29.12.2011

geçen seneye göre ne değişti?

Bir sene önce bu vakitler şunu yazmışım başka mecralara:

"...sabah uyandığımda hava soğuk ve kasvetliydi. yan odadan Türkçe pop şarkısı geliyor. Duş alıp traş oldum, takım elbisemi giydim ve 400 şirkettaşımla açık büfede omlet sırasına girdim; yakamızda rozetimiz. Halbuki Luang Prabang'da sabahın köründe nemli bir sıcağa uyanıp pirincin üzerine atılmış yumartamla yapabilirdim kahvaltıyı. Kısmet..."

Luang Prabang'a hala gidemedim. Bu sene daha mutlu muyum neyim omlet sırasında? Asimilasyonum mu tamamlandı?

"Seneye bu toplantıda olmam" dediğim her toplantıda oldum. Bu sefer "seneye bu toplantıda olurum" diyorum. Bakalım neler olacak?

22.12.2011

tiran prizren yolu

Yine sabahın köründe kalkıp otobüsün yolunu tuttuk. Külüstür otobüse ulaşır ulaşmaz ön koltuklara kurulduk. Dedim ya Arnavutlar pek misafirperver diye, yeğenini Kosova'ya geçiren bir teyze bize de el sallayıp iyi yolculuklar diledi. Otobüs mürettabatımız üç kişi: biri genç biri yaşlı şöför ekibi ve Avarel Dalton'a benzeyen muavin.

Yola çıktıktan sonra ilk vukuatımızın geleceği ekibe gelen ve bağrış-çağrış/fevri hareketlerle cevaplanan aramalardan belliydi. Nitekim 45 dakika sonra kenara çekip beklemeye başladık. Bir taksiyle gelen yaşlı çifti alıp yolumuza devam ettik. Tabii devam ederken otobüsün sağ ön kapısı kapanmadığı ve rüzgar nedeniyle sallandığından şöförümüz aracı durdurup iniyor ve tüm kuvvetiyle kapıyı dışarıdan itip yoluna devam ediyordu. İkinci vukuat da gecikmedi. Yol kenarına dizili meyve tezgahlarının yanında durduk, otobüse binen olmadı inenlerse bizim üç kişilik mürettebattı. Yolcuların bakışları arasında kuru incirlerini alıp otobüse bindiler, inciri yolculara dağıttılar.

Tiran'dan sınıra kadar yol yeni yapılmış ve güzel; malum Kosova Savaşı esnasında UÇK'ya malzemeler bu güzergahtan iletiliyordu. Sınıra gelince Kosova polisi pasaporta damgalarımızı vurdu-Sırbistan problem çıkartabildiği için isterseniz vurdurmayabilirsiniz. Kosova topraklarında mola verip sabah soğuğunda karşıdaki bz dağları izledik. Ülke çok fakir. Tito'nun bile Enver Hoca'ya vermeyi istediği üvey evlat. Yugoslav iç savaşının kıvılcımlarının çaktığı yer. Savaşın yerle bir ettiği, hala NATO askerlerinin varlığını sürdürdüğü, etnik gerginliğin devam ettiği topraklar.

Bunları düşünürken bir benzin istasyonuna giriyoruz ve Arnavut usulü tartışmaya tanık oluyoruz. Herkes otobüsten indiriliyor ve arkadan bir yerlerden gelen, ön camında kocaman bir çatlak olan otobüse transfer ediliyoruz. Bir bağrış ve kaos hakim.

Biraz sonra Prizren'e varıyoruz. İnternetten okuduğum ve gördüğüm kadarıyla şehir merkezinden geçiyoruz ve kalacağımız yer de orada. Fakat şöförden hiç işaret yok, durmazsak soluğu Priştine'de alacağız. "Prizren?" diyorum kafasını sallıyor. İneceğimizi işaret ediyorum duruyor. Bagajdan çantaları alıp aşağı doğru yürüyoruz...

16.12.2011

berat

Berat Tiran'ın güneyinde UNESCO Listesi'nde yer alan şirin bir kasaba. Eski evler korunmuş olduğu için insan kendini eski bir Osmanlı kasabasında yürüyormuş gibi hissediyor. Velakin biz feci bir yağmura yakalandığımızdan tadını çıkartamadık. Önce Etnografya Müzesi'nde oyalanıp sonra kaleye tırmandık. Esas hazine de kalede zaten: Onufri İkona Müzesi. 16. yüzyılın büyük ikona ustasının -ve onun öğrencilerinin de- paha biçilmez eserleri bir kiliseye doldurulmuş, eğer dikkat etmezseniz yanından geçip gideceğiniz şekilde bekliyor. Arnavutluk turizmle yeni yeni haşır neşir olduğundan ne yazık ki bu harika ikonalar ancak bir avuç meraklı tarafından görülebiliyor.

Bir başka hazine ise fazlasıyla kişisel. Dinmeyen yağmurdan bezip karnımızı doyurmak için iki teyzenin işlettiği küçük bir lokantaya sığındık. Leziz börekleri ve patlıcan yemeklerini götürdükten sonra müessesenin ikramı geldi: galaktoboureko! Rahmetli ananem yapardı bu tatlıyı, bu da demektir ki yaklaşık yirmi senedir yemiyormuşum.

Peki Tiran'dan nasıl gidilir Berat'a? Şehrin bir noktasından minibüsler (furgon) kalkıyor, taksiye binip sormak en mantıklısı çünkü habire yerleri değişiyormuş. 2,5 saatlik zor bir yolculuk. Kişi başı 500 lek (1 euro 150 lek). Biraz yolculuğun ayrıntılarından bahsetmem lazım: minibüsün şöförü (ki tip olarak gayet Kadıköy-Pendik hattından gelmiş bir Muhittin Abiydi) bizi alıp yan yana oturtma çabasına girdi. Bu amaçla da yolcularla kavga etmekten çekinmedi, ama genç bir yolcu inatçı çıkınca (bkz. Arnavut inadı) başarılı olamadı. Yolda da kavgalarına devam eden Muhittin Abi kendisini sollamaya çalışan bir cipi (tahmin edin markası neydi?) karşıdan gelen tırın altına atma girişiminde bulunmaktan çekinmedi. Buna karşılık bizim rahatımız için elinden geleni yaptı. Nitekim daha önce üç beş lek için kavga etmekten çekinmeyen Muhittin Abi inerken verdiğimiz parayı alırken pek mahzun baktı. Dönüş yolu da aynı abinin minibüsünde aynı kaosla geçti.

Dilini bilmediğiniz insanların kavgalarını izlemek, neler olup bittiğini anlamaya çalışmak ne keyiflidir; değil mi? Nitekim bir benzerini Tiran-Prizren yolunda yaşadık. Az sonra...

13.12.2011

ya corto yaşasaydı

Malum Corto Maltese'nin yeri apayrı bende. Topu topu 10 cildin ve bir romanın etkisi neredeyse binlerce sayfalık kitaplar kadar. Eh gün içinde Corto efendi yaşasaydı bugünlerde neler geçerdi başından diye düşünmem de gayet normal.

Muhtemelen 17 Aralık 2010 günü yine bir hazine peşine düşüp geldiği Tunus sokaklarında avare avare dolaşırken Muhammed Bouazizi'nin kendisini yaktığı haberi gelir kulağına. Bin Ali ülkeyi terk ederken de gene oralardadır. Sonra Tahrir Meydanı'ndan geçer yolu. Ve elbet denize açılıp kıyısından geçtiği bir ülkede maceralara atılır -ben diyeyim Yemen siz diyin Suriye. Eve dönüş yolunda da -ki yoktur öyle bir yer- Kaddafi'nin ölüm haberi gelir kulağına.

Velhasıl ay sonuna kadar imanımı gevretecek koşuşturmada nefes aldırıcı bir şey bunu düşünmek benim için. Şimdi işe dönme zamanı...

11.12.2011

tiran

Yıllarca izole yaşamış komünist küçük bir ülkenin yeni yeni dışarıya açılan başkenti Tiran. Şehrin ilgi çeken iki bölümü var: İskender Bey Meydanı ve Blloku.

Blloku komünist dönemde yöneticilerin evlerinin ve de hükümet binalarının olduğu kısım. Şimdi lüks arabaların, pahalı kafe ve lokantaların mekanı olmuş durumda. Aynı zamanda meşhur boyalı binaların çoğu da bu bölgede bulunuyor. Peki nedir bu boyalı binalar? 2000 yılında Tiran Belediye Başkanı olan Edi Rama bir sanatçıdır. Elde gri çirkin binalarla dolu bir şehir vardır. Güzel bianalar dikmeye de para olmayınca Edi abi çağırır ressam arkadaşlarını boyatır binaları rengarenk ve ortaya gayet enteresan bir görüntü çıkar. Blloku bölgesinde dikkat çeken başka bir bina ise Piramid. Enver Hoca'nın kızı tarafından yapılan ve Enver Hoca Müzesi olması planlanan bina rejimin çöküşüyle birlikte halkın yıllarca baskı altında kalmasına verdiği tepkiyle önce kongre merkezine sonra da Mumya(!) ismiyle gece kulübüne dönüşür. Şimdiyse etrafı otopark olarak kullanılan bir virane.Bağlantı
Eski Yugoslavya'da özellikle yaşlılar Tito'ya özlem duyarken Arnavutluk'ta Enver Hoca tamamen anısı silinmeye çalışılan bir figür. Nitekim kendisine dair tek bir ize bile rastlanmıyor. Bununla birlikte Arnavutlar için iki isim ön planda: ulusal kahraman İskender Bey ve Rahibe Teresa. Nitekim şehrin kerteriz noktası da fotoğrafta görülen heykelinin merkezinde olduğu İskender Bey Meydanı. Şu an toptan bir inşaat halinde ve etrafında İtalyan mimarisi binaları, Ethem Bey Cami, saat kulesi, opera binası ve antik dönemden 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar Arnavutluk tarihini anlatan Ulusal Tarih Müzesi var.

Peki kimdir bu İskender Bey? Prensken Osmanlı'ya rehin verilen, Gjergj Kastrioti olan ismi savaşçılığından ötürü İskender'e devşirilen ve sonra da Osmanlı'ya karşı gelip ölene kadar kök söktüren bir savaşçı. Osmanlı ancak onun ölümü sonrası Arnavutluk'u ele geçirirken Arnavutlar da Müslüman olmak kaydıyla özerkliklerini korur. Bundan dolayıdır ki Balkan ülkeleri arasında bağımsızlık mücadelesinin önderi Mektebi Sultani mezunu isimler olan tek ülke Arnavutluk'tur.

Rahibe Teresa ise Arnavutlar ve Makedonlar arasında çekişme nedeni. Her iki taraf da Teresa'nın kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. İşin özeti şu: Osmanlı hakimiyetindeki Üsküp'te doğan, Hindistan'da ölen, Gonca isimli Arnavut bir Katolik kendisi.

Arnavut yemekleri Türk yemeklerine benziyor. İtalyan etkisiyle bir kahve kültürü de yerleşmiş. Blloku'daki Era ve İskender Bey Meydanı'na yakın Oda Arnavut yemeklerini yemek ve rakı içmek için güzel iki mekan. Yemek isimleri de Türkçe'ye çok yakın. Ayrıca marketlerdeki sıradan ayranlar, yoğurtlar vs bizdekilerden kat kat güzel, o doğal tadını aşıyorsunuz daha kutuyu açınca. Pastanelerde de güzel çeşitler var.

Bir de tüyo: Arnavutluk'ta iki türlü teşekkür etme şekli var: Arnavutça "falaminderi" ve Osmanlı etkisiyle "eyvallah". İkinciyi kullanınca "Türk müsünüz?" sorusuyla karşılaşıyor ve zaten misafirperver olan halkın daha da sempatisini kazanıyorsunuz.

9.12.2011

sekiz dokuz cim morison ağa

Nasıl ki sahip olduğum ilk kasedi ilkokulun yılbaşı çekilişinden elde ettiysem (Michael Jackson-Bad) sahip olduğum ilk CD'yi de peder beyin yılbaşı hediyesi sayesinde elde ettim (The Doors-Soundtrack). Annem ilkinde kasedi dinleyip moonwalk yapmayı deneyip kafayı gözü yarmamdan korkmamıştı ama ikincisinde "dis is dı end" diyip keş olmamdan korkup babamı fırçalamıştı. Neyse ki annemi site yöneticisi yaptık da kardeşimle biraz nefes aldık son yıllarda...

Bu sene Paris'teykene "keş" iş arkadaşlarım kongreyi kırıp Jim Morrison'un mezarını görmeye gittiler. Eskiden olsa giderdim ama Albrecht Dürer sergisi gezip Fransız kızlarla kahve içmek daha cazip geldi. Entelleşiyorum muntazaman. Hem yine peder bey sağolsun görmüştüm hep o civarları zamanında.

Dün öğrendim ki Jim Morrison 8 Aralık doğumluymuş. Sonra aklıma bu hediye meselesi geldi. Bir baktım ki hediyeyi alanın da ölüm yıldönümü olmuş bugün; dört koca sene geçmiş, unutulmaya başlanmış sanki anılar. Budur yazının sebebi.

Akşama CD'yi dinleyip rakı mı içsem şerefine...

8.12.2011

sen ne güzel abimizdin-11

Hayal meyal hatırlıyorum Fransa maçında kaçırdığı penaltıyı. Adı gibi filozof, bir meslektaş, harika bir futbolcuydu...

2.12.2011

rejimle olan bitmek bilmez imtihan

Obezim. Kendimi bildim bileli göbek sahibiyim, üç yaşıma ait ses kayıtlarında babaım "göbeğini yerim oğlumun" diye sevmesi bunun bir kanıtı. Ortaokul ve lise yıllarında deliler gibi basket oynadığımdan gayet fit bir vücudum vardı gerçi ama ne zaman ki geldim İstanbul'a gayet hımbıl bir insana dönüştüm. Gerçi bir yaz tatilinde gaza gelip mahalledeki spor salonuna gitmişliğim var ama ne fayda... O günden kalan tek olumlu şey çaya kahveye şeker atmamam oldu.

Sonra 2005 yılında bir kafa geldi bana. Gittim şık bir spor salonuna üye oldum ve yaklaşık 1,5 yıl boyunca haftada 3 gün sporumu yaptım, yediğime içtiğime gayet dikkat ettim. Sonuç: Verilen 10 kilo. Hemen akabinde acemilikte yiyecek bir şey bulamamaktan ve uykusuzluktan üstüne verilen 5 kilo gayet güzel olmuştu. Sonra verdim kendimi yemeğe ve ofis hayatına, oldum bir duba.

Evet rahatsızım ben obezliğimden. İlk aşamayı tamamladığına göre (kabullenme) faalyete geçme zamanıdır. Bu konuda en sürdürülebilir beslenme şeklinin taş devri diyeti olduğuna inanıyorum. İnanıyorum da nasıl uygularım bilmiyorum. Çünkü karbonhidratı kesmek demek öğlen iş yerinde çıkan makarna, çorba ve pilavdan uzak durmak demek. Bu da aç kalmak demek. Hani desem ki sadece evde uygulayayım; ne yazık ki kış geldi. Kış gelince doğa ölür, bize vere vere kereviz, pırasa ve lahana verir. İnsan olan da yemez bunları, isterse taş devrinde mağarada yaşasın.

Geçen gün bizim hanım lahana pişirmeye karar verdi misal. Önce lahananın ebatlarını bir göz önüne getirin. Biz de bir arkadaşla ortak aldık lahanayı, Migros'ta böldürdük. Ertesi gün eve geldiğimde o yarım lahananın doğranarak çoğaldığını ve mutfağı ele geçirdiğini tecrübe ettik. O kadar çoğaldı ki pişirecek tencere bulunamadı (kendine not: yarın Eminönü'nden kazan alınacak). Pişerken tüm ev lahana koktu ve biz o akşamı lahmacun yiyerek tamamladık. Pişince kapuskaya dönüşen lahanaya pek el sürmedim her mantıklı insan gibi, birazını lahmacuna katık ettim çiğ çiğ.

Velhasıl kelam kışın ya sağlıksız beslenmeye mahkumum ya da kış uykusuna yatmaya. İkincisi mümkün olmadığına göre...

24.11.2011

kotor tiran yolu

Karadağ'ın herhangi bir şehrinden Tiran'a direkt ulaşım yok. Önce Arnavutluk sınırındaki Ülgün'e (Ulcinj), oradan İşkodra'ya ulaşmak gerekiyor. Bu hatta günde iki kere minibüs işliyor. Teorik olarak öğleden sonrakine yetişebilecektik fakat ne zaman kalkacakları tam saat olarak belli olmadığından kaçırma ihtimali hep mevcut. O zaman da ya sınırı taksicilerle geçmek ya da bu küçük şehirde bir gece geçirmek gerekiyor. İşkodra'ya ulaşınca da minibüsle ver elini Tiran. Kısacası Kotor-Tiran hattı hem yorucu hem yıpratıcı. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken aklıma Karadağ'dan günübirlik Tiran turu yapan turizm şirketleri geldi; bir şekilde atladık mı otobüse elbet ineriz Tiran'da.

Velhasıl Kotor'da cumartesi öğleden sonra ve pazar günü açık turizm şirketi bulmak imkansız. Şansımızı denediğimiz bir araba kiralama acentesindeki genç Budva'daki arkadaşının bu işi yaptığını söyledi ve telefonunu bize verdi. Biz de genç bir kız olan tur rehberiyle konuşup sabah Budva'da buluşmak üzere anlaştık. Vereceğimiz para da bu işi toplu taşımayla yapsak harcayacağımız miktara yakındı.

Önce sabah 5.30 minibüsünü son anda yakalayıp Budva'ya ulaştık, sonra da Ruslarla dolu tura katılmış olduk. Budva'dan çıkınca biraz sonra St Stevan'ın önünden geçtik, halen restore edilen ada-köy otel olarak müşteri ağırlayacak. Güneye gittikçe Arnavut nüfus arttı, köylerde minareler mezar taşlarında kavuklar görülmeye başladı. Ve nihayet Arnavutluk sınırlarındayız.

Arnavutluk'ta ilk gözüme çarpan Enver Hoca'nın paranoyası sonucu ülkenin her tarafına yapılmış olan beton koruganlar. Hruşçev ve Mao'yu bile revizyonist bulan ve ülkeyi dünyaya kapatan birisinden bahsediyoruz. İkinci gözüme çarpansa Mercedesler. 90ların başında çöken komünist düzen sonrası ülkeye çoğu çalıntı Mercedesler dolmuş. Ehliyetsiz, kuralsız ve trafik ışıksız bir kaos... Mercedes olmayanlar ise başka Alman arabaları. Ve de adım başı araba yıkama yerleri.

- Fakir bir Arnavut'u nasıl tanırsınız?
- Mercedesini kendisi yıkıyordur.

Bir süre sonra İşkodra'dayız. Binalar çirkin, insanlar Slavlar'dan farklı. Şehirde kısa bir turdan ve tepedeki kaleye uzaktan baktıktan sonra çirkin liman kenti Durres'e fırtınayla beraber giriyoruz. Yarım saatlik bir yoldan sonra nihayet Tiran'dayız...

23.11.2011

kotor


Her seyahatin bir hedefi vardır: Geçen sene Bagan bir önceki sene Angkor Wat... Yolculuğun gayesidir. Bu sene o gaye Kotordu. Geçen sene duydum Kotor'u. Ortaçağdaki halini koruyan, daha turist akınına uğramamış, bir fiyordun içinde gizli, dağların eteğinde, tepesinde bir kalesi olan bu Karadağ şehrini...

Karadağ Avrupa'nın görece yeni ülkelerinden; Sırbistan'dan ayrılalı daha dün gibi. Tarihsel olarak kendilerini Sırp yerine Bizanslı olarak tanımlamayı daha çok tercih ediyorlar. Yugoslavya döneminde ikinci planda kalmış cumhuriyetlerden. Ülke fakir, resmi para birimi Euro. Hem harika bir Adriyatik kıyısına hem de ormanlık dağlara sahipler. Daha çok duyuracak Karadağ adını ileride.

Şehrin 70lerde kalmış köhne otogarını inince gene oda kiralamak isteyenler sarıyor çevreyi. Bir teyze otogarla eski şehir arasında odası olduğunu-üç dakika yürüme mesafesi- istersek gelip görebileceğimizi söylüyor. Şehrin anayolunun kenarında, Tito dönemi apartmanının ikinci katına çıkıyoruz. Ev topu topu iki oda; yatak odalarını turizm sezonunda kiralayıp salon niyetine kullandıkları odada yaşayan yaşlı bir çiftin evindeyiz. Teyzenin kocası fanilasıyla oturmuş, bulmaca çözüyor; bizi görünce de gözlüklerinin üzerinden selam veriyor. Her şeye rağmen tertemiz ve balkonu çiçek dolu. Pazarlık yapmadan iki geceliğine tutuyoruz odayı. Böylece teyzenin bir günlüğüne otogara gitmesine de gerek kalmayacak.

Teyzenin yaptığı sert Türk kahvesini içip şehre doğru yola çıkıyoruz. Dubrovnik'in daha küçük, daha bakımsız ve daha az kalabalık hali burası. Ve daha ucuzu.

Şehrin içi yarım saatte dolaşılıyor. Kiliselerin çanları çaldığında -özellikle de pazar günü- ortalık mahşer yerine dönüyor. Kotor'un esas hikayesi bin küsür basamakla tırmanılan kalesi. Nitekim bir pazar sabahı güneş yükselmeden tırmandık biz de. Yavaş ve dikkatli, aşağıdaki manzaranın tadını çıkarta çıkarta... Şehirde bir çok yeme içme mekanı var doğal olarak. En beğendiklerim Stari Grad ve Bastion; elbette konumuz deniz mahsülleri. Eski şehrin biraz dışında taşlık bir halk plajı var, dağları seyrederek çarşaf gibi denizde yüzmek büyük bir keyif.

Evet Kotor'u gördüm, muradıma erdim. Şimdi zorlu bir yolculuk sonrası istikamet Tiran...

19.11.2011

ömer lütfi akad'ın ardından

Türk filmleri arasında en etkilendiklerimden....


14.11.2011

intibak süresi

Yeni bir eve taşındıktan sonra alışma süresi 6 ay diyorlar. Buna semte alışmak da dahilmiş. Taşınalı daha 3,5 ay oldu ve bizim intibakımız da devam ediyor. Bu eve taşınma süreci öyle alengirli oldu ki artık anlatasım bile gelmiyor. En nihayetinde bu haftasonu ev içe sinen bir dizayna kavuştu; yine de kolilerde kitaplar ve CDler sıralarını bekliyor.

Semte alışmak ayrı bir zorluk; ne olsa senden bağımsız. Şişli gibi istemediğimi bile bulabildiğim bir yerden sonra Arnavutköy gerçek manasıyla bir köy: örneğin dergi satan bir yer yok.

Sonuçta insanoğlu adapte oluyor değişikliklere. Hem evden çıkınca deniz kıyısı bir dakikalık yürüyüş mesafesinde be!

11.11.2011

dubrovnik kotor yolu

Belediye otobüsüyle otogara ulaşıp yine aynı uygulamayla otobüse bindik: Bagaj başı 1 Euro bayılıp çantaları aşağı bırakıp boş bulduğumuz yerlere sığıştık. Bu sefer otobüs daha da eski.

Dubrovnik'e tepeden bakıp güneye doğru biraz daha devam edince sınıra vardık. Hırvat polisi dört günlük gecikmeyle giriş damgamızı bastı sınırdan çıkmadan. Karadağ daha fakir bir ülke tahmin edileceği üzere. Herceg Novi'ye ulaştıktan sonra Kotor körfezine girdik: Yolun hemen yanında harika durgun bir deniz, yanıbaşımızdan yükselen gri, çorak dağlar, denizin üzerinde hafif bir pus... Burası şüphesiz ki çok farklı bir yer gördüklerimden. Kotor'a ulaşınca bu his daha da pekişti.

10.11.2011

dubrovnik


Otogarda oda kiralayan bir sürü insan turistlere en azından ellerindeki fotoğrafları ve haritaları göstererek ikna etmeye çalışıyor. Balkanların en pahalı ülkesi Hırvatistan, Hırvatistan'ın da en pahalı şehri Dubrovnik. Ülkenin para birimi Kuna. Bir Euronun ederi 7,2 Kuna idi.

Bir abi Lapad tarafında odası olduğunu, istersek gösterebileceğini söylüyor. Minibüsüne atlayıp tepelere tırmanıyoruz. Yer çok sapa, eski şehir tarafında kalmak daha mantıklı geliyor; sırtımızda çantalar merdivenlerden Lapad'ın merkezine iniyoruz. Evlerin ve otellerin bulunduğu yeşillik bir bölge burası. Marmaris'i hatırlatıyor sanki. Bir otobüsle eski şehre varıyoruz. Hatunun aklına kısa süre önce Dubrovnik'te tatil yapan ve kaldığı yerden memnun olan arkadaşı geliyor. Ve evet; şehre yürüyerek üç dakika uzakta, kale manzaralı, eski bir binanın en üst katındayız.

Dubrovnik'i Dubrovnik yapan Stari Grad, yani ortaçağda donup kalmış surlarla çevrili eski şehir. Pile Kapısı'ndan girince sizi Onofrio Çeşmesi karşılıyor. El kadar yerde manastır ve müzeler var ama pek parlak olmadığını duyduğumuzdan itibar etmedik. Sokaklarda aylak aylak dolaştık, Slavların heryerde çiçek yetiştirme çabasına imrendik, akşamüstü de iki kilometre uzunluğundaki surlara çıkıp şehri tepeden turladık. Eylül ortası olmasına rağmen şehir kalabalıktı; temmuz ve ağustosu düşünemiyorum.

Oralara kadar gitmişken Adriyatik'in de tadını çıkarttık elbette. Siftahı Edie abinin çıkmaz sokaklar, demir kapılar, tarihi duvarlar aşarak bize gösterdiği; kısa saçlı, yaşlı ve iri teyzelerin piknik yaptığı kalenin hemen dibinden yaptık. Şehirden tekneyle on beş dakikada ulaşılan ve üzerinde bina olmayan yeşil ada Lokrum'un kayalıklarında devam edip Lapad halk plajında bitirdik.

Yemek deniz mahsülü ağırlıklı. Fiyatlar yüksek olsa da porsiyonlar büyük, dolayısıyla buradaki küçük porsiyonlar sonrası kendimizi kalamara, midyeye, istiridyeye, risottoya verdik doyasıya. Hemen iki yer önereyim: Meydandaki Kamenice ve limandaki Lokanda Peskarija. Ayrıca "pekara"larda harika unlu mamüller bulunuyor. Şehirdeki dondurmaların da güzel olduğunu unutmamak lazım.

Şehirde bol bol Türk turiste, Türkçe menüye rastlamaya da hazır olun.

Yıllar yıllar önce tepeden şöyle bir baktığımız Dubrovnik'i nihayet gördüm. Kuzey Adriyatik'i sonraya bırakıp esas hedefe, Kotor'a doğru yola devam ettik.

9.11.2011

dönüş

Havaalanından bir şekilde çıkıp yola koyulunca düz bir yoldan gidiliyor çam ağaçlarını yanlarda bırakıp. Bir rampa çıkılıyor, tepeye ulaşınca çam ağaçları da artık geride kalıyor. Ova dediğin zeytinler arasında bir yol. Bir süre sonra da sağ tarafta deniz eşlik ediyor. Pırıl pırıl, mavi bir deniz. Yolun sonu yokuş aşağı harika bir manzara.

Bu yolu yılda en az iki kere aşıyorum. Vardığım yer harika bir bahçe, güzel bir ev, insanlar... Bir gün de olsa on gün de, sıcak da olsa soğuk da o evde geçen zaman su gibi akıp gidiyor-güzel şeyler çabuk bitermiş. Ve dönüş yolu bir o kadar ağır ve kasvetli geçiyor. Tıpkı bu seneki gibi...

28.10.2011

mostar dubrovnik yolu

Öncelikle size Balkanlar'daki eşsiz şehirler/ülkeler arası otobüs yolculuğunun esaslarından bahsetmeliyim:

1. Bu otobüslerde pek önceden bilet alma kavramı gelişmemiş. O gün vaktinde terminalde olun.
2. Bagaja verdiğiniz eşya başına 1 euro ödüyorsunuz.
3. Bilette yazan numaraya oturmak için kasmayın çünkü herkes istediği yere oturmakta özgür. Otobüse erken binip güzel bir yer kapın.
4. Otobüsler külüstür.

Biz de Mostar'dan otobüse binip bağları ve ovaları aşıp sınıra vardık. Hepi topu bir Boşnak polisin pasaportlarımıza göz ucuyla bakması sonrası kendimizi Hırvat topraklarında bulduk. Otobüsün sağında oturursanız enfes Adriyatik manzarasını (masmavi deniz, adalar, midye çiftlikleri, yazlık kasabalar) seyredebilirsiniz. Bir süre sonra Boşnak polisi tekrar kontrol etti otobüsü çünkü Dayton Anlaşması sonucu Neum kasabası Bosna Hersek'in denize kavuşabilmesi için bir fırsat olarak Boşnaklara bırakılmış ve Neum Koridoru'na giriş ve çıkışlarda sınır kontrolü yapılıyor.

Tek bir Hırvat görevli görmeden ve pasaportumuza giriş damgası bastırmadan Hırvatistan'a hoşgeldik.

24.10.2011

mostar


Trenin 09.30 gibi Mostar'a varması, Dubrovnik'e ise otobüsün 14.30'da kalkmasını bekliyorduk; şehri gezmek için 5 saat demekti bu. Olmadı. Tren vardığında saat 10'u geçiyordu. Gişedeki kısa saçlı, asık suratlı teyze de son otobüsün 12.30'da olduğunu söyledi. Bu da demektir ki Mostar'ı ancak 2 saat görebildim.

Savaşta yıkılıp yeniden yaptırılan ve altından geçen zümrüt yeşili Neretva ile ahenk oluşturan Mostar Köprüsü'nü de şehri de layıkıyla gezemedim. Bilmem yolum düşer mi tekrar?

19.10.2011

17.10.2011

saraybosna mostar yolu

Trenle yolculuk keyifli şey. Biz de fırsatını bulmuşken Saraybosna'dan Mostar'a trenle geçmeye karar verdik. Eski Yugoslavya şehirlerinden görebildiğim kadarıyla tren ve otobüs istasyonları yan yana ve binalar Tito döneminde yapıldıkları halleriyle hizmet veriyorlar. Saraybosna tren istasyonu da binasıyla, trenleriyle ve de çalışanlarıyla 70leri görme fırsatı veriyor. Sabah ve akşam birer tren Hırvatistan'ın Ploce kentine ulaşırken Mostar'dan geçiyor dağların arasından geçerek. Manzara kesinlikle muhteşem. Yol boyunca Neretva Nehri'nin kıyısından gidiyor, tünellere girip uçurum kenarlarından devam ediyoruz. Yolcular pofur pofur sigaralarını tüttürüyor. Nefes alabilmek için kafamı camdan çıkartıp sabah serinliğini hissediyorum. Elma ve nar ağaçları yükünü tutmuş.

Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.

16.10.2011

welcome to sarajevo

Uçak yeşil tepelerin arasına sıkışmış Saraybosna'nın üzerinden geçip piste iniyor. Havaalanından şehre otobüs olduğunu okumuştum ama biz çıktığımızda yoktu ortada; zaman kısıtlı olduğundan mecburen taksiye.

Şehir küçük. Ferhadiye Caddesi'nin bir ucu sebiliyle, çarşısıyla, camileri ve hanlarıyla eski Bursa; diğer ucu görkemli binaları, kiliseleri ve parklarıyla minik Viyana. Aralarda karşınıza çıkan kurşun delikli binaları, mezarları, ölenlerin isimlerinin olduğu sokaklarıyla insanın içi acıyor. Şehrin üstüne yağan kurşunları düşündükçe iç savaşta, gördüğünüz o yeşil tepeler hiç bir güzel his oluşturmuyor.

Toplu taşımanın temelini külüstür tramvaylar oluşturuyor. Bileti içerideki makineye basmanız lazım, sakın bunu atlamayın yoksa görevlileri tepenizde bulabilirsiniz. İnterneti biraz araştırdığınızda tramvay görevlilerinin turistlerden para tırtıklamak için yaptığı numaraları okuyabilirsiniz. Böyle bir durumda kalırsanız bizim gibi polis çağırmalarını, karşılığında konsolosluğa haber vereceğinizi belirtin; asla pasaportunuzu ortaya çıkarmayın.

İnsanlar mutsuz. Yıllarca kuşatılan, haksızlığa uğrayan, öldürülen, tecavüze uğrayan bir şehrin halkı nasıl mutlu olabilir ki zaten. Mevcut politik durum tam bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Halk fakir ve işsiz. Etnik gerginlikler alttan alta devam ediyor. Bununla birlikte akşamları cıvıl cıvıl bir hayat da var dışarıda. Belki de unutmak için olanları...

Şehre köfte kokusu hakim. Cevapcici (küçük köfte) veya pljeskavica (böyle kocaman köfte) mutlaka yenmeli. Ara öğün niyetine de enfes Boşnak böreği. Üstüne de "rahat lokum"la servis edilen Boşnak kahvesi.

Ülkenin para birimi KM yani konvertible mark, Boşnakçası maraka. Kur 1 euro=1,95 KM'de sabitlenmiş. Havaalanında bir posta ofisi var, açık bulursanız orada bozdurabilirsiniz paranızı.

Yolculuğun ilk durağı Balkanların en zor anlaşılabilecek, çok büyük acılar çekmiş ülkesinin başkentiydi. Yarın Mostar üzerinden eli kulağında AB üyesi Hırvatistan.