Bundan herhalde yirmi yıl sonra -belki de daha kısa- geriye baktığımızda bu yaşadığımız günlerin bile güzel olduğunu düşüneceğiz muhtemelen. Çünkü ya yaşadığımız topraklar Pakistan gibi aşırı dinci, baskıcı ve teröre destek verdiği için "drone"lar tarafından bombalanan; yaşamanın zul olduğu bir Sünni İslam devletine dönüşümünü tamamlamış olacak ya da eski Yugoslavya'da olduğu gibi bir sabah kalktığımızda komşumuzun kanımızı dökmek için kapımıza dayandığı bir mezarlık olacak. Hangisi olacağını bilemem, hangisinde hayatta (daha doğrusu daha uzun süre hayatta) kalacağım hakkında zerre tahminde de bulunamam.
Bu noktada tek yapabileceğim proaktif davranmak. Mesela akıbetini bilemeyeceğim bir çocuğun doğumuna önayak olmamak; ülkede taşınamaz bir mülk, yatırım vs gibi işe girmemek; olabildiğince kök salmamak; evde kedi bile beslememek ilk aklıma gelenler. Arada Yeni Zelanda filan gibi ülkelerin göçmenlik şartlarına bakıyorum ama bir yandan da dördüncü sınıf vatandaş olmak bu saatten sonra zor geliyor; ha "ileride bir göçmen kampında yaşamak daha mı kolay gelecek?" diye sorarsanız da verecek cevabım yok. Bu hafta ecnebi bir firmadan haber bekliyorum bir de, bakarsınız olur ve dışarıda bir yerlere kapağı atma şansım olur.
O zaman yazımı bir okuma bir de dinleme önerisiyle kapatayım:
Kitap için
Müzik için
24.02.2015
3.02.2015
yaşlılık üzerine
Gençken pek de yaşlılık üzerine düşünmüyorsunuz, anca bir şekilde karşınıza çıkması gerekiyor. Yakınlarınızın yaşlılığını ise kabullenmek de pek zor oluyor. Mesela babamın yaşlandığını ilk farkettiğimde şimdi yerinde bir otopark olan çocuk binasının önünden cerrahi monobloğa çıkıyorduk. Normalde hiç olmayacak şekilde babamın merdivenlerde geride kaldığını fark ettim, nefes nefeseydi. Sonra da yaşlılığın yerini hastalık aldı ve her şey çok hızlı bir şekilde gelişti.
Anneminse yaşlandığını daha yakından takip edebiliyorum. Bir kere 60 sınırını geçti, davranışları değişiyor, yaşlılara özgü sağlık problemleri gelişiyor ve daha da önemlisi yüzü yaşlılık lekeleriyle doldu. Ben de onu her gördüğümde ileride ne olacağını düşünmemeye çalışıyorum. Keşke hep böyle kalsa diyorum. Yılda üç beş kere bir araya gelebiliyoruz; kiminde bir iki gün sürüyor kiminde bir iki hafta. Ama her seferinde ayrılırken "acaba bu son mu?" sorusu da aklıma gelmiyor değil. Hayatımda kalan üç kişiden birisi sonuçta...
Bu arada ben de yaşlanıyorum değil mi? Neyse, o meseleyi konuşmamıza daha var.
Anneminse yaşlandığını daha yakından takip edebiliyorum. Bir kere 60 sınırını geçti, davranışları değişiyor, yaşlılara özgü sağlık problemleri gelişiyor ve daha da önemlisi yüzü yaşlılık lekeleriyle doldu. Ben de onu her gördüğümde ileride ne olacağını düşünmemeye çalışıyorum. Keşke hep böyle kalsa diyorum. Yılda üç beş kere bir araya gelebiliyoruz; kiminde bir iki gün sürüyor kiminde bir iki hafta. Ama her seferinde ayrılırken "acaba bu son mu?" sorusu da aklıma gelmiyor değil. Hayatımda kalan üç kişiden birisi sonuçta...
Bu arada ben de yaşlanıyorum değil mi? Neyse, o meseleyi konuşmamıza daha var.
30.12.2014
2014 biterken
Her ne kadar 2013 kadar olmasa bile yine de boktan bir yıldı. Çok çalıştım, iş için 68 uçuş yapmamdan da belli nitekim. Arada kabul edilmeyen bir istifa girişimim bile oldu. Hanımımı da alıp tatil içinse 8 kere uçmuşum: Belgrad, Yunan Adaları, Berlin, Bodrum derken dünyaya bir kere geldiğimizi hatırlayıp yedik, içtik ve de eğlendik.
Harika bir Dünya Kupası izledim, eğlenceli bir hobi sahibi oldum, bol bol kitap okudum (mesela Sait Faik külliyatını bitirdim). Darısı 2015'in başına.
Harika bir Dünya Kupası izledim, eğlenceli bir hobi sahibi oldum, bol bol kitap okudum (mesela Sait Faik külliyatını bitirdim). Darısı 2015'in başına.
29.12.2014
berlin: yiyelim içelim
Berlin diyince akla şüphesiz ki bira ve currywurst gelmemesi kaçınılmaz. Nitekim benim gibi bira ile ilişkisi Tuborg Gold ile sınırlı birisi için yemeğin yanında hangi bira içileceğini garsona sormasından daha doğal bir şey de olamaz Almanya'da. Bununla birlikte yolum Münih'e düşerse mevsim nedeniyle ziyaret edemediğim bira bahçelerinde oturmak isterim, hem bira konusuna çalışmaya da başladım.
Madem bol patates ve etli bir Alman yemeğini güzel bir birayla mideye indirdik, yolda gördüğümüz abilerden de üzerine köri serpilmiş currywurst'ümüzü de yedik başka ne yiyelim diye soranlara cevabım olsun: Bir kere Berlin halen çoğu Avrupa şehrine göre ucuz ve de hem Batı hem de Doğu savaş sonrası dönemdeki sanayi atılımı nedeniyle bol bol yabancı işçi getirdiğinden Türk, İspanyol, İtalyan ve Vietnam lokantalarına denk gelmek mümkün. Nitekim Kreuzberg'de caminin hemen yanındaki Miss Saigon'da müthiş Vietnam yemekleri yemek mümkün. Ayrıca herkesin malumu bol bol dönerci var ve denediğim kadarıyla ortada belli bir standart da olduğu için Türkiye'deki dönerlerden daha güzel, ayrıntılı bir açıklamayı şurada bulabilirsiniz. Yine ucuza harika suşi yiyebileceğinizi de belirtmem lazım. Bir de tüyo vereyim: bir metro durağının altında eski bir umumi tuvaletten dönüştürülen Burgermeister inanılmaz hamburgerler yapıyor. Ayrıca biranızı alıp kenarda oturup yiyebiliyorsunuz.
Bizim şansımıza o haftasonu bir yemek festivali vardı şehirde. Biz de peynir atölyelerinin olduğu kısımda dolanıp sonra da "küçük esnaf" moonshinerların ve microbrewerylerin ürünlerinden tattık. Koca koca imbikleri görmek pek heyecanlandırdı beni...
Dönüşte yine bir klasik olarak çantamızı peynirler, şarap ve de meşhur Alman ekmeğiyle doldurup tıpış tıpış geri geldik.
21.12.2014
berlin: gezelim görelim
Tam bir 2. Dünya Savaşı ilgilisi olmama ve yakın tarihi karışık yerleri görmek konusunda garip bir takıntım olmasına rağmen nedense Berlin hiç ilgimi çeken bir yer olmadı. Geçen sene baldızın kafayı kırıp üç aylığına şehre yerleşmesinden sonra da bir anda gündemimize girince ve hazır vize de olunca bayram tatilini fırsat bilip gidip göreyim dedim ne menem bir yermiş.
Şehrin toplu taşıma sistemi gayet başarılı, Tegel'e indikten sonra çıkışta Visit Berlin kartlarımızı alıyoruz ve kaldığımız semt olan Charlottenburg'a en yakın yerde indirecek otobüse atlıyoruz. Otobüs ve raylı sistemde (S ve U Bahn) biletinizi otomatlara okutmak tamamen sizin insiyatifinizde fakat yakalınrsanız cezası büyük.
Charlottenburg dediğimiz yer Batı Berlin'in en zengin semtiymiş zamanında. Zaten Berlin meşhur duvarla ikiye bölündüğünden iki ayrı şehir oluşmuş, Rus işgali sonrası dümdüz olan şehir yeniden inşa edilirken de enteresan bir hale dönüşmüş. Birleşme sonrası da ortaya günümüz Berlin'i çıkmış. Nitekim şehirde hala hummalı bir inşaat çalışması mevcut.
İlk gün sonbaharın muhteşem bir hale bürüdüğü Tiergarden'in içinden geçip 17 Haziran Caddesi üzerinden Brandenburg Kapısı'na ulaşıyoruz. Nitekim artık doğudayız. Under den Linden'i geçip önce Babelplatz sonra Gendarmenmark'a uğruyoruz. Öğleden sonra Müzeler Adası'na varmış durumdayız. Alexanderplatz ve çevresi derken akşam yemeğini Hackescher Markt'ta yiyoruz ve yorgun argın odaya dönüyoruz. Metro ile dönüş bile 45 dakika sürüyor, o kadar uzağa gitmişiz...
Ertesi gün rotayı Alexanderplatz'tan başlatıp Doğu Berlin'in azametli caddesi Karl Marx Strasse'de yürüyoruz. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, büyük Sovyetik binalar... 25 yıl boyunca bir şehrin bir duvarla ayrılmasını ve sizin tarafınızın da hangisi olduğunun şansa bağlı olmasını bir türlü tahayyül edemiyorum. Berlin Duvarı'nın en geniş şekilde görülebileceği ve grafitilerin olduğu East Side Gallery'de o izolasyon hissini gayet yoğun yaşıyorum. Yine Spree Nehri'ni geçip bir zamanlar Batı'nın fakir semti, şimdinin meşhur Kreuzberg'inin kaldırımsız ve kaotik sokaklarında gezerken "zaten Türkiye'den bıkmışız Berlin'deki küçüğünde işimiz olmaz" diyerek tüyüyoruz.
Berlin'in bir başka harika yönü müzeleri. DDR Museum bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden. Doğu Almanya günlük yaşamı hakkında yaşayan bir mekan adeta. Meşhur Trebant'ın şöför koltuğuna oturabiliyor, dolapları açıp elbiselere dokunabiliyor, kahve poşetlerine elinizi daldırabiliyorsunuz. Radyo ve televizyon yayınları, Stasi sorgu odaları, ders kitapları Doğu Almanlar nasıl yaşıyordu sorusunun cevabını veriyor. Alman Tarih Müzesi ise Charlemange'dan başlayarak günümüze kadarki Almanya'nın tarihi ve kültürü hakkında bir geçit töreni. Benim şansıma 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıl dönümü sebebiyle hazırlanan şu geçici sergi de vardı. Müze Adası ise adı üzerinde bir müze cenneti. Ben vakit darlığından sadece Pergamonmuseum'a gidebildim ve ne yazık ki meşhur Bergama Sunağı'nın olduğu kısmın 2018'e kadar tadilatta olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Gel gör ki İştar Kapısı ve Milet Pazar Kapısı ile teselli buldum. Son gidilen müze ise Yahudi Müzesiydi. Mimarisi ilginç, Nazi dönemi bölümü iç burkucu olsa da Yahudi kültürüne pek ilgim olmadığından genel sergiyi pas geçtim.
Berlin gerçekten enteresan bir şehirmiş, günler kısa olduğundan eksik kalan mahalleri olduğundan bir fırsat daha bulursam giderim herhalde. Şehrin tek kötü yanıysa bir türlü beleş internet bulunamayışı.
Berlin'de ne yiyelim ve ne içelim yazısıyla görüşmek üzere...
Şehrin toplu taşıma sistemi gayet başarılı, Tegel'e indikten sonra çıkışta Visit Berlin kartlarımızı alıyoruz ve kaldığımız semt olan Charlottenburg'a en yakın yerde indirecek otobüse atlıyoruz. Otobüs ve raylı sistemde (S ve U Bahn) biletinizi otomatlara okutmak tamamen sizin insiyatifinizde fakat yakalınrsanız cezası büyük.
Charlottenburg dediğimiz yer Batı Berlin'in en zengin semtiymiş zamanında. Zaten Berlin meşhur duvarla ikiye bölündüğünden iki ayrı şehir oluşmuş, Rus işgali sonrası dümdüz olan şehir yeniden inşa edilirken de enteresan bir hale dönüşmüş. Birleşme sonrası da ortaya günümüz Berlin'i çıkmış. Nitekim şehirde hala hummalı bir inşaat çalışması mevcut.
İlk gün sonbaharın muhteşem bir hale bürüdüğü Tiergarden'in içinden geçip 17 Haziran Caddesi üzerinden Brandenburg Kapısı'na ulaşıyoruz. Nitekim artık doğudayız. Under den Linden'i geçip önce Babelplatz sonra Gendarmenmark'a uğruyoruz. Öğleden sonra Müzeler Adası'na varmış durumdayız. Alexanderplatz ve çevresi derken akşam yemeğini Hackescher Markt'ta yiyoruz ve yorgun argın odaya dönüyoruz. Metro ile dönüş bile 45 dakika sürüyor, o kadar uzağa gitmişiz...
Ertesi gün rotayı Alexanderplatz'tan başlatıp Doğu Berlin'in azametli caddesi Karl Marx Strasse'de yürüyoruz. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, büyük Sovyetik binalar... 25 yıl boyunca bir şehrin bir duvarla ayrılmasını ve sizin tarafınızın da hangisi olduğunun şansa bağlı olmasını bir türlü tahayyül edemiyorum. Berlin Duvarı'nın en geniş şekilde görülebileceği ve grafitilerin olduğu East Side Gallery'de o izolasyon hissini gayet yoğun yaşıyorum. Yine Spree Nehri'ni geçip bir zamanlar Batı'nın fakir semti, şimdinin meşhur Kreuzberg'inin kaldırımsız ve kaotik sokaklarında gezerken "zaten Türkiye'den bıkmışız Berlin'deki küçüğünde işimiz olmaz" diyerek tüyüyoruz.
Berlin'in bir başka harika yönü müzeleri. DDR Museum bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden. Doğu Almanya günlük yaşamı hakkında yaşayan bir mekan adeta. Meşhur Trebant'ın şöför koltuğuna oturabiliyor, dolapları açıp elbiselere dokunabiliyor, kahve poşetlerine elinizi daldırabiliyorsunuz. Radyo ve televizyon yayınları, Stasi sorgu odaları, ders kitapları Doğu Almanlar nasıl yaşıyordu sorusunun cevabını veriyor. Alman Tarih Müzesi ise Charlemange'dan başlayarak günümüze kadarki Almanya'nın tarihi ve kültürü hakkında bir geçit töreni. Benim şansıma 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıl dönümü sebebiyle hazırlanan şu geçici sergi de vardı. Müze Adası ise adı üzerinde bir müze cenneti. Ben vakit darlığından sadece Pergamonmuseum'a gidebildim ve ne yazık ki meşhur Bergama Sunağı'nın olduğu kısmın 2018'e kadar tadilatta olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Gel gör ki İştar Kapısı ve Milet Pazar Kapısı ile teselli buldum. Son gidilen müze ise Yahudi Müzesiydi. Mimarisi ilginç, Nazi dönemi bölümü iç burkucu olsa da Yahudi kültürüne pek ilgim olmadığından genel sergiyi pas geçtim.
Berlin gerçekten enteresan bir şehirmiş, günler kısa olduğundan eksik kalan mahalleri olduğundan bir fırsat daha bulursam giderim herhalde. Şehrin tek kötü yanıysa bir türlü beleş internet bulunamayışı.
Berlin'de ne yiyelim ve ne içelim yazısıyla görüşmek üzere...
7.12.2014
iş için gidip ganimetlerle dönmek
Doktor eğlemeye gidince hem tüm gün dolu oluyor hem de yemekler için anca grup kabul edebilecek yerler seçenekler arasında yer alıyor. Bu sebeple de sadece birkaç saatlik kaçamaklarda ne denenirse elde o kalıyor. Yine de mutlaka bir markete gidip içkisiydi peyniriydi çantaya doldurmak gerekiyor. Yoksa yabancı diyarlara gidip bir bok görmeden dönmek acıtıyor.
30.11.2014
slovenya
Ülkenin şirin havaalanını şirin başkenti Ljubljana'ya götüren tek şeritli yol ormana girdiğinde etraf o güzel sonbahar güneşine rağmen kararıyor. Upuzun ağaçlar, kutu gibi evler, yemyeşil tepeler... Slovenya'ya hoşgeldik!
Şehir küçük ama çok güzel. Ortasından sakince geçen Ljubljanica Nehri'nin üzeri güzel köprüler, kıyısı güzel evler, güzel kafeler ve güzel meydanlar ve güzel kiliselerle bezeli. Yürüyerek kısa sürede herşeyi görmek mümkün. Nehrin sakin hali şehri de huzurlu yapıyor. Ha bir de tepede konuşlu kalesi var ki ona da teleferikle çıkılabiliyor.
Cuma ve cumartesi geceleri şehrin merkezi bir anda cıvıl cıvıl oluyor. Pazar yerinde tezgahlar bir anda yiyecek ve içecek satanlara bırakıyor yerlerini, hemen de yanlarında bir DJ. Fakat kimse birbirine ilişmiyor. Ha keza cafeler barlar da pek farklı değil. İş için geldiğimden çok detaylı gezemiyorum hele eski Yugoslav Ordusu kışlasıyken bağımsızlık sonrası otonom bir kültür alanına dönüşen Metelkova'ya hiç gidemiyorum.
Ülkenin mutlaka görülmesi gereken yeri ise Bled Gölü. Alpler'deki bu buzul gölü yaklaşık yarım saat uzakta. Sonbaharın envai çeşit rengi gölü daha da güzel yapıyor. Bir kayaya oturmuş kalesinden hayranlıkla izlenen gölün ortasındaki adaya kürekle çekilen teknelerle ulaşmak mümkün. Adadaki saat kulesinin içindeki mekanizmayı ise ben sukunet içinde izledim.
Herşey bitiyor, pazar günü dönmeden önce erkenden kalkıp bomboş şehri geziyorum, bir de sis çökmüş ki... Sokaklarda yürürken kiliselerin çanları pazar ayinine çağırıyor. Tamam bambaşka bir yerdeyim, kabul, ama bambaşka bir zamanda mıyım ki acaba? Sis dağılıyor, güneş bu güzelim şehri ısıtırken benim için artık dönüş yolu başlıyor.
Slovenya'ya ayak basarak tüm eski Yugoslav cumhuriyetlerini de ziyaret etmiş oluyorum. Bundan tam 71 sene önce kuruluş kararı alınan ülkenin yerinde yeller esiyor. Bit pazarında denk geldiğim rozeti alıp bir banka oturuyorum. En kısa sürede Slovenya'ya dönme planları yapıyorum.
23.11.2014
boston
O zaman sondan başlayalım: iş için Boston'a gittim ve de iş için olduğundan pek bir şey göremeden döndüm. Neyse ki THY direkt uçuşlara başladı da aktarmalarla telef olmadan 10 saat uçarak Logan Havaalanı'na ulaşılabiliyor.
Anlatmaya ABD vizesi ile başlayalım. Dediğim gibi iş için olduğundan internetten form doldurulup randevu alınması vs olsun bir şeyle uğraşmadım. Bana söylenen saatte İstinye'deki konsolosluğun önünde yanıma telefon vs almadan belgelerimle geldim. İçeri girip parmak izimi verip 30 saniyelik formalite soruları cevapladım ve 10 yıllık vizenin yapıştırıldığı pasaportumu bana en yakın postaneden alacağım günü beklemeye başladım.
Boston gerçek anlamıyla bir üniversite şehri. MIT ve Harvard gibilerin varlığı nedeniyle şehir nüfusunun üçte biri öğrenci oluyor. Ayrıa ülkenin en eski şehirlerinden de birisi. Meşhur Çay Partisi'nin burada olduğu ve bağımsızlığın temellerinin atıldığı da düşünülürse görecek çok şey var diyorsunuz ama sonuç hüsran. Güzel tuğla evlerin olduğu sokaklar veya parklar güzel ama özellikle şehir merkezinde her yer gökdelen.
Şehrin kuzeyi İtalyan güneyi ise İrlanda göçmenlerinin oluşturduğu mahalleler. Ayrıca ABD'nin en büyük dördüncü Çin Mahallesi de burada. Dolayısıyla yiyecek-içecek konusunda inanılmaz bir çeşitlilik var. Şehir aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da kıyısında, bu da her türlü deniz mahsülünün bulunduğu restoranların varlığına sebep oluyor. Fakat şehir gayet denize sırtını dönmüş durumda, buna karşılık güzel bir akvaryumları var. Ayrıca dünyanın en güzel birası olduğu iddia edilen Samuel Adams'ın da doğuş yeri Boston-ki Octoberfest'in hastası oldum.
Şehir küçük, hele yaygın metro ağı düşünülürse gezmesi kolay. Dediğim gibi iş için orada olunca en sevdiğim şey olan sokaklarda yürüyerek gezme işini pek yapamadım. Ancak Copley Meydanı ve Faneuil Hall civarlarını gezebildim, clam chowder içebildim ve akşam otelden kaçıp bilimum Irish pub'da çeşit çeşit bira içtim.
Sonuçta iş için de olsa ABD'ye de ayak basmış oldum. İlk intibam beklediğim gibiydi. Nasıl olsa 10 yıllık vizem var, bir ara tatil amaçlı da giderim herhalde.
Anlatmaya ABD vizesi ile başlayalım. Dediğim gibi iş için olduğundan internetten form doldurulup randevu alınması vs olsun bir şeyle uğraşmadım. Bana söylenen saatte İstinye'deki konsolosluğun önünde yanıma telefon vs almadan belgelerimle geldim. İçeri girip parmak izimi verip 30 saniyelik formalite soruları cevapladım ve 10 yıllık vizenin yapıştırıldığı pasaportumu bana en yakın postaneden alacağım günü beklemeye başladım.
Boston gerçek anlamıyla bir üniversite şehri. MIT ve Harvard gibilerin varlığı nedeniyle şehir nüfusunun üçte biri öğrenci oluyor. Ayrıa ülkenin en eski şehirlerinden de birisi. Meşhur Çay Partisi'nin burada olduğu ve bağımsızlığın temellerinin atıldığı da düşünülürse görecek çok şey var diyorsunuz ama sonuç hüsran. Güzel tuğla evlerin olduğu sokaklar veya parklar güzel ama özellikle şehir merkezinde her yer gökdelen.
Şehrin kuzeyi İtalyan güneyi ise İrlanda göçmenlerinin oluşturduğu mahalleler. Ayrıca ABD'nin en büyük dördüncü Çin Mahallesi de burada. Dolayısıyla yiyecek-içecek konusunda inanılmaz bir çeşitlilik var. Şehir aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da kıyısında, bu da her türlü deniz mahsülünün bulunduğu restoranların varlığına sebep oluyor. Fakat şehir gayet denize sırtını dönmüş durumda, buna karşılık güzel bir akvaryumları var. Ayrıca dünyanın en güzel birası olduğu iddia edilen Samuel Adams'ın da doğuş yeri Boston-ki Octoberfest'in hastası oldum.
Şehir küçük, hele yaygın metro ağı düşünülürse gezmesi kolay. Dediğim gibi iş için orada olunca en sevdiğim şey olan sokaklarda yürüyerek gezme işini pek yapamadım. Ancak Copley Meydanı ve Faneuil Hall civarlarını gezebildim, clam chowder içebildim ve akşam otelden kaçıp bilimum Irish pub'da çeşit çeşit bira içtim.
Sonuçta iş için de olsa ABD'ye de ayak basmış oldum. İlk intibam beklediğim gibiydi. Nasıl olsa 10 yıllık vizem var, bir ara tatil amaçlı da giderim herhalde.
14.11.2014
6.11.2014
28.10.2014
20.10.2014
10.10.2014
28.09.2014
leros
Her adanın ayrı dokusu ve tarihi var, benim gibi bir İkinci Dünya Savaşı hayranının Leros'tan bihaber olması ise rezalet tam anlamıyla. Meşhur Navaron'un Topları'na ilham kaynağı olan yer meğerse bu adaymış.30 yıllık İtalyan hakimiyetinin anısı Lakki adaya inilen yer, nitekim bir İtalyan deniz üssü olduğundan Fellini filmlerinden fırlamışa benziyor kasaba da.
Elefteria Otel'de kalıyoruz ve manzaramız yukarıdaki gibi. Ama beni asıl çıldırtan otelin sahibinin babasının kişisel savaş koleksiyonu oluyor. Annesi "katastrofi"de Milas'tan gelen amca 10 yaşındayken Leros Savaşı'na tanıklık ediyor ve hayatını aşağıda bir örneği olan malzemeleri toplamaya vakfediyor. Hayatımdaki en güzel deneyimlerden birisiydi o tozlu odada geçirdiğim zaman...
Adanın kalbinin attığı yer Agia Maria. Gryoslarına dadandığımız To Kridako, perşembe akşamları canlı müzik olan güzel taverna Bratsera ve mendirekteki sessiz Crips and Bits hep burada. Tekne sahibi Türklerin müdavimi olduğu yerleri de görüyorsunuz istemeseniz de.
Leros'un da otobüs servisi iyi ama kaleye çıkmak için olsun, cuntanın adaya sürdüğü politik mahkumların duvarlarına resimler yaptığı Agia Kioura olsun ya da denizin ortasında minik bir kayalığa yapılmış Agios İsidoros olsun görmek için araba kiralamaya ihtiyaç var. Bu arada yollar dar ve Agia Maria, Panteli ve Vromolithos hep bir tepenin dibinde yer aldığından yokuş inip çıkmak gerekiyor.
Adanın plajları da güzel. Biz siyah ve sığ kumsalı olan Gourna ve güneydeki taşlık Xerocampos'u denedik. Esas İkinci Dünya Savaşı Müzesi'ni göremedim ki ben ona yanıyorum.
Elefteria Otel'de kalıyoruz ve manzaramız yukarıdaki gibi. Ama beni asıl çıldırtan otelin sahibinin babasının kişisel savaş koleksiyonu oluyor. Annesi "katastrofi"de Milas'tan gelen amca 10 yaşındayken Leros Savaşı'na tanıklık ediyor ve hayatını aşağıda bir örneği olan malzemeleri toplamaya vakfediyor. Hayatımdaki en güzel deneyimlerden birisiydi o tozlu odada geçirdiğim zaman...
Adanın kalbinin attığı yer Agia Maria. Gryoslarına dadandığımız To Kridako, perşembe akşamları canlı müzik olan güzel taverna Bratsera ve mendirekteki sessiz Crips and Bits hep burada. Tekne sahibi Türklerin müdavimi olduğu yerleri de görüyorsunuz istemeseniz de.
Leros'un da otobüs servisi iyi ama kaleye çıkmak için olsun, cuntanın adaya sürdüğü politik mahkumların duvarlarına resimler yaptığı Agia Kioura olsun ya da denizin ortasında minik bir kayalığa yapılmış Agios İsidoros olsun görmek için araba kiralamaya ihtiyaç var. Bu arada yollar dar ve Agia Maria, Panteli ve Vromolithos hep bir tepenin dibinde yer aldığından yokuş inip çıkmak gerekiyor.
Adanın plajları da güzel. Biz siyah ve sığ kumsalı olan Gourna ve güneydeki taşlık Xerocampos'u denedik. Esas İkinci Dünya Savaşı Müzesi'ni göremedim ki ben ona yanıyorum.
17.09.2014
sen ne güzel abimizdin-12
Zamanında bizim evde çokça dinlenen bir albüm vardı kapağında da bir güzel hatuna adeta sarılmış bu abi. Zaten o albümden bir çok şarkı meşhur oldu buralarda. Büyüdükçe öğrendim Manos Loizos'un diğer muhteşem şarkılarını, 45 yılda İskenderiye-Atina-Londra-Moskova hattındaki yaşamını ve de elbette politik görüşünü.
Madem bugün ölüm yıldönümü o zaman günaydın güneş...
7.09.2014
lipsi
Topu topu 800 nüfusu olan bir ada Lipsi, dolayısıyla da ada kafasının en dibine kadar yaşanabileceği bir yer. Limanda inip sağa doğru yürüyünce restoraları geçip bir meydana geliyorsunuz. Otları biçilmemiş bahçesiyle polis karakolunun hemen iki yanında harika bir pastane var. Biraz yukarıda büyükçe bir kilise-güya 15 Ağustos'ta solmuş zambaklar canlanırmış içinde- ve köy meydanında yeme içme mekanları. Görüp görebileceğin şeyler bunlar. Limandan sola yürüyünce ise yumuşacık kumuyla Kambos plajı... Ada şirin tam kafa dinlemelik. Zaten anakaraya uzak ve küçük olduğundan turizm uzak kalmış ama İtalyanlar çoktan keşfetmiş adayı.
Günün sonunda birkaç saatliğine uğramaktan biraz da hayalkırıklığına uğramış terk ediyoruz adayı.
Günün sonunda birkaç saatliğine uğramaktan biraz da hayalkırıklığına uğramış terk ediyoruz adayı.
31.08.2014
bir eylüle daha merhaba derken
Defalarca yazdım bu blogun bir yerlerine eylülü severim diye. Hatta en sevdiğim üç aydan birisidir. O serinliği, sarılığı ve hüznü... İstanbul apayrı bir güzeldir eylülde. Geçmişe bakıyorum da bizim sektörün kuralı gereği ya eylülde Antalyalarda Kıbrıslarda olmuşum ya da tam bir gevşeklik gösterip tatile gitmişim. Kısacası yıllardır İstanbul'da ağzımın tadıyla değilmişim. Bu sene de tam aynı şeyler olacak derken (dile kolay 30 günün nereden baksan 10 günü yokum) olaylar gelişti ve ben eylülde işsiz güçsüz olma ihtimaliyle karşı karşıyayım. Adeta kalecinin penaltı anındaki endişesi...
28.08.2014
yunan adaları arası ulaşım
Saat geceyarısına yaklaşırken adanın merkezi enteresan şekilde kalabalık. İnsanlar bavullarıyla birlikte bekliyor ama pek anlam veremiyorum o saatte bu kadar insanın işi ne diye... Sonra birden bir bina uzunluğunda kocaman Bluestar feribotu yanaşıyor limana. Tırlar iniyor tırlar biniyor, adanın meydanında, kafelerinde oturanlar hızlı hızlı geçiyor ve ben hayran hayran izlerken Pire'ye doğru yola çıkıyorlar.
Ada çok olunca ulaşım da çeşitli. Yakın adalar arasında tur atan teknelerden anakaraya haftada bir gün sefer yapan dev feribotlara. Kriz nedeniyle seferler de azalmış hatta bazı adalar arası olanlar iptal edilmiş. Neyse siz bir adaya ayak basınca gidin turist danışmaya (açık bulabilirseniz) alın günlük seferleri geçin zamanı gelince bir başka adaya.
Malum 12 Adalar sınırları içerisinde yer aldığımızdan Dodekanisos Seaways'ten yararlandık bol bol. Sabah Rodos'tan çıkıp Patmos'a kadar ada ada uğrayıp sonra da aynı yoldan dönen Dodekanisos Pride ile de yolunuz mutlaka kesişecektir. O zaman size şunu söyleyeyim: benim yıllarca Mudanya-Kabataş arası bol bol kullandığım deniz otobüsüne benzeyen bir araçla yolculuk yapacaksınız. Siz çantalarınızla şaşkın şaşkın kendinizi içeri attığınızda hangi adada inceklerin çantalarını ne tarafa bırakacağına dair bağırmaları takip edip yükünüzden kurtulup içeride kendinize yer arayacaksınız. İneceğiniz adaya yaklaşırken yapılan anonsla kendinizi yine çıkışta bulacak ve yerde sıra sıra çanta ve bavullar sıralandığını göreceksiniz. Hah işte bavulunuz orada bir yerde. Aman dikkat edin de şaşkın şaşkın aranırken bavullara takılıp düşmeyin.
Ada çok olunca ulaşım da çeşitli. Yakın adalar arasında tur atan teknelerden anakaraya haftada bir gün sefer yapan dev feribotlara. Kriz nedeniyle seferler de azalmış hatta bazı adalar arası olanlar iptal edilmiş. Neyse siz bir adaya ayak basınca gidin turist danışmaya (açık bulabilirseniz) alın günlük seferleri geçin zamanı gelince bir başka adaya.
Malum 12 Adalar sınırları içerisinde yer aldığımızdan Dodekanisos Seaways'ten yararlandık bol bol. Sabah Rodos'tan çıkıp Patmos'a kadar ada ada uğrayıp sonra da aynı yoldan dönen Dodekanisos Pride ile de yolunuz mutlaka kesişecektir. O zaman size şunu söyleyeyim: benim yıllarca Mudanya-Kabataş arası bol bol kullandığım deniz otobüsüne benzeyen bir araçla yolculuk yapacaksınız. Siz çantalarınızla şaşkın şaşkın kendinizi içeri attığınızda hangi adada inceklerin çantalarını ne tarafa bırakacağına dair bağırmaları takip edip yükünüzden kurtulup içeride kendinize yer arayacaksınız. İneceğiniz adaya yaklaşırken yapılan anonsla kendinizi yine çıkışta bulacak ve yerde sıra sıra çanta ve bavullar sıralandığını göreceksiniz. Hah işte bavulunuz orada bir yerde. Aman dikkat edin de şaşkın şaşkın aranırken bavullara takılıp düşmeyin.
24.08.2014
patmos
Ani bir kararla rotamızı kuzeye çevirip Patmos'a geliyoruz. Adanın limanı Skala'ya indiğimizde restoran ve barların yanında hediyelik eşya dükkanları da dikkati çekiyor. Nitekim yıllarca ticaretle uğraşan ve dini bir merkez olan Patmos süngercilikle kendi yağında kavrulmaya çalışan Kalymnos'a göre çok farklı.
Adayı meşhur yapan Aziz Yuhanna'nın sürgündeyken İsa'yı gördüğünü iddia edip Apokalips'i yazması. Patmos'un en yüksek yerine kurulmuş olan Agios Ioannis Theologos Manastırı ve hemen aşağısındaki Apokalips Mağarası önemli ziyaret yerleri. Hele o gün bir de cruise yanaşmışsa kapıda sıra bekleyeceğinizi garanti edebilirim. Açıkçası manastırın dar koridorlarında gezinmek ve müzesini görmek ne kadar entersansa mağarayı ziyaret etmek de o kadar saçma. Eğer Hıristiyanlıkla ilgili değilseniz pek de matah bir yanı yok. Bununla birlikte manastırın çevresine yayılmış ve UNESCO Miras Listesi'ne alınmış olan Patmos'un idari merkezi Chora mutlaka görülmesi gereken bir kasaba. Daracık sokakları, küçük meydanı ve en önemlisi de kapı ve pencerelerinin o eşsiz gri-mavisi...
Denize girmek için de pek çok yer var Patmos'ta. Örneğin taşlık plajı ve ılgın ağaçlarıyla Meloi Skala'ya yürüyerek onbeş dakikalık mesafede ve buna rağmen çok sakin. Adanın gelişmiş otobüs sistemi sayesinde Grikos'a da gidebilirsiniz elbet. Ama benim bu seyahat boyunca yüzmekten en çok keyif aldığım renkli taşlarıyla meşhur Lambi'ye gidebilmek içinse araba kiralamanız lazım.
Gelelim yeme içmeye: bizim favorimiz hem fiyat hem de lezzet açısından Skala'daki Ostria oldu. Ayrıca dondurmacılar ve adanın meşhur peynirli turtası ve ballı bademli fugi'sini satan pastaneler de diğer atlanmaması gerekenler.
Adayı meşhur yapan Aziz Yuhanna'nın sürgündeyken İsa'yı gördüğünü iddia edip Apokalips'i yazması. Patmos'un en yüksek yerine kurulmuş olan Agios Ioannis Theologos Manastırı ve hemen aşağısındaki Apokalips Mağarası önemli ziyaret yerleri. Hele o gün bir de cruise yanaşmışsa kapıda sıra bekleyeceğinizi garanti edebilirim. Açıkçası manastırın dar koridorlarında gezinmek ve müzesini görmek ne kadar entersansa mağarayı ziyaret etmek de o kadar saçma. Eğer Hıristiyanlıkla ilgili değilseniz pek de matah bir yanı yok. Bununla birlikte manastırın çevresine yayılmış ve UNESCO Miras Listesi'ne alınmış olan Patmos'un idari merkezi Chora mutlaka görülmesi gereken bir kasaba. Daracık sokakları, küçük meydanı ve en önemlisi de kapı ve pencerelerinin o eşsiz gri-mavisi...
Gelelim yeme içmeye: bizim favorimiz hem fiyat hem de lezzet açısından Skala'daki Ostria oldu. Ayrıca dondurmacılar ve adanın meşhur peynirli turtası ve ballı bademli fugi'sini satan pastaneler de diğer atlanmaması gerekenler.
21.08.2014
evdokia'nın zeybekikosu
Manos Loizos her ne kadar bu topraklarda başla şarkılarıyla bilinse de yukarıdaki eser ve de sahne bir Yunanistan klasiğidir. Zeybekiko oynamak isteyen her Yunan erkeğinin bir numaralı istek şarkısıdır. Besteye ev sahipli yapan filmden kat kat daha meşhur bir şarkı To Zeimbekiko Tis Evdokias.
Herif de iyi oynuyor ama...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)