin radyo kayıtları var. Benim en sevdiğim ise Vera Lynn'den We'll Meet Again. Dr Strangelove or: How I Learned To Stop Worrying and Love the Bomb'un kapanışında çalar izlediğiniz üzere. Peter Sellers üç ayrı karakteri canlandırır. Bir başka üç karakteri birden canlandırdığı film The Mouse That Roared, o filmde de akıldan çıkmayan Jean Seberg'dir. Akşam akşam zincirleme çağrıştırmaca oynadım.

tazminat feryadı

Yazasım yok çünkü aklıma gelen konu yok. İşten dolayı kafam durdu. Neyse, sonuçta "işi bıraksam mı?" celallenmeleriyle yaşarken 2,5 yıllık çalışma süresince biriken tazminatımı hesapladım, sonra yapmak istediklerimi tazminatımı alarak ancak yapabileceğimi fark ettim, iş yerinin de beni kovası olmadığını da düşününce feryat edesim geldi.

"Kovun beni müdürüm!?"

29.03.2010

sen ne güzel abimizdin-10


"İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı...Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!.. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?"

28.03.2010

chasing lahmacun

Chasing Amy ilk izlediğimde beğendiğim yıllar sonra izlediğimde ise yarısında uyuduğum bir film oldu. Demek insanın zevkleri değişebiliyormuş zaman içerisinde. Yazının başlığını açıkladıktan sonra gelelim lahmacun meselesine: Lezzetli şey bu lahmacun ama önemli olan güzel yapılmışını bulabilmek. Harcı nasıl, içine ne koymuşlar, lahmacunu bükünce rahatlıkla kıvrılabiliyor mu yoksa çıtırdayarak yer yer kırılıyor mu, yanık kısımlar var mı, lahmacunun ebatı ne, yanında ne getiriyorlar... Anlayacağınız çok bilinmeyenli bir denklem lahmacun. Çok güzellerini yedim ama o muhteşem lahmacuna erişebildim mi bilmiyorum.

Ben şu ana kadar çözebildiğim parametreleri söyleyeyim: içinde sarımsak ve kuru nane olacak, rahat bükülebilecek, yanına sadece maydanoz getirilecek...

bak boşa gitti bir saat


Kafada sorular olunca gece boyunca uykusuz olmayı seviyorum, sarhoş gibi geçiriyorsun ertesi günü akşam da erkenden uyuyorsun. Ha bir sonraki gün o soru işaretleri çıkıyor gene kutudan ama olsun. Eve geldim bol alkollü saat 03'e geliyor hop bir anda 4 oldu. Uyuyup yarın terapi koltuğuna oturup bu yoğun haftayı anlatmak lazım. Bir de ne zamandır içkiyle haşır neşir olduğumu düşündüm. İki birayla mayıştığım günlerden şişelerce %40lık alkol bitirip "şimdi ne yapsam" diye düşündüğüm günlere geldik sonuçta, cevap vermesi güç. Geçen gün de ilk alkol çevirmeme denk geldim, dört saatte üç bira içtiğimden geçtim sınavdan ama notumu sormaya cesaret edemedim. Daha çok içip araba kullandığım oldu elbette ama önemli olan yakalanmamak. Neyse ki sağlam bir karaciğer ve bol yağ kütlem var.

Fotoğraf geçen gün gelen "hiron sen kadında neye dikkat edersin?" sorusuna cevaben konulup Anja Rubik'in büyük etkisi vardır. Gisele çocuk pırtlatınca yeni gözdem kendisi oldu.

25.03.2010

e


Trenin hareket saati gelmişti. Bir memur vagon kapısını örtüyordu. Maria Puder merdiven basamağına atladı, sonra bana eğilerek, yavaş bir sesle, fakat tane tane:

-"Şimdi ben gidiyorum. Fakat ne zaman çağırırsan gelirim" dedi.

Evvela ne demek istediğini anlamadım. O da bir an durdu ve ilave etti:

-"Nereye çağırırsan gelirim!"

24.03.2010

hani türkün türkten başka dostu yoktu?

"Bir milyon İrlandalı’nın hayatını kaybettiği büyük açlık döneminde Türk halkının bize nasıl yardım ettiğini çok iyi hatırlıyoruz. Dönemin Osmanlı padişahı içi gıda dolu üç gemisini Drogheda'daki kuzey limanlarımıza ulaştırmıştı.

İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı ve bunun sonucunda sizin bayrağınızdaki semboller, bu güzel yıldız ve hilali bölgenin sembolü haline getirdiler. Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz. Önümüzdeki cumartesi günü eğer Drogheda'yı ziyaret edecek olursanız yıldız ve hilalli formalı takıma bakarak, Türk Milli Takımı’nın sahada futbol oynadığını düşünebilirsiniz."

İrlanda Cumhurbaşkanı Mary McAleese, 'Lonely Planet' internet sitesinde dünyanın en iyi dost ülkeleri arasında Türkiye ve İrlanda'nın ilk 10 içinde yer aldığını vurguladı."

İlk örnek iyi hoş da diğer ikisi azıcık zorlama olmamış mı yahu?

23.03.2010

karoshi

Japonca "aşırı çalışmadan kaynaklanan ölüm" anlamına geliyormuş bu kelime. Japon hükumeti, fazla mesaiyi teşvik etmeyecek ve çalışanların yılda ortalama 8,5 gün yerine kendi hakları olan 18 gün dinlenmesini tavsiye edecekmiş. Hep 2. Dünya Savaşı sonrası kalkınma atağının sonuçları bunlar.

Benim bu çalışkan arkadaşlara tek sorum var: "manyak mısınız arkadaşım siz?"

22.03.2010

pazara da bahar gelse (previously on tapas)


Ekmeklere zeytinyağı sürsek, biraz da sarımsak. En güzelinden domates, reyhan, peynir falan eklesek. Ne güzel olurdu...

Fotoğrafın suçlusu Mösyö Kurt. Neyin ne olduğu belli olmamış. Biz karides diye gittik garson hanım bu dörtlüyü önerdi; biz de yedik...

21.03.2010

öncüler geldi

Dün tepeden bakınırken giden gemilerin ardından huzurlu sakin duydum birden sesini; ebabiller ve kırlangıçlar hoşgeldi şehr-i İstanbul'a...

Simurg'un attığı keleğe rağmen Mephisto'da buldum kitabı, oturup bir an önce okumam lazım. Zaten Corto Maltese Bir Tuz Denizi Şarkısı'nı bulduğum için orada on gün önce umutluydum ama bu aşamada büyük desteğini gördüğüm kişi, kurum ve kuruluşlara birer teneke ayçiçeği yağı hediye etmeyi düşünüyorum.

Genç işi barlar için yaşlı olduğumdan bu sabah böyle tırt bir yazı çıktı anca. Yazar burada çilek sezonunun açılışına seslendi.

19.03.2010

damsız almıyoruz gençler

Bu lafı yıllardır duymmaıştım; ha gerçi yaş epey bir gençlikten çıktığından sadece ilk iki kelimesini duydum ama olsun. Ve bu 3 günlük iğrenç Ankara seyahatinde başıma gelen tek kötü şey de değildi. Saralım o zaman geriye:

Gidişte benim için manevi değeri çok fazla olan ve piyasada kolay bulunmayan bir kitabı uçakta unuttum. Ne büyük bir salaklık! Kayıp eşyaya da bırakılmadığını öğrendim; kim bilir nerede şu anda o kitap. Ankara Dost'ta bulamadım; sonra sağolsun benden daha üstün akıllı birisi Simurg'u hatırlattı. Yarın alt üst edeceğim İstiklal'deki kitapçıları bulursam hemen okuyup yazacağım buraya da, bulamazsam bir ömür boyu sürecek vicdan azabım olacak. Ne aptal bir adamım...

Dediğim gibi tükettik biraların yanında patatesi, iyiydi hoştu da iğrenç Tunalı kaldırımlarında ayakkabıyı taktık. Yarın onu da tamir ettirmem lazım. Bu arada Mösyö Kurt, göndersene la fotoğrafı da koyayım.

Ankara'nın en klas otelinde banyonun dizaynı hiç sıkılmdan saatler geçirmemi sağladı. Oyun iki aşamadan oluşuyor: ilkinde içeri girdikten sonra kapıyı kapatmanız sonra da açıp çıkmanız gerekiyor; fiziken imkansız olsa da püf noktasını çözünce kolay oluyor. İkinci aşama ise klozetteki suyun klozet kapağı açıkken açılmasını sağlamak ki Fatih Ürekvari yılan dansı bilek hareketlerini yapamadığımdan bu aşamayı geçemedim; başka çözümü varsa bilemiyorum.

Otelde yayılırken müzik kanallarından birinde Moğollar'ın Geri Sar diye bir şarkısına denk geldim. 90larda müzik kanalları falan ilk çıktığında tırt klipler olurdu, bu şarkıya da öyle bir klip çekmişler. Bir kere şarkıyı Cahit Berkay değil Duman Avcıları zamazingosunda şarkı söyleyen abiye benzer birisi söylüyordu. Sözler bol ajitasyona yönelik 68 kuşağı, Deniz falan diyor ama pek de anlayamadım. Elinde lambayla koşan çocuk, film şeridinden oluşan sol anahtarı, aynı garip hareketi yapan eski tiyatrocular, Hababam Sınıfı falan o yıllarda dahi çok kitsch geliyordu.

Ertesi sabah sağolsunlar bizi tabakhaneye yetiştirir gibi kırbaçlarlarken dişimi kırdım; şu psikolojik direnci kırıp o koltuğa oturmam lazım en yakın sürede.

Ertesi akşam Tavukçu'daydık. Oraya bir kere daha gidip sonra hakkında bir şeyler yazmak lazım. Çıkışta Sakarya'da 1-2 bira içip dağılalım dedik ama üç Ankarabilmez olarak dışarıdan makul ve sakin bir yere girmek istedik ama damsız olduğumuzdan alınmadık mekana a dostlar. Halkbuki 30unu devirmiş, saçı döküp göbeği salmış, işten çıktığı her halinden belli üç doktorduk. Demekki sen istediğin kadar uzman ol, müdür ol damsız bira içemiyorsun Ankara barlarında. Kısmet...

Neyse döndüm İstanbul'a. Hani Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönmesiymiş ya ben de düştüm trafiğin ortasına. Bir de şirketten aradılar sinirlerim iyice zıpladı. Sokmuşum İstanbuluna da Ankarasına da...

16.03.2010

aziz patrik

Biz Türkler severiz İrlandalıları. Ben de doğal olarak müziği olsun doğası olsun tarihi olsun bol bol ilgi duydum. Bu adalı arkadaşların da en önemli günü olan Aziz Patrick günü yarın malumunuz. Her 17 Mart'ta yeşil giyip bir parça, akşamına da siyah bira-patates-et üçlüsü tüketmeye çalışmak lazım. Ben de yeşil kravatımı takıp ofisten tüymek için katılacağım abuk toplantı için Ankara'ya gidip en yakın dostumla siyah bira-patates-et üçlüsü tüketeyim bari. Cuma akşamına kadar yokum...

İrlandalılar gibi Avrupa'nın köşesinde kalmış Portekizliler var bir de sevdiğimiz; onların en önemli günü ne acaba?

rachel


7 yıl olmuş bugün; yaşasaydı 30unu devirecekti bir ay sonra. Tüm konforunu, ailesini bırakıp Filistin'e gelip bir buldozerin altında kalmasının üzerinden 7 yıl geçmiş. Bu sürede ne katili bulunmuş, ne özür dilenmiş, ne o topraklara barış gelmiş. 0 23'ünde adaletsizliğe direnirken ben konforlu hayatıma devam ediyorum. Düşündükçe bazı şeyleri boğazıma bir şeyler oturuyor, zaten bir halt da yazamıyorum...

14.03.2010

çünkü insan yalnızken katettiği yollardan ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir

1952 yılının ocak ayında iki Arjantinli dost -23 yaşındaki tıp öğrencisi Ernesto Guevara de la Serna ile 29 yaşındaki biyokimyacı Alberto Granado- Buenos Aires'ten 1939 model La Poderosa ile yola çıkarlar. Şili'den itibaren gördükleri onlarda büyük bir değişikliğe yol açar. Yıllar sonra bBarda uyuklayan yaşlı biri olmamak için yola çıkan Ernesto, gerçekten de başka biri olarak döner Buenos Aires'e.

Böyle bir yolculuğa kiminle çıkabilir insan? Kim kıçını kollar senin ve sen kimin kıçını kollarsın karşılıksız? Kimden ayrılırken gözlerin dolar, boğazın düğümlenir? Peki kime ne yazarsın gittiğin yerlerden? Sen 15 doları kime verirsin? Ve ne yaparsın herkese 15 dolar veremeyeceğini fark edince?

tohumlar fidana

Dün güzel İstanbul havasının tadını çıkartınca bugün sıra geldi tohum ekme işini aksatmamaya. İki çeşit reyhan ve bir de ateşçiçeği aldım, sonuçları göreceğiz. Şaşırtmak gerekiyormuş keretaları ama kim şaşıracak orası muamma.

Bu arada biraz önce "Tales of Ba Sing Se" vardı CNBC-E'de Momo'nun Appa'nın ayak izinde uyuması ve Iroh bölümü içimi burktu kim bilir kaçıncıya... Bir ara Top5 dizi listemi yazmam lazım.

12.03.2010

aradığınız anıya şu anda ulaşılamıyor


İlk top tepmelerimi Bakırköy Akıl Hastanesi'nin bahçesindeki çam ağaçları altında yapmışım. Annem haftasonları temizlik yapmak için bizi evden kovunca soluğu orada alırmışız. Sonra da jetonlu telefonla arayıp izin çıkarsa dönermişiz; düz tabanlığım da o günlerden miras mesela. Bloga koymuştum ağaçların altında bir fotoğrafımı; otuz yıllık tarihimin en beğendiğim fotoğrafıdır. Bugün işim düştü o tarafa, beklerken bakındım biraz hiç bir anı çağrışmadı. İleriye yürümek istemedim, önünde sarı bir kediyle çekilmiş fotoğrafım olan havuzu ve Düşünen Adam Heykeli'ni göresim gelmedi. Belki salı gününe...

11.03.2010

no hablo espanol


İngilizce'yi kafama vura vura öğrettiler, benim esas aşkım Fransızca olmuştu. Ne 4 sene haftada 2 saat görülen dersler ne de 2 kur Institut Français aramızı yapamadı; hala Fransızca duysam kulak kesilirim. Konuşan az biraz güzel hatunsa hele nefesim bile kesilir.

Benim bildiğim dilden başka dil bilenleri de kıskandım hep. Frankofon bir arkadaşım önümde Katalan gazetesini açıp okuyunca ya da İtalyanca'yı kısa sürede sökünce daha da arttı kıskançlığım ama bir teşebbüste bulunmadım. Başka bir dil de ilgimi çekmedi başta ama yavaş yavaş Yunanca veya Portekizce mi öğrensem diye uzaktan uzaktan hayaller kurmaya başladım; hepsi kısa süreli oldu ama. İspanyolca pek ilgimi çekmemişti yakın zamana kadar. Önce Los Lunes al Sol'u izlediğimde hoşuma gitmeye başladı, sonra filmler Latin Amerika belgeselleri derken iyice merak etmeye başladım. Bugün de İspanyolların düzenlediği bir toplantıdaydım. Bıcır bıcır bir hatun İspanyolca sunum yaparken ben de 13. Savaşçı'da Antonio Banderas'ın yaptığı gibi dinleyerek dili çözme çabalarına girmiştim ki güzel Diana'nın kulaklık getirmesiyle çabalarım boşa gitti. Acaba bir kursa falan mı gitsem, Ekvator'da ucuz diyorlar hem?

Ha bir de adamların ters ünlem ve soru işaretlerinin hastasıyım. Hem baktım da yaklaşık 8000 kişi varmış ülkede bu dili konuşan...

10.03.2010

tablet mendil


Bugün İsparta ellerinde karşılaştım Çinlilerin son marifetiyle. Suya atıyorsun tableti oluyor sana ıslak mendil. Yemek sonrası el yıkamak için sofraya getirilen sudan nefret ederdim, bu eser de üstüne cila oldu. Bu arada İsparta'nın göbeğindeki otoparkın girişinde İngiliz trafik kuralları geçerli, sağınıza solunuza dikkat edin.

9.03.2010

kocakarı soğukları


Tohum aldım. Stop. Ekmeye üşendim. Stop. Havalar çok soğuk. Stop. İşler çok yoğun olduğundan kısa kısa yazıyorum. Stop. Fotoğraf da ne zamandır bekliyordu. Stop. Red Kit'e selam. Stop.

7.03.2010

che



Tarihi bir kişilik hakkında film yapmak çok zor. Bir yanda idolleştirenleri bir yanda nefret edenleri olan bir beğeni skalası oluyor sahnelenen figürle ilgili. Bir de tarihi gerçekleri ekle buna...

Ernesto "Che" Guevara da son 50 yılın en önde gelen figürlerinden şüphesiz. Adeta ikon oldu kabul edelim. Bu sebeple Steven Soderbergh'in yaptığı iş çok zor. Hele bir de 4 saati aşkın süresi olan iki film yapınca. İlk film Küba Devrimi ile ilgili. Che'nin Fidelle tanışmasıyla başlıyor, Küba'ya çıkmaları, astım krizleri, Fidelle çatışmalar, hareketin büyümesi derken araya atılmış Birleşmiş Milletler sahneleri ve röportajlarla sonlanıyor. Benicio del Toro harika oynamış, Demian Bichir biraz karikatürize kalmış sanki. Bir kere çatışma sahneleri çok güzel, abuk görsel efektler yok. Yapış yapış bir melodram, idolleştirme, zafer kazanmışken arkadan giren yaylılar, Che'den kallavi laflar falan da yok; ha film İspanyolca olduğundan aksanlı İngilizce de yok. Bunların hepsi olumlu şeyler. Ama devrimin altyapısı, Che'nin politik altyapısı ve iç dünyası da pek yok filmde; sadece yaptığı bir röportaj ve Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşma ışık tutmaya çalışıyor bize. Daha çok bir belgesel havasında. Devrim olunca da bitiyor film. Sonra başa dönüyor ve Che'nin Fidel'e "devrimden sonra beni bırak bu ateşi Latin Amerika'ya yayayım" dediğini görüyoruz. Dolayısıyla ikinci film başlıyor.

Fidel'in Che'nin veda mektubunu okumasıyla başlıyor ikinci bölüm. Herşeyi bırakıp, kılık değiştirip Latin Amerika'nın merkezi Bolivya'ya gidiyor, gerilla hareketini organize etmeye çalışıyor. Ama olmuyor malumunuz. Halk desteği ve politik destek neredeyse olmayınca kaçarak geçen bir yıllık süreci izliyoruz. Teker teker silah arkadaşlarını kaybeden Che bu filmde daha pasif sanki, biraz da umutsuz her ne kadar son çatışma öncesi "biz daha kötülerini görmüştük" dese de. Nitekim beklenen son geliyor ve yakalanan Che infaz ediliyor. Bu noktada da Soderbergh herkesin bildiği fotoğrafları falan kullanmadan anlatıyor süreci. Sonra da Mercedes Sosa'dan Balderrama başlıyor...

Not: İlk film Bir Devrimcinin Yaşam Öyküsü ikinci film Bolivya Günlüğü temel alınarak çekilmiş. Zaten Che'yi tanımak isteyenleri bu filmden önce kendi yazdığı kitaplara yönlendirmek mantıklı değil mi?

6.03.2010

haritalara bakmaktan geliyorum dedi


Küçükken açardım atlasları saatlerce bakardım; ondandır başkentleri ve bayrakları bu kadar saplantılı şekilde bilmem. Eh az fırça da yemedim yıprattığım için sayfaları zaten. Halen saatler geçirebiliyorum haritaları incelerken. Hayali güzergahlar, planlar, kaçış rotaları... National Geographic'in verdiği o güzel Dünya Haritası'nı asacak bir duvar arıyorum bir yandan da. Ve yetmiyor haritalar bir noktadan sonra. Daha büyük olsun istiyorsun, daha ayrıntılı. Sonra da gidip görmen gerekiyor zaten...

tükürürüm böyle sanatın içine


Bu gece "Alis Mantarı Yedi Abuk Subuk Hayaller Gördü" isimli filmi izleyelim dedik kardeşimle. Fakat o da ne? İstanbul'da dublajsız oynatan salon bulmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Neymiş dublaja çok para harcamışlar da bıkbıkmış da laklakmış... İzlemem o zaman arkadaşım. Ben Shrek'i izlemek için Şişli'den Altunizade'ye üç vesaitle gitmiş adamım torrentten indiririm bu genç kızın tavşan kovalama hikayesini daha iyi. Sonra hiç bana "vay efendim sinema öldü de yok Alkazar da kapandı"yla falan gelmeyin çok pis ısırırım.

Bu akşam sinemaya gitmedik ama kardeşim bana ilk maaşıyla yemek ısmarladı. Yalnız anlamadığım makarnayı da kahveyi de kendisi yapıp servis etti. Bu nasıl birşey ki şimdi?

Son not: başlığa esin kaynağı olan sayın başkanım. Yakında süper bir projeyle geliyorum. Saygılar...

4.03.2010

ada lazım mıydı?


Almanya Başbakanı Angela Merkel'in önde gelen iki siyasi müttefiki, Yunanistan'ın borçlarından kurtulması için Ege'deki adalarından bazısını satmasını öneriyor. Ege denizinin mavi sularında Yunanistan'ın irili ufaklı 6 bin dolayında adası var ve bunlardan sadece 227'sinde yerleşim var. Emlakçılar, Yunan adalarının ülkenin en değerli varlıklarından biri olduğunda hemfikir. Yunan adalarını pazarlayan bir siteye göre, 2 milyon dolar gibi gayet mütevazı bir fiyata ada satın almak mümkün.

Yıllar önce Mavriya Adası 10 milyon dolara satışa çıkartılmıştı; mümkün olsa da alsak bir ada yahu. Tatilde yerimiz de belli olur. İsteyen mangala verir kendini isteyen çıplaklar kampını taşır adasına.

3.03.2010

father issues


Ebeveynlerin doğumdan itibaren yaptıkları/yapmadıkları tüm hayatımızı etkiliyor; sonra otuzuna geldiğinde otur psikolog/psikiyatrist koltuklarına çözmeye çalış. Nereden çıktı bu şimdi? Bir süredir bir haber dolaşıyor Hamas'ın kurucu üyelerinden Şeyh Hasan'ın oğlu Musab Hasan Yusuf 10 yılı aşkın süre İsrail adına casusluk yaptığını açıklamasına dair. Adam kitabında 1996'da tutuklanıp salıverildikten sonra İsrail istihbarat servislerine bilgi sağlamaya başladığını anlatmış. Heyecanlı değil mi?

Filistinli radikal bir örgütün önde gelen üyesinin oğlu babasının düşman bellediği bir ülke adına köstebeklik yapıyor. Onu da geçtim hristiyan olup Kaliforniya'ya yerleşiyor. Musab Hasan Yusuf'ta sağlam "father issue" varmış da asıl ben onun oğlunun yaşayacaklarını düşündüm de kendimi şanslı hissettim.

1.03.2010

mart kapıdan baktırır


İlkokulda öğretirlerdi ilkbahar ayları mart-nisan-mayıs diye. Sonra da bir atasözünden dem vururlardı: mart kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır. Ben mart ayında lapa lapa kar yağdığını gördüm İstanbul'a yalan olmasın.

6 Mart'ta 3. cemre düşüyor toprağa; ben Ece Ajandası'nın yalancısıyım. Hemen ardından 11 Mart'ta Kocakarı Soğukları var. Sonrasında da ay boyunca 5 fırtınanın tarihi düşülmüş. 21 Mart'ta da günler eşitlenir, bahar gelir... Yaşasın...

28.02.2010

looking for eric

Ken Loach'un ilk seyrettiğim filmi Ülke ve Özgürlük olmuştu. Daha lisedeyim, televizyondan yarım yamalak izlemiştim. İspanya İç Savaşı'nda yaşanan Cumhuriyetçiler arasındaki çekişmeye anlam veremeyip filmi çok beğenmiştim; yıllar sonra tekrar izledim, daha önce de dediğim gibi ilk 5 filmimden. Filmden bazı sahneleri tekrar tekrar izlerim: cenaze töreninde söylenen İspanyolca Entarnasyonel, Barcelona sokaklarında Anarşistlerle Stalinistler arasındaki çatışmada iki Liverpoollunun karşılıklı atışmaları, ele geçirilen köyde köylülerin gelecekleri hakkında yaptığı tartışma... Sonra sinemada Carla'nın Şarkısı'nı izledim; üniversitedeydim artık. Bir kıza aşık olup Sandinistlere katılmak çok cazip geldi ne yalan söyleyeyim. Üniversitede bir final döneminde televizyonda Riff Raff'e denk gelip ders çalışmayı boşverip filmin sonunda yangından kaçışan fareleri gördükten sonra şaşkın bir şekilde kaldığımı hatırlarım. My Name is Joe'da dibe vurmuş insanların futbol çevresinde birleşip çabalamasını buruklukla izledim. 11 Eylül filminde Sean Penn ile birlikte en dikkat çekici filmi yapmıştı Şili'nin 11 Eylül'ünü naif bir şekilde anlatarak. Tickets'ı festivalde izlemiş, Celtic ve Roma taraftarına gönderdiği selamdan keyif almıştım. The Wind That Shakes the Barley'de kardeş kavgası gene boğazıma oturdu...

Looking for Eric'te yine İngiliz orta sınıfından bir kahramanın kötü giden hayatına, yürüyemeyen ilişkilerine ve aile yaşamına tanıklık ediyoruz. Sosyalist Loach gene hayata karşı sınıf bilinciyle mücadele etmemizi söylüyor. Takım olmak önemlidir dedirtiyor Eric Cantona'nın ağzından. Mutlu sonla bitiyor film ama daha önce eleştirdiğim filmlerdeki gibi yapay bir mutlu son değil. Evet sürreel ama sonuçta postacı Eric ile Kral Eric'in birlikte mektup dağıttığı, odada otu çekip dans ettiği bir filmden bahsediyoruz.

Son olarak da Cantona'nın her ne kadar "en iyi hareketi" olduğunu söylemese de benim en beğendiğim golünü koyayım da millet ayaklı karizma görsün. Ve evet hayat fena halde futbola benzer...



27.02.2010

ahtapot ızgara sahibine kavuştu


Kıbrıs'a gitmeden sorduğum soruya cevap veren düddürella hanıma ahtapot ızgarası geceyi takip edenlerin de resmettiği üzere törenle ısmarlandı. Şimdi bu önemli geceden akılda kalan sorular:

* Mekanın sahibi neden konuklarının her masada değişik oturma kombinasyonları gerçekleştirmesi konusunda ısrarcı oldu? Bahsi geçen kişi bir obsesif mi?

* Ödülün sahibesi teşekkür konuşması yaptı mı? Sivri diliyle kimleri yerin dibine soktu?

* Konuk listesinde bulunan yılların ayıramadığı ikilinin aldıkları ani bir kararla ayrıldıkları doğru mu? Kimdi giden? Kimdi kalan? Aslında giden değil kalan mıdır terk eden?

* Hangi konuk Barcelona seyahati öncesi "abi turla gidip panaromik şehir turu yapmazsak nasıl görmüş olacağız Barcelona'yı" dedi?

* Konuklardan "senin iç dalgalanmalarını niye okuyayım" diye serzenişte bulunanı, bir soru benden gelsin: sen hiç zopa yedin mi?

* Motorsikletiyle kartal kovaladığını anlatan davetli önceki yaşamında Don Kişot muydu?

* Mey Trakya Serisi'ni piyasaya sunduğunda ne kadar tehlikeli bir iş yaptığının farkında mıydı?

* Finalist Esin Hanım geceye "ben makine mühendisiyim ahtapot sevmem" diye mesaj gönderdi mi?

* Son dönemde piyasalarda gizliden gizliye tartışılan Genç Gezginler Seyahat Bursu'nun arkasında Açık Toplum Enstitüsü ve Soros mu var? İnterraile gideceğim diye sevinen gençler Amsterdam bağlantısını sağlayacak olan kuryeler mi aslında? Pansiyon sahibesi "işte o kadın" manşetlerini görünce ne yaptı?

Hepsinin cevabı azzzz sonraaaaaaaaaa!!!!

26.02.2010

yabancıların bastığı bir ocakbaşı

Pala İstanbul'un ilk ocakbaşılarından birisi. Benim de ilk göz ağrım. İstiklal Caddesi'ndeki bir sürü ocakbaşına inat yıllardır giderim; bir senedir gitmiyordum bu akşam teftişe gittik maç münasebetiyle. Mekanı ecnebiler basmış; bizden başka 4 masa daha vardı ve hepsinde de İngilizce konuşuluyordu değişik aksanlarla.

Yıllar içinde çok tadilat geçirdi mekan; askere gidiş yemeğimi orada yapamadık mesela tadilat nedeniyle. Gördüm ki bu sefer de tabaklar çiçeklenmiş, Pala'ya logo falan yapılmış. Zaten yıllar önce de masa atılmıştı dışarıya.

Giderseniz külbastı yiyip şalgam için rakının yanına.

25.02.2010

madredeus


Lisedeydim Madredeus'u radyoda ilk kez duyduğumda. O Pastor diye bir şarkıyı, bilmediğim bir dilde, inanılmaz güzel bir ses söylüyordu; fonda da akordiyon ve çello. O zamanlar internet falan yok tabi, önce kim olduğunu öğrenip sonra soluğu Sönmez Pasajı'nın alt katındaki kasetçide aldım. Eldeki albümün adı: Ainda. O Pastor yoktu o albümde ama Madredeus hakkında epey bilgi vardı. Albüm zaten Wim Wenders'ın Lisbon Story filminin de müziğiymiş. Grup Portekizli. Vokalistin adı Teresa Salgueiro. Epey dinledim o albümü, sonra da bir Polonya televizyonunda klibini gördüm. Teresa cismen de sesi kadar güzelmiş!

Sonra internet olunca elde, bilgiye ulaşmak da kolaylaştı. O esnada öğrendim ki Madredeus'un yaptığı müzik modern fadoymuş. İşin piri Amalia Rodrigues'in müridi oldum da konumuz o değil şimdi. 2005'te geldiler ama ben nedense gitmedim; zaten Teresa da bırakmış grubu. Neyse yine sardım Madredeus'a siz de tanışın istedim.

Grubun adı Madredeuş olarak okunuyor; O Pastor'un ne menem birşey olduğuna da aşağıda tanık olabilirsiniz:


24.02.2010

camların ardında


Bundan bir ay önceydi. Eski masa komşum evsahibine artistlik yapıp taşınmaya karar verince akvaryumuna önceden göz koymuş bendenizin gözleri ışıldadı; nitekim o gece zebellah gibi akvaryumu eskisinin yerine yerleştirmiştim-eskisini masanın üzerine aldım canım. Böyle içi bol otlu, onlarca karides var. Atınca yemi bir hareketlilik oluyor otur izle. Neyse artık evin içinde bol bol su sesi ve izlence var.

Ofiste ise ben bir akvaryumun içindeyim. Arkam cam: dönüp dönüp MSA'yı izliyorum hayaller kurarak. Karşım cam: koridordan gelip geçeni, kata girenleri görüyorum; hep bir gözetlenme halinde gibi hissediyorum. Hayır ofis fantezisi yapamıyorsam oda sahibi olmanın ne esprisi var? Yarın öbür gün böyle birşey yapmak istesem masanın üstünü haşin bir hareketle boşalttığımla kalırım.

Başlığı atarken aklıma geldi: Mask diye bir grup vardı hatırlayan var mı?

22.02.2010

hayal bu ya


Güzel ahşap bir masada güzel bir domuz jambonu yanına güzel bir şarap. Doyduktan sonra güneşin vurduğu koltuğa uzansam. Hayal bu ya açık pencereden güneş, deniz kokusuna karışmış bahar havası, martı ve çan sesleri giriyormuş da ben mayışıyormuşum. Fonda belli belirsiz kendi halinde takılan bir kedinin sesi varmış. Hayal bu ya uzaklardaymışım, hayal bu ya mutluymuşum...

21.02.2010

bir enginarla bahar gelmez


Dikkat edildiğinde iklimler bir döngü içinde. İstanbul'da yaşamaya başladığımdan beri şubat ayında mutlaka birkaç gün bahar havası olur. Serencebey'deki eski köşkün bahçesindeki salak ağaç da çiçeklenir, mart soğuğunu yiyince de feleğini şaşırır. Hah biz de o günlerdeyiz. Lodosun etkisiyle yalancı bir bahar bize de çiçek açtırmak üzere, fazla gaza gelmemek lazım. Benim canım enginar çekti, buzluktan çıkardım iç baklayla birlikte. Oldu mu tazesi gibi? Elbette hayır ama buna da şükür...

O ağaç duruyor mu acaba hala?

20.02.2010

1 hafta nasıl geçti?


* Tekirdağ Trakya serisi: İçin içirin. Malta'dan anasonlu likör gelmişti zamanında; rakının yemek sonrası da içilen hali demiştim. Hah işte aynısını yapmışlar, çok tehlikeli...
* İş hayatı mide bulandırıcı. Kendini mutlu eden işi bulamayacağından "self motivation" devreye giriyor. Motive edemezsen de yeni arayışlara başlamak gerekiyor. Kira, çoluk, çocuk gibi derdi olanları daha bir bağlıyor bu iş güç; istifa seçenekler arasında geriye gidiyor. O zaman sıradaki şarkımız iş hayatında düdüklenenlere gelsin: "nobody's hero"
* Adaları seviyorum. O miskinlik, gidecek yerlerin kısıtlı olması, yabancıların sevilmemesi yakın geliyor bana. Yarın öbür gün bir adada yaşamak isterim ne yalan söyleyeyim; tüm yollar denizlere çıkar böylece. Girne'de gezinirken başlayan ezan gördüğüm en miskin, en namaza çağırmayan ezandı. Din bile miskince yürütülüyorsa...
* Malum gitmeden bir soru sormuştum. Topu topu iki kişi kaale alıp cevapladı. Bu vesileyle Esin ve Düddürella hanımlara teşekkür eder, ödülün sahibini tebrik ederim. Haftaiçi götürelim şu ahtapotu değil mi?
* Dutyfreeden ancak 1 litre alkol alabiliyormuşuz artık. Neyse ki Kıbrıs'tan sağlam stok yaptım. Ha bir de Mariza'yı gördüm; o ne zarifliktir...

14.02.2010

yavru vatan'a gittim tükkan sizin

Yok tatil için falan değil bildiğin iş için. Geçen seneden farklı olacağına dair hiç umudum olmadan gidiyorum. Telefonlar kapalı, internet şüpheli...

Geçen sene bir de 14 Şubat değerlendirmesi yapmıştım. Bu seneye bakalım bir de: gene Şişli ama sabahın köründe havaalanı formaliteleri. Bu cephede yeni birşey yok. Galatasaray'da ise Skibbe'den Galatasaray'a, Antalya'dan Gökçekler sayesinde aktarmalı Madrid'e evrilen bir yol. Ha zaten Hasan Şaş da yok artık...

Size oyalanmanız için soru: aşağıdaki linkleri inceleyin. 5 benzerliği ilk yorumlara yazana ahtapot ızgara hediye.

http://www.youtube.com/watch?v=i6q9xpoOVro&feature=related

http://www.youtube.com/watch?v=TiC6Iwj1vxs

12.02.2010

photo by David Guttenfelder


İyi bir fotoğraf uzun uzun baktırır kendisine; çok şey anlatır/çağrıştırır. David Guttenfelder ismini ilk defa duydum; muhtemelen benim eşekliğim. AP adına çalışıyormuş, son 7 senede Afganistan'dan bol bol kare paylaşmış. Çok güzel örnekler var; birisi de yukarıda. Aklıma Full Metal Jacket geldi kareyi görünce.

11.02.2010

i wanna curb stomp you bitch


Şiddet derinlerde bir yerlerde duruyor. Kimimiz ilk tehditte ona sarılırken kimimiz Nirvana'ya vardığından olsa gerek üzerine beton dökmüş oluyor. Her şart altında çok içgüdüsel bir dürtü. Bir sürü filmde, kitapta durum irdelendi; ayrıntı isteyen de daha bilimsel yayınlara yönelebilir.

Benim etrafım da beni şiddete yönelten bir sürü insan evladıyla dolu. Birisini dövsem, ağzını burnunu kırsam, meşe odununu kafasına eklesem rahatlarım diye düşünüyorum. Ama Fight Club vari bir mastürbayon değil dediğim; Edward Norton'dan gideceksek Derek Vinyard'ın şekil A'da görülebilen kaldırım öptürme seansını tercih ederim.

Şimdi kimse bana "ay insan denilen varlık zevk için öldüren, zarar veren tek canlı" demeyin, size babunlar ve yunuslardan oluşan ordumla karşılık veririm.

Bunu yazarken içimdeki şiddet dürtüsü azaldı sanki. Ama elbet birileri ifrit edecek beni; neyse ben yemek yiyeyim...

10.02.2010

istanbul'da höşmerim vakti


Dün şabalak kardeşim yeni akvaryumdaki hayvan çeşitliliği vasıtasıyla ulaşmak ve çeşitliliği kutlamak için uğradı. Eve gitmeden önce pasaj içindeki dürümcüye uğramayı düşündük ama ikimizi doyuracak malzeme kalmamış olduğunu tahmin ederek yeni açılan Köfteci Ramiz'de aldık soluğu. Malum her taraf Ramiz oldu, köftesi çok matah değil ama menüdeki bir madde beni oraya bağlar arkadaş: höşmerim.

Bursa'dayken yerdim ben görünüşü garip tadı muhteşem tatlıyı. En son da 2006 senesinde falan eski iş arkadaşım Balıkesir'den getirtmişti kiloluk kapta da içim bayılana kadar yemiştim. Ramiz'deki de bol bol yenilecek kadar güzel. Şiddetle öneririm. Atın bir kaşık höşmerim ağzınıza, dilinizi damağınıza bastırıp ezin pütür pütür peynirleri. Yanına da çay...

P.S: sözlüğü takip edenler benim hangi isimle yazdığımı anlayabilir diye umuyorum. Bu "datlu" yazımızı da otisabi'nin geçen sene yazmış olduğu, benim de dün kardeşimle konuşurken hatırladığım bir entryle sonlandıralım:

"flört dönemi her türlü angaryaya en açık olduğumuz dönem. evlenme niyeti ve vaadi olmasa da, erkeğin kadına aile babası rolündekini başarısını, kadının erkeğe ev hanımı potansiyeli hakkında ilk intibaı vermeye kastığı stajerlik dönemi gibi bir şey. zaten sözlükte de aratın stajer (stajyer?) asistan angaryaları gibi örnekleri bulacaksınız. özetle bu örnekten de anlaşılacağı üzere en güzel angarya, karşılıksız iş ve emek olduğu kadar, karşılığı verilecek olsa bile mahiyetinin ne olacağı belirsiz bir takım umut ve hayaller sırası ve sayesinde de yaptırılan angaryadır.

hayatımda bu tip flört dönemlerinde en az iki kere ev taşıdım, nereden baksan 200-300 kilometre yol gittim, toplamda 20-30 saat hiç bir alakam olmayan yerlerde bekledim, bir düzine kadar hiç bir şekilde muhatap olmamam gereken adamla 'böyle' (elimle iç içe geçmiş kanca hareketi yapıyorum) oldum. ne oldu sonuç? sıfır.


yani o flörtlerden beklentim, flörtlerin sevgilimleşmesiydi, olmadı. koliyi taşıdığım, yatağı, şilteyi sırtlandığımla kaldım. terli terli 'ne önemi var canım?' derkenki sahte babacanlık ifadelerinden öte yüzüme bir ifade konduramadı bu işler. o kadar kolisini, kaya gibi sofasını, masasını taşıdığım bir kişiden de ne bir hayır duası aldım, ne başka bir şey.

bunu niye yazıyorum? şundan. bir kaç vakit evvel bir kızlan tanıştım. öyle 'maksatlı' tanışma da değil, normal tanıştım. kız sürekli beni arıyor, ne yapıyon, ne ediyon. dedim, 'vay yazış'. sonra bugün öğlen saatlerinde aradı, dedi ki 'otis ev taşınacak.'. yaaa. işte o an böyle bir sevindim anlatamam. iyi ki flörtleşmemişim. flörtleşeydim yine taşıyacaktım koli koli, bali bali, koli baliyi. ya çok yorgunum hastayım, bir yetiştirmem gereken iş var dedim, oturdum bu entry'i yazdım. şimdi buradan bana eşyasını taşıtmış olan diğer iki kıza sesleniyorum: sağa sola eşgalimi mi dağıttınız ulan? otis bıraktı artık o işleri. kendini zor taşıyor. yallah."

9.02.2010

ilk taşı günahsız olanınız atsın

Meşhur yedi ölümcül günahı işlememiş kişi olabilir mi? Bunların bazıları yaşamayı çekilir kılmıyor mu? Yalan niye ölümcül günah değil? Jean Seberg'i beğenmeyen birisinin benimle ne işi olabilir?

8.02.2010

haftasonu biterken

Cuma akşamından beri belki de yüz kere dinlemişimdir. Son bir kere ve artık yatayım...

7.02.2010

whatever works

Woody Allen'ın köyüne dönüş filmi. Yine kader/şans konusuna değinse de New Yorklu sarkastik, Yahudi, zeki, takıntılı, aptallardan nefret eden bir baş karakteri koymuş baş köşeye; ve rol için uygun bulduğu isim de Larry David. Ki biz kendisinin nasıl biri olduğunu efsanevi Seinfeld sürecinden gayet iyi bilmekteyiz, değil mi?
Filmdeki diyaloglar kesinlikle dahice, Rachel Wood'un oyunculuğu leziz. Onun dışında bir sitcom tadında aslında film; taşralı bir ailenin büyük şehre gelip kendilerini bulmalarını anlatıyor. Boris de tüm dahiliğiyle kendilerine gizliden gizliye yol gösteriyor.
Film güya mutlu sonla bitiyor ya aslında hepimiz biliyoruz o son sahnede yeni seneye mutlu girenlerin bir kısmının o kadar da mutlu olmayacağını o seneyi bitirirken. Hatta belki de hayatta olmayacağını...

5.02.2010

şol cennetin ırmakları

Son dönemde izlediğim en güzel şarkı-klip kombinasyonu. Charlotte Gainsbourg'un göz makyajı ise harika...

c'est fini


1984 yılında Sarıkamış'ta başlayan öğrenim hayatım 2010 yılı itibariyle İstanbul'da sona erdi. Dile kolay 21 yıl faal öğrenci olmuşum. Aralara giren dershane, dil ve ehliyet kursunu ha bir de boşta geçen bir seneyi de katmak lazım. Daha fazla öğrenci olasım yok ne yalan söyleyeyim...

3.02.2010

tontonton dardanel ton


Deniz mahsülleriyle ilişkim ortada. Az buçuk tıp bilgim de var. Fırsattan istifade bilgilerimi paylaşayım; Horatio efendi sen iyi oku, sözlü yapmayı planlıyorum seni gördüğümde.

Yıllardır konserve ton balığı denilen bir kavram var. Seveni var sevmeyeni var bunu. Benim bir hafta boyunca sırf konserve ton balığıyla beslenmişliğim var; uzun süre de yiyemedim sonrasında. Neyse diyeceğim şu: diyelim ki dediniz "hep dışarıdan besleniyorum, biraz da sağlıklı besleneyim gideyim ton balığı alayım sandviç falan yaparım". Yanlış yaptınız bir kere. Konserve balık sağlıklı olur muymuş hiç? Zaten yediklerinizin bir kısmı orkinoslarla birlikte ağa takılan yunuslar. Bir de ucuz olsun diye ayçiçek yağı koyuyorlar içine; zaten bir lokma omega3 alıyorsunuz onu da ayçiçek yağı sayesinde almadınız sayılır. Şimdi burada bir parantez açıp omega3/omega6 oranından falan bahsetmem gerekir ama bloga iş getirmiyorum prensiplerim gereği.

"Peki ne yapalım?" dediğinizi duyar gibiyim. Gidin sezonunda balık alın balıkçıdan, atın fırına hatta mümkünse ızgaraya. Palamutsa takoz kestirin pilakisini yapın ama gidip de şu dandik şeylere para vermeyin reca edeceğim. İlle konserve balık yemek isteyene Migros'un palamutunu önereceğim ama kaç yıldır bakmadım yapıyorlar mı hala bilmiyorum.

Afiyet olsun...

1.02.2010

hamsili pilav

Yazacak birşey gelmiyor aklıma. Gelen konularda da istediğim gibi yazamıyorum; halbuki millet neler döktürüyor. Neyse anne yapımı hamsili pilavı yedim uykum geldi. Ben de bir kere yaptım diyeceğim hamsili pilav fırça yiyeceğimden susuyorum.