16.08.2013

gün geçmiyor ki bir corto maltese yazısı daha yazmayayım

Bu seferki Taraf Kitap için...



BAYRAKLARA VE DOGMALARA İNANMAYAN BİR DENİZCİ, CORTO MALTESE
Corto Maltese: Masalda yaşamak güzel olurdu.
Altın Dudak: Tabii. Ama sen zaten sürekli bir masalda yaşıyor ve farkına varmıyorsun. Bir yetişkin masal dünyasına adım attığında artık oradan çıkamaz bunu bilmiyor muydun?
                                             
2011 yılının Ağustos ayında bir iş için yolum Paris’e düştüğünde üzüldüğüm tek şey Pinacothèque’de yer alan “Hugo Pratt’ın Hayali Yolculuğu” sergisini kıl payı kaçırmış olmamdı. Mekanın kaldığım otele yakın olmasını fırsat bilip, her sabah erkenden kalkıp yollara düşmeden önce arkasına Venedik’in silüetini almış olan Hugo Pratt’ın en bilinen karakteri Corto Maltese ile bakışıyorduk karşılıklı. (afiş için: http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://masmoulin.blog.lemonde.fr/files/2011/03/affiche.1300675710.jpg&imgrefurl=http://masmoulin.blog.lemonde.fr/2011/03/24/hugo-pratt-remplace-%25C2%25AB-au-pied-leve-%25C2%25BB-les-mayas-a-la-pinacotheque/&h=408&w=538&sz=107&tbnid=dBR95szjWl-eTM:&tbnh=90&tbnw=119&zoom=1&usg=__8C_wH5gFk_St-EO5NgQqPMMlxIs=&docid=Sj8Sa8UBONmkjM&sa=X&ei=G9PrUZ7RC42u4QSeyoFI&ved=0CE4Q9QEwBw&dur=80#imgdii=dBR95szjWl-eTM%3A%3B323eqMzsKf_l1M%3BdBR95szjWl-eTM%3A)
Corto Maltese, hayatı bir roman olan Hugo Pratt’ın çizgi roman olarak vücut bulmuş hali ve hatta biraz önden gidiyor olsa da otobiyografisi. Ortada fiziksel bir benzerlik de vardır, nitekim Umberto Eco’nun kızı Hugo Pratt ile tanıştıktan sonra Pratt’ın Corto Maltese olduğunu fısıldar babasının kulağına. Her ikisinin de baba tarafında İngiliz kanı vardır; Pratt Venedik’te doğup babasının işi nedeniyle Habeşistan’a gider ve İkinci Dünya Savaşı sonrası soluğu Arjantin’de alır. Venedik’in kendisini tembelleştirdiğini söyleyen Corto ise Malta’da doğar ve küçük yaşta tek başına yollara düşer; elbette ki durakları arasında Habeşistan ve Arjantin de vardır.

Hem kendi yaşadıkları hem de tarih merakı Hugo Pratt’ın böylesine ölümsüz bir karakteri ortaya çıkarmasında şüphesiz büyük rol oynadı. Yoksa Beyaz Ordu mensubuyken Moğolistan’da bağımsızlığını ilan eden Alman general Roman von Ungern-Sternberg ya da Somali’de bir tarikat yönetimi kurup 20 yıl boyunca İngiliz ve İtalyanlara karşı savaşan Deli Molla lakaplı Seyyid Muhammed Abdullah Hasan gibi bilinen tarihin hep arka sayfalarında kalmış karakterlerin bir şekilde Corto Maltese maceralarında boy göstermesi asla mümkün olmazdı. Nitekim “Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev” macerasında bu toprakların tarihine de el atar Pratt: İttihatçiler, Ermeni tehciri, Mevleviler, Yezidiler ve ölüme atını süren Enver Paşa…

Dünya’nın Corto Maltese ile tanışması 1967 yılını buluyor. Daha önce dünyanın çeşitli köşelerinde farklı mecmualarda eserleri yayınlanan Hugo Pratt Sgt. Kirk isimli derginin oluşumunda yer alır ve ilk sayıda da Corto Maltese’nin “Una ballata del mare salato” isimli hikayesine yer verir.  Mekan Pasifik Okyanusu zaman Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesidir. İkinci hikaye içinse aradan üç yıl geçmesi gereklidir: Fransız Pif Gadget dergisinde dört yıl boyunca kısa hikayeleri çıkar kahramanımızın, Birinci Dünya Savaşı yıllarında kah Brezilya açıklarında yelken açar kah Dublin sokaklarında IRA militanlarıyla karşılaşır. 1974-1989 tarihleri arasında yedi uzun hikayesi daha yayınlanır Corto’nun Sibirya’dan Buenos Aires’e geniş bir coğrafyada geçen. Daha sonra kahramanımız İspanya İç Savaşı esnasında kaybolur, bunu da Pratt “Çöl Akrebi” serisinde başka bir karakterine söyletir. Onunla ilgili son aldığımız haber ise 16.6.1965 tarihli bir mektuptur; Şili’de gözünün feri kaçmış bir şekilde, tek başına, yüzü denize dönük oturduğunu öğreniriz.
Peki kimdir bu Corto Maltese? 10 Temmuz 1887 La Valetta doğumlu, Cordoba’nın Yahudi mahallesinde büyümüş, babasından dolayı İngiliz vatandaşı, anne tarafından İspanyol çingenesi kanı taşıyan, ikameti Antigua'da, evi Hong Kong'da romantik, bireyci, sarkastik bir kahraman. Ne bir dini vardır ne milliyeti. Kendi donanmasının kaptanıdır söylediği gibi. 10 yaşında usturayla elinde bir kader çizgisi oluşturmuş, Jack London’dan  John Reed’e, Kızıl Baron’dan  Enver Paşa’ya bir çok tarihi karakterle yolu kesişen bir maceraperesttir. En sevdiği kitap bir türlü bitiremediği Thomas Moore’un Ütopyasıdır. Dediğimiz gibi Corto Maltese zaten hep bir yolculuk halindedir çünkü olduğu yerde bir türlü mutlu değildir. Yeni bir hikayeye atılmak için bahanesi hazırdır; genelde para için yapsa bile ganimeti annesine göndererek bahanesini yok etmek istemez belki de. Kafasında her daim kaptan şapkası, ağzının bir kenarında sigarası…
Corto Maltese’nin bu topraklara ulaşması ise nispeten yenidir. Dost Kitabevi 1999-2004 yılları arasında 10 adet Corto Maltese hikayesi yayınlar; daha önce bahsedilen kısa hikayeler de birleştirilmiş ciltler halinde piyasaya sunulmuştur. Yine de iki hikaye nedendir bilinmez çevrilmez Türkçe’ye; buna karşılık 2000 yılında ilk Corto Maltese macerasının Hugo Pratt tarafından romanlaştırılmış halini yayınlamayı unutmaz. 2012 başında ikinci bir Corto Maltese seferi yaşanır NTV Yayınları tarafından. Her iki yayınevinden çıkan hikayelerde bir çok farklılık göze çarpıyor: Mesela Dost’tan çıkan hikayeler büyük boy, ikinci hamur kağıda basılı ve siyah beyazken NTV’den çıkanlar küçük boy, kuşe kağıda basılı ve renkli. Bu da Hugo Pratt’ın çini mürekkebi desenlerine alışmış bizlere biraz garip geliyor. Bununla birlikte NTV’den çıkan hikayelerin çevirisi (Alev Er tarafından yapılmış) daha derli toplu ve doğal olarak farklılıklar içeriyor. Mesela Corto’nun Vodoo büyücüsü arkadaşının adı bir tarafta Altın Dudak diğer tarafta Parlak Dudak (orijinali Bocca Dorata). Önemli bir farklılık da ilk Corto Maltese macerası olan “Una ballata del mare salato” çevirisinde: Bir Tuz Denizi Şarkısı’na (Dost) karşılık Tuzlu Denize Balad (NTV). Ayrıca Dost Kitabevi’nden çıkan “Oğlak Burcu Altında” bugüne kadar NTV Yayınları’ndan altı ayrı hikaye olarak çıktı. Bizim için en değerli olansa Dost’un yayınlamadığı hikayelerden birisi olan “Gençlik Yılları”nın artık Türkçe’de yer alıyor olması. Dost Kitabevi’nden çıkan serinin en önemli özelliği ise haritalar, karakter ve yazar hakkında ek bilgiler, ön yazılar (bir tanesi Umberto Eco imzalı mesela) içeriyor olması.
Hugo Pratt Corto Maltese’nin kayboluşunu şöyle açıklar: "Hızla dijitalleşen her şeyin birbirine bağlandığı bir dünyada Corto Maltese gibi bir bireyin yeri yoktur." Akla ister istemez Corto Maltese’nin 1905 Rus-Japon Savaşı esnasında arkadaş olduğu Jack London’un Martin Eden için “Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.” demesi geliyor.
Evet Corto Maltese artık yok, evet hikayeleri artık renkli ve evet dünyada bırakın Corto Maltese gibi bireylere, külliyen bireylere yer yok.

- Ya sen Corto, ne yapacaksın?
- Ben de gidiyorum, öylesine, gitmiş olmak için...


21.07.2013

corto ganimetleri

Daha önce anlatmıştım Paris'teki Hugo Pratt sergisini nasıl kaçırdığımı, nasıl kedi gibi hediyelik eşya mağazasının camından içeriyi kestiğimi ama sayımda olduklarından güzelim çizimleri kaçırdığımı. İşte o olaydan sonra bizim hanımın yolu Paris'e düşünce görevi ona devretmiştim, o da sağolsun iki magnetle geri gelmişti. Birisi Gençlik Yılları'ndan diğeri Etiyopyalılar'dan.
Daha sonra hanım çok sağolsun sahaf fuarından bir Corto posteri aldı, o da çalışma odasının duvarı ile çalışma masasının üstü arasında gidip geliyor.


Son ganimetlerse gayet taze. Paris'te aylak aylak gezerken karşıma çıktı, koleksiyoner işiymiş ya da satıcı beni yedi. Neyse dünyaya bir daha gelmeyeceğimin farkında olarak oyroları bayıldım.
Bu arada NTV Yayınları'ndan Gençlik Yılları çıktı renkli ve cep boy olarak. NTV Tarih'in içine eden bir yayınevinin Corto'dan uzak durmasını beklemiyorduk değil mi?


7.07.2013

geç kalmış yazı2: herkes kendi federeler duvarı'nı görecektir elbet

29 Mayıs sabahı iş için yolum hazır Taksim'e düşmüşken, sabahın kör vaktinde dozerlerin girdiğini  atılan twitlerden öğrendiğim Gezi Parkı'na uğrayıp işin artık işten geçtiğini düşünmüştüm polis kordonunu görünce. Ama hiç de öyle olmadı, zalimliğe karşı büyüyen tepki çığ gibi ilerledi. Cumartesi günü akın akın Taksim Meydanı'da girilen saatlerde biz de bir taksiye atlayıp Balat'ın yollarını tuttuk, ne de olsa zamanında kararlaştırılmış bir düğünümüz vardı. Ev sahibinin ayağı gaz bombası isabeti sonucu kırılmış, konuklardan bazıları TOMA önüne katılmış, bazıları yollarda mahsur kalmış, bazıları da gaz maskeleriyle Beşiktaş'a koşmuş olsa da yine de bir düğün vardı ortada. Sonrasında Gezi Parkı'ndan meydana taşan "komünal şenlik" kurulduğunda ben uzaklardaydım ve döndüğümde de gene gaz bombaları gene plastik mermiler... Ve bir de üstüne göz göre göre söylenen yalanlar, Goebbels'in yalanıp yutulmuş ilkeleri, zalimlik, kanundışılık, beceriksizlik, gerginlik, meşru müdafaa altında öldürülenler, uzuvlarını kaybedenler, evlerinin içinde gazlananlar...

O uzaklarda olduğum hafta şunu düşündüm: varsayalım bir mucize oldu ve devrim gerçekleşti. Gelecek hafta nasıl bir Türkiye olacaktı? İç karartıcıydı tahminim çünkü o topluluktaki enerji ve espritüellik politikanın çarklarında parçalanmaya mahkumdu. Nitekim 1848'ten 1871'e, 1968'den Arap Baharı'nda hep umutlandıran hareketler daha beter yönetimlere bırakmıştı yerlerini. Mesela Mısır'ı düşünmüştüm, bir Firavun'u deviren halk bir başka Firavun'a mahkum olmuştu-dedim ya geç kalmış bir yazı bu. Fakat artık her geçen gün içim daha da kararıyor. Benim oyumu alamayan iktidar benim yaşam alanımı kısıtlıyor. Tepki gösterince "bunlar" olarak kodlayıp iyice ötekileştiriyor, kendi yavrularına düşman ilan ediyor ve tüm aklı dış mihraklardan aldığım savını öne çıkartıyor. Dinlemek hak getire. Sinirli bir başbakanımız, hukuktanımaz valilerimiz, saçmalayan bakanlarımız, metrolara gaz sıktıran emniyet amirlerimiz, insan öldüren polislerimiz var. Ve ben hepsinden nefret ediyorum. Ne bu dünyada adalete inanıyorum ne de öteki tarafa. Tek dileğim insanların çektirdiği acılardan daha fazlasını çekmeleri. Uzun, acılı bir ölüm bekliyordur umarım bazılarını...

Bu süreçte esas beni mutlu eden bazı liberallerin foyalarının meydan açıkması oldu. Her türlü yavşaklığı yapmalarına alışıktık da bu kadar absürd bu kadar zorlama iktidarı ve gücü yalama gayretleri karşısında ağzım açık kaldı. Gün gelecek, devran dönecek ve bu isimler elbet yalayacak yeni kıçlar bulacaklar zaman içerisinde.

Bir de mesela kardeşimle daha da gurur duydum bu süreçte. Eylemlere katılan, parktaki kedilere evini açan, astımına rağmen durmayan, o en boktan sokaklarda insan avı yapılan pazar günü apartmana süt, su ve solüsyon bırakan kardeşimle ne kadar gururlansam azdır.

Ha bir de bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yok, karşıma AKP yalakalığıyla çıkan olmadı neyse ki ama davet edildiğin yere gidemesen bile tebrik etmek için ararsın en azından, babam öldüğünde de silmiştim bazı insanları hayatımdan ve bir şey de kaybetmedim biliyor musun? 

22.06.2013

geç kalmış yazı1: kiraz

Eski şirkette 40 yıldır çalışan bir abimiz vardı. O 40 yılı da aynı odada, koltukta, masada geçirmiş gibi hissederdim odasına her sohbet etmeye girdiğimde. Altmışını geçmiş, çocuklarını evlendirmiş, fazla kiloları ve hastalıklarıyla hayatı olduğu gibi keyifle yaşardı ve ne yalan söyleyeyim bazen fazla konuşmasıyla beni esir alırdı. Geçen sene bir gün gene sohbet ederken (ki çoğunlukla yeme içme üzerine olurdu)  baharın başlangıcında "doktor," demişti her zamanki gibi, "ben belli bir yaşa geldim artık. Her yaşadığım bahar benim yanıma kar kalıyor. Mesela kiraz yemeyi çok severim. Bu sene de yiyeceğim sanki son kez kiraz yiyormuşum gibi." diyince ben klasik "aman olur mu öyle şey!" demiştim de bilememiştim hakikaten geçen sene yediği son kirazlarmış adamcağızın. Yazın ortasında bir akşam, hemen yemekten sonra balkonda otururken ölüvermiş.

Bu sene de yaz bitmeden mümkün olduğunca çok kiraz yiyorum. Ama dün Gaziantep'te 2,5 TL olan kirazın kilosunun Macrocenter'da 16 TL olduğunu görünce nevrim dönüyor...

23.04.2013

tatar çölü ya da bastiani kalesi'nden ayrıldığını sanmak

"...Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı."

Eski iş yerimde artık kalmak istemediğimi anladığımda bir yandan da zaten bu zamana kadar kalarak çok vakit kaybedip kaybetmediğim de aklımı kurcalamaya başlamıştı. Ömrümün güzel vakitlerini orada konfor alanımdan ayrılmak istemediğim, bir odam olduğu, insanları tanıyıp kendimi de sevdirdiğim için mi tüketip gidiyordum? Şansın da yardımıyla hızlı bir şekilde bağımı koparıp daha büyük bir firmada daha alt bir kademeden organizasyon şemasına dahil olup kendimi ispatlama sıkıntıları yaşıyorum bir haftadır. Kendi Bastiani Kale'mde önce "işi öğrenirim, bunun için de 2 sene yeterli" demiştim. Sonra müdürüm gidince "yenisi gelir, bir 6 ay onunla çalışıp tecrübe kazanırım, sonra da giderim", yeni müdür değil de yeni genel müdür gelip "gel seni müdür yapalım ama bunun için 2 sene lazım hem müdürlük yap hem de şimdiki işlerini" diyince de önce 2 sene sonra da "biraz daha zamanın var, sene sonu müdürsün" sözü üzerine bir sene daha bekledim. Ama o beklemeler nedense hiç kesilmedi, benim de Giovanni Drogo'dan farkım kalmadı. Neyse ki o girdaptan çıkacak gücü buldum kendimde, yoksa oradan emekli bile olurdum herhalde. Velakin yeni yerin de bir Bastiani Kalesi'ne dönmeyeceğinin garantisi yok. Eskiden sahil yolundan gidince İstinye Bayırı'na sapıyordum şimdi düz gidiyorum, bu da bir umut aşılıyor her sabah. Peki ne zamana kadar?

Not: Kitabı pederin kütüphanesinden aşırdığım Can Yayınları baskısından okudum. Her kitabın arkasında okuduğu yılı yazardı kurşunkalemle. Bundaki tarih 1996. Kitaptan altını çizdiği tek cümle ise yukarıda yer alan. Halbuki o cümlenin hemen öncesinde "...ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir." demekte Buzzati. Yaşıyor olsa iki gün sonra 60 olacaktı babam. Onu en çok böyle büyük kararlar alma dönemlerinde özlüyorum. Şimdiden doğum günün kutlu olsun.

17.04.2013

sıkıcı bir karakter olarak zagor





Her Türk erkeği gibi ben de çizgi romanla büyüdüm. Rahmetli sağolsun iyi bir koleksiyon yapmıştı, onun edindiği Teks, Teksas, Tommiks, Redkitlere ben de zamanla Kızıl Maske ve Asterikslerle bir katkıda bulundum. Fakat evde toz yapan her nesneye düşman olan annemin kulisleri sonrası o koleksiyon dağılıp gitti. O dönemde yanılmıyorsam çizgi roman bulmak da zorlaştı diye hatırlıyorum, Tay yayınları kapandı gibi bir anı var aklımda. Bu arada Amerikan süper kahramanları değil de daha çok Avrupa-özellikle de İtalyan- ekolünden daha insani kahramanları okumayı sevdiğimi de belirteyim.

Neyse el para tutmaya başlayınca tekrar çizgi romanlar düştü akla ama bulması kolay değildi ya da bende o eski heyecan yoktu. Bu arada Asteriks'in tüm serisi kütüphanedeki yerini aldı, Corto Maltese ile tanışıldı, eski dost Teks ile tekrar buluşuldu vs. Esas dönüm noktası bir arkadaşın işi nedeniyle eline geçen ve atmayı düşündüğü Mister No'ları bana vermesiyle yaşandı. Jerry Drake'ten ileride bahsederiz zira Bonelli'nin en başarılı karakteri bence. Aynı arkadaş Mister No'lara ek olarak Büyülü Rüzgar, Martin Mystere ve Zagorları da ekledi bana gelen paketlere. Ben de Zagor okuyarak başladım yeni karakterlere ama açıkçası çok sıkıldım Baltalı İlah'tan.

Bir kere almış bütün Darkwood'un dertlerini omzuna. Çiko ile bataklıkta yaşıyorlar sıfır eğlence var hayatlarında. Her yere tabanbay gidiyorlar, alkol yok kadın yok. Çiko'nun tek derdi yemek yemek ve Zagor sürekli aşağılıyor onu "fıçı" diyerek. Ama esas konular sıkıcı, sürekli askerler-kıılderililer arası gerginlik var, el kadar ormana uzaylı da geliyor çılgın profesör de. Karakterlerin de analizi pek yapılmıyor, yüzeyel geçiliyor. Halbuki Mister No öyle mi? İçiyor, kızlarla eğleniyor, para için derde bulaşıyor, "Esse Esse" gibi bir kankası var. Ve karakter analizleri çok iyi: örneğin Jerry'nin Manaus'tan kaçıp New York'a kadar sürüklendiği maceralar silsilesi adeta bir dizi gibi akıp gidiyor.

Neyse elimde 3-5 macera kaldı, bitirip diğerlerine geçeyim. Umarım Martin Mystere ve Büyülü Rüzgar sıkıcı çıkmaz.

16.04.2013

bekarlığa veda

Geçen hafta itibariyle masamı boşalttım ve yeni bir maceraya yelken açtım. Bu arada hanımın Londra seferini de fırsat bilerek yeni iş yerine bu hafta başlayabileceğimi de belirttim. Evde yayılır, sahilde yürür, yazar çizerim, balkondaki bitkilerle uğraşırım diye düşünüyordum ki maşallah hiçbir şey yapmadan geçti gitti sanki bu bir hafta. Cart diye geri dönen kışın da sağolsun kazığını yemiş oldum.

Bu arada evde yalnızken günler nasıl geçiyordu diye düşünüp aynı alışkanlıkları yaşatmaya çalıştım: dışarıdan leş yemekler söyledim, etrafı dağıttım, saçma sapan şeyler seyrettim.

Ne çabuk geçti yahu bir hafta? Yarın son tatil günüm, bari biraz evi toplayayım da fırçadan kurtulayım.

14.04.2013

roket

Roket Lao'nun ilk uluslararası filmi, tabi bir Avustralya eli de almış. Senaryo çok derin değil, görüntüler güzel, oyunculuklar sırıtmıyor, başroldeki çocuk(lar) tatlı. Ortaları biraz baysa da izlediğim için memnunum, Lao'yu hatırlattığı için de...

Konu ilginç: Lao'nun kuzey bölgesindeki bir köy yapılan baraj nedeniyle sular altında kalacaktır ve boşaltılır. Kahramanımız da ailesiyle beraber yollara düşer bu nedenle. Film de onun gözünden yaşananlar nitekim. Daha ağır olabilecek bir konu belki de çocuk gözünden anlatıldığı için eğlenceli geçiyor ve mutlu sonla bitiyor.

Film sayesinde Lao yakın tarihi ilgilendiren birçok konuya da değiniliyor: Mekong üzerine yapılan barajlar, Amerikan bombardımanından kalan patlamamış bombalar, CIA destekli kurulan gizli ordular ve çocuk savaşçılar, animizm, Lao'nun güzel doğası ve insanları...

Bu sene de film festivalini pas geçmemiş oldum, entelliğime entellik kattım.Filmin trailerı için tıklayın.

30.03.2013

gönül isterdi ki istifa dilekçesini yola düşmek için vereyim

Evet, nerde kalmıştık? En son ayın ilk gününde önce evlilik için gün almış, o gazla da şirkettekilere posta koymuştum. 19 gün aralıksız çalışıp nihayet kanepede devrilecek fırsat bulmuşken yazayım istedim: takvimler 21 Mart'ı gösterir, cemreler düşer, bahar gelir, barış istemeyeni döverlerken ben de sabahın köründe yemedim içmedim genel müdürün kapısında pusuya yatıp "Ada, ben ayrılmak istiyorum" dedim. Dolmasından kafasını kaldırdı, yüzü kızardı, "başka birisi mi var?" diye sordu. Elbette vardı. "Sen patronla konuşana kadar iki teklif aldım" dedim. Sonrası klasik "yolun açık olsun ama gidişin acıtmadı ki" konuşmaları... "Çok uzatmayın Tekirdağ yolu uzun" dedim ve peynir tatlısı yemeye gittim. O nasıl bir güzelliktir değil mi?

5,5 yıl bir yerde çalışınca -ki ömrün onda biri eder neredeyse- ayrılmak zor gelir diye düşünüyordum, ama o kadar bıkmışım ki şu uzatma günleri bir an önce geçsin diye bekliyorum. Tek üzüldüğüm konu uzun hatta upuzun bir seyahate çıkma projesi gene rafa kalktı.

4.03.2013

01.03.2013

O gün dünyanın bir başka yerinde bir başka biri önce karısı ve çocuklarını öldürüp sonra da aynı hesaplaşmayı işyerine taşımış olabilir, bilemiyorum. Bense o güzel ve güneşli cuma sabahı beş vesikalık fotoğrafım, nüfus cüzdanım, sağlık raporum ve müstakbel zevcemle birlikte bizden önce yirmi iki çiftin geçtiği koridordan ve kapılardan geçip vereceğimiz partiye nikah memurunu da çağırdık velakin kendisinin işi olduğundan ancak benim doğumgünümde kendi mekanında görüşebileceğimizi söyledi. Hayatımla ilgili bir dönüm noktasının tarihini belirlemiş ve randevu kağıdını çantama atarak ikinci hedef olan işyerine doğru yol almaktaydım.

Önce insan kaynakları müdiresini sonra da genel müdürü sıkıştırıp "ilişkimiz nereye gidiyor?" konuşması yaptım. Her ikisi de sorunun patronda olduğunda hemfikirdi.

Şimdi hayalim haziran ayının bir gününde Ermenistan-İran sınırını işsiz ama evli biri olarak geçebilmek.

17.02.2013

şeyler

"Önce para kazanmayı seçen, gerçek tasarılarını zengin olacakları zamana, daha ileriye saklayan insanlar pek haksız sayılmaz. Yaşamaktan başka bir şey istemeyenler ve en büyük özgürlüğe yaşam adını verenler, salt mutluluk peşinde, arzularını ya da güdülerini doyurma, yeryüzünün sınırsız zenginliklerinden hemen yararlanma peşinde koşanlar, bu gibiler, her zaman mutsuz olacaktır. Kendileri için bu tür ikilem olmayan, ya da bununla pek az karşılaşan bireylerin bulunduğunu kabul ediyorlardı, bu gibiler ya çok yoksuldular ve biraz daha iyi yemekten, biraz daha iyi barınaktan, biraz daha az çalışmaktan başka istekleri yoktu; ya da baştan böyle bir ayrımın önemini hatta anlamını kavrayamayacak kadar zengindiler. Ama günümüzde ve ortamımızda, giderek daha çok sayıda insan ne çok zengin, ne de çok yoksul durumda: zenginlik düşleri görebiliyorlar ve zenginleşebilirler: işte mutsuzlukları da bu noktada başlıyor. 

Öğrenim görmüş, ardından vatani hizmetini şereflice yerine getirmiş farazi bir genç adam yirmi beş yaşlarında kendini, anasının karnından çıktığı günkü kadar çıplak bulur ama yine de bilgisiyle, teorik olarak, umabileceğinden daha fazla paraya sahiptir. Yani bir gün gelip kendi dairesine, yazlık evine otomobiline, müzik setine sahip olacağını kesinlikle bilir. Yine de bu baş döndürücü vaatlerin insanı çıldırtasıya beklettiğini düşünür: bunlar, iyi düşünülecek olursa, kendi yapıları gereği evliliği, doğacak çocukları, manevi değerlerin, toplumsal davranışların ve insani tutumların gelişimini de içine alan bir sürece dahildir. Kısacası genç adam durmak oturmak zorundadır, bu da onun on beş yılını alır.

Bu tür bir gelecek pek iç açıcı değildir. Sövüp saymadan, kimse buna angaje olmaz. "Ne yani –diyecekler çiçeği burnundaki genç adam– şiirleri, gece trenlerine, sıcacık kumlar düşleyen ben, çiçekli kırlarda gezeceğim yerde, günlerimi bu camlı bürolar ardında mı geçireceğim, terfi etme umutlar mi besleyeceğim, hesaplar mı yapacağım, entrikalar mı çevireceğim, isteklerime gem mi vuracağım?" Ve kendini avuttuğunu sanarak, taksitli satışların tuzağına düşer. Düştü mü de tam düşer: sabretmekten başka çıkar yolu kalmayacaktır artık. Ne yazık ki çektiklerinin sonuna geldiğinde, genç adam artık eskisi kadar genç değildir; üstelik de önceki mutsuzluğuna ek olarak, sanki yaşama geçip gitmiş, bu yaşam bir hedef değil salt çabalamaymış gibi görünebilir; bu düşünceleri kafasından uzaklaştıracak kadar aklı başında ve tedbirli olsa bile –çünkü yavaş yavaş yükseliş ona büyük deneyim kazandıracaktır– kırk yaşına geleceği ve işine ayırmadığı birkaç saatçiğinin de yazlık ve kışlık evlerinin dayanıp döşenmesiyle, çocuklarının eğitimiyle geçeceği bir gerçektir."


 Benim mutsuzluğum da galiba bu zenginlik düşleri noktasında başlıyor. "Zengin değilim, olabilirim..." tekerlemesi zararsız bir oyundan daha tehlikeli bir hal galiba. Yo asla hırslarım, egolarım ve girişimcilik ruhum olduğu sanılmasın-tam tersine hırssız, egosuz bir memur ruhluyum. Şansıma iyi bir ailede dünyaya gelip iyi bir okulda okudum. Şimdi de iyi bir işim var, yine şansımın da yardımıyla yöneticilik yapar bir hale bile geldim. Bu sayede her gün üstümde, paralelimde, yanımda, altımda kim varsa küfrediyorum ve her geçen gün hepsinden daha fazla nefret ediyorum. Ama ne yaparsın, ekmek parası diyerek her sabah kalkıp duş alıyor, traş oluyor ve evden çıkıyorum. Sayısaldan bir şey çıkmadığı sürece de ömür boyu sürecek bir döngü bu.

Bir süre sonra yolun yarısına varacağım Cahit Sıtkı takvimine göre. Fakat Peder Bey takvimi geçerliyse o noktadan geçeli birkaç sene oluyor. Emekliliğimeyse topu topu 26 sene var. Kısacası işim Milli Piyango İdaresi'ne kaldı, malum beklediğim bir miras da yok. Dolayısıyla ölene kadar zenginleşebilme umuduyla cam ofiste çalışıp, hep bir şeylerin iyi olacağına dair umutlar besleyip, hayaller kurup çabalayıp duracağım.

En azından teselli edebilecek şeyler var hayatımda. Mesela zaten az eşyaya sahip olmak gerektiğini düşünürken son beş ayda başa gelen iki hırsızlık olayı sonrası fikrim pekişti, giden de rahmetliden kalma saatlere falan oldu. Eh yine o sağolsun bir de tapu var üzerime. Çocuk falan da istemiyorum. Bu da demektir ki kırk yaşıma geldiğimde kendime daha çok zaman ayırabilirim. Mesela kütüphanede yığılmış okunmayı bekleyen kitapları bitirebilirim belki ya da Montevideo'yu görebilirim. Hatta bakarsın iş başvurularıma cevap alamazsam istifayı basıp bankadaki üç beş kuruşu oralarda da harcayabilirim. Ya da belli mi olur yarın güneşin doğmuş olduğunu göremem...

26.01.2013

çizgi açığı





Hayat tüm sürprizleriyle devam ediyor. Gelişen bazı olaylar beni her cumartesi sabahı Beşiktaş'tan Arnavutköy'e yürütüyor, bence bir zararı da olmuyor. Bu vesileyle bol bol düşünecek vaktim de oluyor. Düşünceler de belki başka bir yazının konusu olur. Neyse, kelamım şudur: her şeyimin çalınıp çırpıldığı bir dönemde galiba "mallar" en iyi internet üzerinden elde tutulabiliyor. Nitekim 26 Ocak tarihli Taraf Kitap'a da bir yazı yazdım burada dursun da kaybolmasın:




Tanıl Bora’yı özellikle Birikim Dergisi ve İletişim Yayınları’ndaki siyasal düşünce ve milliyetçilik konusundaki yazılarından/kitaplarından tanısak da, hem İletişim’den 1993 yılında çıkan “Futbol ve Kültürü” derlemesiyle hem de çeşitli mecralarda yazdığı futbol yazılarıyla Türkiye’deki entelektüel camianın “ayaktopu”yla arasındaki soğukluğun sona ermesine öncülük eden isimlerden birisidir. O günden bugüne birçok yayınevinden futbol kitapları çıktı, çıkmaya da devam ediyor. En tazesi de yine Tanıl Bora’nın yazılarından oluşan ve İletişim Yayınları’ndan çıkan Çizgi Açığı.

Bir şekilde ucundan da olsa bulaştığım için gurur duyduğum Açık Radyo’daki Libero programına konuk olan Yiğiter Uluğ, Tanıl Bora’nın Radikal Futbol ekibine transferini anlatırken, Bora’nın vaktinin az olduğunu söyleyerek teklifi önce reddettiğini fakat sonra “her Türk erkeği çocukluğundan itibaren futbol yazmak ister” diyerek kabul ettiğini anlatmıştı. Zaten o kabul edişten bu yana her hafta yazıyor. Önce haftanın değerlendirmesi üzerine yazılar yazıp, maçsız geçen haftalarda da futbolun “neticesi”ne değil de “haticesi”ne bakarak ters köşeye yatıran yazılarıyla izleyici sayısını artırdı. En sonunda da, Türk futbolunda yaşanan şike soruşturması sürecinde yaşananların akabinde, “size hayırlı işler” diyerek neticeyi tamamen çıkardı yazılarından; şüphesiz ki güzel de oldu-şerden de hayır çıkabileceğini unutmamak lazım. Bizim payımıza da her hafta oyunun güzelliğine dair yazılar okuma şansına erişmek düştü. En sonunda, yaklaşık beş seneye yayılan bir süre içerisinde Radikal gazetesinde yayınlanmış olan, futbolun sadece futbol olduğu iddiasındaki yazıların bir derlemesi olarak karşımıza çıkıyor bu kitap; 2006’da yayınlanan Karhanede Romantizm’in bir devamı.

Tanıl Bora’nın yazıları günümüz futbolunun moda deyimiyle “tiki-taka” gibi. Yani basit ama estetik, öz ama ne derdi varsa söyleyen. Elbette okuması keyif veren. Bununla birlikte bir an bile dikkati elden bırakmamak lazım keza hiç beklenmedik bir anda hiç beklenmedik bir noktaya açılabiliyor top. Siz radyodaki maç yayınına odaklanmışken bir Orhan Pamuk romanına veya kulüp logolarını hayal ederken Feridun Hürel’e doğru meylediyor. Zaten bu konular hakkında yazan kaç kişi var ki artık sahada? 

Bu kitapta bir de duvar pası yapacağı takım arkadaşı almış yanına Tanıl Bora: ona çizgileriyle eşlik eden çizer-yazar Turgut Yüksel. Zaten ikili Radikal’in spor sayfalarında da komşuluk ediyorlar birbirlerine. İlk sayfalarda yoğun bir şekilde karşımıza çıkan Yüksel’in çizimleri kitap boyunca da bize eşlik ediyor. Nitekim kitabın adı da bu çizimlere selam veriyor. Bununla birlikte kitap, bir bütün olarak, asla çizgiye yapışıp kalmış değil; sahada -ve saha dışında- futbola dair ne varsa konu olabilmiş yazılara. Bir yandan da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Türk futbolunun nevi şahsına münhasır isimlerinden Metin Kurt’a da saygısını sunuyor; başka türlüsü de beklenemezdi zaten Tanıl Bora’dan.

Velhasıl kelam çizgilerle kol kola girmiş futbolun her haline dair yazılar karması Çizgi Açığı. Dönüp dönüp güzel bir yazı –evet sadece futbol yazısı değil, yazı- okumak isteyenler için arşivlik; tıpkı akla geldikçe izlenen veya anlatılan maçlar, goller, çalımlar veya kurtarışlar gibi. Ve de kişisel bir teşekkür Tanıl Bora’ya, bataklığa dönüşmüş Türk futbol ortamında bir nebze de olsa hava kabarcığı sağladığı için. Laf aramızda İletişim Yayınları’nın futbol serisinin de yirmi dokuzuncu kitabına ulaşmışız. Darısı diğer kitaplara...

8.01.2013

2013'e başlarken

Sabah hala karanlıkta uyanıp evden çıkıyor ve eve karanlıkta dönüyorsam 2013'ün bana faydası ne? Bugün ayın 8'i ama sanki seksen sekiz gün geçmiş gibi. Dışarıda kar fırtınaya döndü, ben gireceğim aptalca toplantının gerginliğini yaşıyorum. Bir de yetmezmiş gibi Gazze'nin Dipnotları'nı okuyorum, her sayfada içimi dağlıyor.

Bu dünya adil bir yer değilse ben neden oyunu adil oynamak zorunda hissediyorum ki kendimi?

31.12.2012

2012'yi bitirirken

Yuvadan kopacak kadar büyümemişken yılbaşlarını çekirdek aile bir arada kutlardık. Kutlama da yemek+muhabbet+müzikten oluşurdu. Ben de arada televizyonda senenin değerlendirmesini yapan programları izlerdim. Sonuçta büyüdük, çekirdek aileden eksikler verdik, herkesin ayrı kutladığı yılbaşılar oldu ve ben sene değerlendirmelerini izlemeyi bıraktım.

Bugün yine bir çekirdek aile buluşması oluyor. Geri dönüp bakıldığında güzel bir şekilde hatırlanacak anılar bunlar. 2012 beter bir yıl oldu. Kriz gelip biizm evi de vurdu, insanoğlunun ne kadar berbat bir yaratık olduğu bizzat yaşanarak hatırlanıldı. Bir cenaze bir de şahitlik yapılan nikah oldu yoklamada evet denilen.

Siz nasıl yaşadınız bilemem ama 2012'den daha kötü seneler de yaşadım ama daha iyileri de elbette oldu. 2013 2012'den iyi olsun yeter.

29.12.2012

lao: bitirirken


Bazen dış dünyadan uzak kalmanın, izole olmanın iyi bi şey olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Lao'nun kendini soyutlamış halini ve insanlardaki sakinliği, fakirliğe rağmen mutlu oluşlarını gördükten sonra fikrim pekişti. Sadece Budizmle açıklanamayacak bir ruh hali içeriisndeydiler. Ayrıca doğanın da bakir kalmasını sağlamış. Tamam tüm bunları sadece sosyalizme de bağlamayacağım. Belki de benimki burnu havada bir batılı yaklaşımı.

Hep söyledim: ölmeden görmek istediğim iki ülkeden birisiydi Lao ve ben gördüm. Hatta çok beğendim. Çocuklarına hayran oldum. Herkese de gitmesini şiddetle öneririm. Burma'nın günümüzdeki hali benim iki sene önce gördüğüm halinden farklı diye okuyor/duyuyorum. Benzer durum Lao için de geçerli. Hızlı bir büyüme halindeki Çin'e kereste ve elektrik lazım ve Lao bakir ormanları ve engin Mekong'uyla bunları sağlıyor. Velhasıl  kelam "bin fil ülkesi için" değişim kapıda. Umarım Lao halkı için en hayırlısı olur, çıkarların dibine kibrit suyu!

26.12.2012

bitmeyen sene

Parkın içinden geçerken lambaların aydınlattığı yolun bomboş olduğunu fark ediyoruz; keza etrafta da kimsecikler yok. Bir cumartesi günü 17.30 itibariyle imkansız görünen bir şey bu ama olmuş, o zaman tadını çıkarmak lazım. Tek duyduğumuz kayıkların halatlarından gelen gıcırdamalar. O günün güzel geçtiğini, yarını da güzel geçirmek gerektiğini düşünürken sonrasının gene pazartesi olduğu, uyandığımda havanın leş gibi karanlık olacağı, ben ayılmaya çalışırken mahallenin üç imamından birinin bet sesiyle güne 2-0 yenik başlamama sebep olacağını hatırlıyorum.

"Bugün de ne çabuk karardı be hava, tıpkı perşembe günkü gibi. Sene de bitemedi zaten...". Okkalı bir küfür sallıyorum havada asılı kalsın diye ama o da gidip çimlere oturuyor. Bir şey de tam olsa şaşarım zaten.

15.12.2012

lao: içelim



Lao'nun dünya yemek kültürüne hediye ettiği iki adet ürün var: ilki benim de merakımı cezbeden milli bira Beerlao, ikincisi ise dünyanın en ucuz alkollü içkisi olan milli içki lao lao. İlkinden başlayacak olursak bu lager bende hayalkırıklığı yaşattı ve Tayland'a dönüp Singha içeceğim günlerin hayalini kurdum. İkincisi ise daha çetrefilli bir konu. Biranın şişesi yaklaşık 1 dolar olunca Lao halkı daha ucuz bir seçenek olan ev yapımı pirinç viskisi lao laoyu tercih ediyor-ki 1 litrelik bir şişenin de ederi 1 dolar ve dolayısıyla dünya üzerinde bulup bulabileceğiniz en ucuz alkol ödülü otomatikman Laolu kardeşlerimize gidiyor. Eğer sokaklarda ve pazarlarda satılan etiketsiz lao laoları güvenilir bulmazsanız yukarıda görebileceğiniz milli çiçek champa etiketli şişe 1,25 dolarlık fiyatıyla hem akşamları odanızda iyi bir yarenlik hem de eve götürülecek güzel bir anı olma özelliğini taşıyor. Yüksek alkollü ve hafif ekşi lao laoyla envai çeşit kokteyl de bulunabilir barlarda. Yine fotoğrafta görüldüğü üzere lao lao şişelerine envai çeşit hayvan cinsel gücü artırması amacıyla dolduruluyor. Denemek isteyene sözümüz yok.

Bununla birlikte tadı berbat olan Namkhong bir başka yerel bira. Ayrıca Fransızların bölgeye getirdiği kahve aromasıyla beğenimizi kazandı. Ah bir de yanına ekleyecek süt bulabilseydik...

11.12.2012

lao: yiyelim








Lao yemekleri şüphesiz ki ülkenin fakirliğini de yansıtıyor. Sepette sofraya gelen yapışkan pirinç-sticky rice- ülkenin ana besin kaynağı. Bununla birlikte noodle çorbaları, muz yaprağında pişen yemekleri, bambu çorbaları, acılı papaya salataları, Mekong balıkları, ateşte pişen etleriyle Güneydoğu Asya mutfağının karakteristiğini yansıtıyor elbette. Fransız döneminden kalan baget ekmekleri ve cafeleri de Batı tarzı yemek arayanların her zaman için imdadına yetişiyor. Hindistan cevizi sütünden yapılmış tatlıları ve de egzotik meyveleri de şeker ihtiyacı için birebir.

Luang Prabang'a yolunuz düşerse mutlaka Tamarind'de yemek yiyin. Onun dışında sokak yemekleri ve de mütevazi lokantalar her zaman size harika yemekler sunacak, hiç kuşkunuz olmasın.

9.12.2012

5

Beş sene önce de böyle kapalı ve sıkıcı bir pazar günüydü. İlk aklıma gelen bu oluyor artık. Gerisi yavaş yavaş silikleşen anılar. Unutmamak için belirli aralıklarla hatırlamak lazım aslında-yılda bir değil. Yoksa o gün yağan yağmur, bir gün önce oynanan maç, okuduğum kitap, şırıngadaki süt beyazı sıvı, cihazların periyodik sesi, başucunda durduğum yatak, eve döndüğümüzde bizi kapıda karşılayan koca kurbağa yok olup gidecek. Halbuki ben ölene kadar yaşaması gerekiyor benimle, yoksa eksik biri olurmuşum gibi geliyor.

Bir yandan da beş yıl içerisinde çok değiştiğimin farkındayım. Olayları karşılama şekli, tepkiler, sorumluluk almalar değişiyor. Buna büyümek deniliyor, olgunlaşmak, yaşlanmak, ölüme bir adım daha yaklaşmak. Ne de olsa her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlıyor...

1.12.2012

bangkok'a dönüş

Chiang Mai'dan Bangkok'a dönüş seçeneği bol: biz otobüsü tercih ettik ve gayet de iyi yapmışız. Gayet rahat koltukları olan otobüsün konforu da boldu. Düşünün ki kocaman bir plazma ekran vardı. Muavinimiz de gayet sevimli bir kardeşimizdi. Bu sayede fosur fosur uyuyarak Bangkok'a döndük sabahın köründe. Bangkok trafiği ise çoktan başlamıştı...

28.11.2012

chiang mai

Geçenlerde okuduğum bir yazıda 90ların başında manitasıyla Güneydoğu Asya'yı turlayan bir abi bu sene aynı bölgeyi zamanının manitası şimdinin eşi ve kızıyla gezdiğini, birçok şeyin nasıl değiştiğini anlatıyordu. Değişmeyen tek şey ise Chiang Mai'daki trafik, egzoz kokusu ve var olmayan kaldırımlara park eden arabalar diyordu; hakikaten de büyük umutlarla gittiğim şehirde gördüğüm bu oldu.

Chiang Mai dediğin yer ortada surlarla çevrili bir kare ve etrafında çirkin binalar. Esas buraya gelme sebebi trekking gibi doğa aktivitesi insanların ama o işler de bizim kalemimiz olmayınca elde kaldı hüsran. Yine de şehre yaklaşık 20 km uzaklıktaki kutsal tapınak Doi Suthet'e çıktık. Tabi önce oraya giden minibüsleri bulmak (kuzey kapısının yanından kalkıyor) ve dolması için beklemek zorunda kaldık. Zaten Chiang Mai'da ulaşım songthaew denilen arkasında 8 kişinin oturduğu kırmızı pikaplarla gerçekleşiyor. Siz elinizi kaldırıp bir tanesini durduruyor ve sonra gitmek istediğiniz yeri söylüyorsunuz, şöför abinin söylediği fiyat size uygunsa (şehir merkezi için 20 Baht) arkaya atlayıp ineceğiniz yerde de tepenizdeki düğmeye basıyorsunuz. Sonra da parayı verip yolunuza devam ediyorsunuz. Neyse; Doi Suthet bol ışıltılı bir Budist tapınağı. Tayland'ın en yüksek dağının yamacında olduğundan da altınızda yemyeşil ova uzanıyor. Bu noktaya kadar gelmişken hemen aşağı inmeyip bir songthaewe atlayıp botanik parkına çıkmanızı öneririm. Kraliyetin kışlık sarayının bahçesi gerçekten harika. Oradan çıkıp aşağı doğru yürürken sağolsun mühendis "geek" bir arkadaşımız bizi şehre kadar attı.

Chiang Mai esas pazarlarıyla ünlü. Her akşam kurulanı benim için o kadar ilgi çekici olmasa da yemeğinden takısına, giysisinden müzik aletlerine envai çeşit şey satılan "cumartesi" ve "pazar" pazarları görülmeyi hakediyor. Özellikle pazar günleri surların içine kurulanından özellikle bahsetmem lazım çünkü yol kenarlarında yer alan büyük tapınak ve manastırların bahçeleri de esnafa açılıyor ve siz gayet ucuza aldığınız yemekleri bir Budist tapınağının bahçesindeki kocaman ağaçların altında yiyebiliyorsunuz. Bu esnada içeride devam eden ayinde okunan dualar da fon müziğini oluşturuyor. Ve evet doğru bildiniz: kimse kimseye karışmıyor.

Chiang Mai, Kuzey Tayland'da yer alan etnik grupların birleşim noktası olduğundan yemek konusunda da oldukça fazla çeşit sunuyor; zaten şehrin yemek kursları da meşhur. Bu arada ülkeden kaçan birçok Burmalı'ya da evsahipliği yaptığından Burma yemeği de deneme şansınız var. Şehrin gece hayatı da özellikle ekspatlar sayesinde gelişmiş.

Son bir not da kaldığımız yer için olsun: gayet ucuza oldukça güzel ve merkeze yakın bir yerde kaldık, ayrıca mekanın sahibesi de oldukça ilgiliydi konuklarıyla. Buyrun bu da linki, yarın öbür gün yolunuz düşer belki: http://www.topgarden-chiangmai.com/     



19.11.2012

luang prabang'dan chiang mai'e geçiş

Ne havaalanının dışında yer alan bekleme bölümü ne 1970lerin modası ahşap kaplamalarla bezeli dekorasyonu ne küçüklüğü ne de köhneliği tuvaletlere koku versin diye ıslak torbalara doldurulmuş çiçekler kadar etkilemedi beni Luang Prabang Havaalanı'nda. Bu fakir ve mütevazi ülkenin bir özetiydi aslında. Yeşil dağlara bakarak uçağımızın alana inmesini bekledik. Hemen önümüze park etti pervaneli motorlu champa desenli kuyruğuyla. Bir grup turist olarak yerlerimiz aldık ve geldiğim için çok mutlu olduğum bu ülkeyi kısa süre içinde terk edip Chiang Mai Havaalanı'na indik. Komşularından her dönüşümde olduğu gibi Tayların suratsız olduğuna bir kez daha kanaat getirdim.

Luang Prabang'dan Chiang Mai'a 2 gün süren tekne veya 20 saat süren otobüs yolculuklarıyla ulaşmak da mümkün fakat önceki minibüs deneyimimiz bizi ekabirlik etmeye yönlendirdi. Bu arada Lao Airlines'tan bileti iki ay önce de alsanız aynı fiyat iki gün önce de.

11.11.2012

luang prabang-devam





Luang Prabang sadece şehir merkezi olarak değil çevresindeki yerlerle de görülmeyi hak ediyor. Bunlardan birincisi kuzeyde Mekong'un kıyısında yer alan Pak Ou Mağaraları. Bir tanesi nehir seviyesinde diğeri dik bir tırmanışı hak edecek kadar yukarıda iki mağaranın içerisinde boy boy Buda heykelleri var. Karayoluyla 1 nehir yoluyla 2 saatte ulaşılabiliyor. Acentalar aracılığıyla ulaşımı sağlayabileceğiniz gibi iskelede bekleyen teknelerle yolculuk etmek de mümkün. Dağlar, yemyeşil kıyılar ve renk renk kelebekler manzaranızı oluşturacak.

Şehrin güneyinde ise Kuang Si Şelaleleri yer alıyor. Yaklaşık yarım saat süren bir yolculukla iki havuzunda yüzülebilen harika bir şelaleye ulaşıyorsunuz. Oralara kadar gitmişken ve hava da o kadar sıcakken buz gibi suya girilmez mi? Kuang Si'nin hemen yanında nesilleri tehlikede olan Asya Siyah Ayıları için yapılmış barınak var.

Bir de uyarıda bulunayım: acentalar sizi fil turuna da götürmek isteyebilir. Ayağı zincirle bağlanmış  ve her hallerinden depresyonda oldukları belli olan filleri görmekten rahatsız oluyorsanız mutlaka tur hakkında önceden detaylı bilgi alın. Ben bir hata ettim siz etmeyin.


1.11.2012

luang prabang

"Seyahat etmeyi seçtiğimiz yere ulaştığımızda ne yapacağımızı bilemiyoruz. Bir merkezi nokta bulup onun etrafında dolaşmak istiyor, ama bunu başaramıyoruz. Yerin ruhunu hissedebilmek için belli bir yere, aslında herhangi bir yere yönelmemizi sağlayacak önem taşıyan noktaları belirten, olası bir kurallar listesinin eksikliğini duyuyoruz. Bizi asıl noktaya yönlendirebilecek bir liste olmadığını fark ettiğimizde de otelimize dönüp yatağa uzanmak için duyduğumuz isteğin yoğunluğu karşısında kendimizden utanarak bir müzede kayıtsız bir yüz ifadesiyle dolanıyoruz."

Luang Prabang uzun zamandır gelmek istediğim bir yerdi ve ulaştıktan sonra hiç de acele etmeden dolaştım sokaklarında. Her şehrin simge bir yapısı vardır ya, Luang Prabang'da o yok işte. Hani ne bileyim herkes Paris'te Eiffel kulesinin mutlaka bir fotoğrafını çeker ya orada olduğunu belli etmek için, Luang Prabang'a ayak bastığını belli etmenin bir yolu yok bence bu bakımdan. Düşünün şehrin en görülesi "şeyleri" gece pazarı ve Budist rahiplerin sabah seramonisi. Bunun sebebi de ülkenin ezelden beri yoksul olması. Düşünün zamanında kraliçenin kullandığı yatak odası neredeyse bizim otel odasıyla aynı boyuttaydı. Şehir UNESCO Dünya Mirası olarak tescillendiğinden şirin ve temiz. Ayrıca hayat o kadar yavaş akıyor ki insanın buradan ayrıldıktan sonraki yerdeki hayatın hızına alışması zor oluyor. Zaten şehirle ilgili en büyük uyarı planlanandan fazla kalınacağı yönünde.

Mekong ve Nam Khan nehirlerinin birleştiği noktada kurulu Luang Prabang önce Lao krallık başkenti olduğundan tapınaklarla donanmış, sonra da Fransız döneminde kolonyal binalar eklenmiş. O binalar da şimdi ülkenin en turistik şehrine gelen yabancıların hizmetine sunulmuş. Biz de Mekong'a yakın, sakin bir sokakta bulunan büyük balkonlu, cibindikli ve de tavanında pervaneler olan 30lardan kalma bir binaya kapağı atıyoruz. Şehirde bir tane dışında müze olmadığı ve öğlen sıcağına dışarıda kalmak da yorucu olduğundan hiç de kendimizden utanmadan otele dönüp yatağımıza uzanıyoruz.

Rüyamda davulların çaldığını duyuyorum ve uyanıyorum. Hava zifiri karanlık ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor; tıpkı dün sabahki gibi. Evet davullar gerçekten de çalıyor ve şehrin dört bir yanına yayılmış manastırlardan rahiplerin günlük yiyeceklerini halktan toplamak için Luang Prabang sokaklarına dağılacaklarını haber veriyor. Ama o yağmurda dışarıya çıkmaya cesaret edemeyip balkondan Phou Si'nin zirvesindeki ışıklarla aydınlatılan tapınağa bakıp tekrar uyuyoruz. Yağmursuz bir sabaha kalkınca gerçekten etkileyici ama biraz da üzücü bir sahneyle karşılaşıyoruz. İnsanlar önlerinde yiyecekler diz çökmüşler ve rahipleri bekliyorlar. Çevrelerinde de fotoğraf makinalarını hazırlamış turistler... Birazdan uzaktan tek sıra yürüyen bir rahip kafilesi görünüyor; en yaşlısından en gencine sıralanıyorlar. Kendilerine sunulan yiyecekleri (pirinç ve meyve) kabul edip boyunlarına asılı kaplara koyuyorlar. Bir kafile bitiyor bir başkası başka bir yönden geliyor ve turistlerin çıkardıklarını saymazsanız tam bir sessizlik hakim. İşin üzücü kısmı ise aslında rahiplerin bu yiyeceklere ihtiyaç duymaması. Fakat bu törenler turistleri çektiği için hükümet onları zorluyor seramonilerin devamına. Onlar da yiyecekleri ihtiyacı olanlara veriyorlar, nitekim yiyecekleri sunanların biraz ötesinde ellerinde torbalarıyla bekleyen çocuklar gayet iç burkucu bir görüntü oluşturuyor.    

Şehir merkezi dediğim gibi küçük ve derli toplu. Yavaş bir yürüyüş veya bisikletle dura kalka rahatlıkla geziliyor. Fransız koloni döneminden kalan kahve ve baget kültürü epey yerleşmiş. Bana daha sert gelen Lao kahvesini ve köşe başından yaptırabileceğiniz baget sandviçe ekmeği şiddetle öneririm. Sonuçta elinizde gayet ucuz bir kahvaltı oluyor. Şehirde hem Lao hem de batı yemekleri yapan bir çok yer var ama en şiddetle önereceğim Tamarind. Bir Amerikalı hatunun işlettiği mekan yemek kursları da veriyor. Fiyatlar azıcık pahalı olsa da değer; ayrıca rezervasyon şart! Ama benzer yemekleri daha ucuza yemek istiyorsanız Tamarind'i solunuza alıp devam edin, nehir kenarında bir lokanta var aile işletmesi, gayet leziz.

Lao ipeği pek meşhur ve bu konuya yönelen birçok dükkan bulabiliyorsunuz. Ben size Ock Tok Pop'u önereyim. Şehrin biraz dışında bir de yerleri var, ağaçlar içinde restoranı da olan. Tabi esas hediyelik eşya cenneti her gece kurulan "gece pazarı". Tentelerin altına yerlere kurulan tezgahlarda gayet sakin sakin oturan satıcılarla hesap makinesi aracılığıyla pazarlık yapıp envai çeşit incik boncuk ve de kumaşları makul fiyatlara alabiliyorsunuz.

Görülmesi gereken yerlere gelince: dediğim gibi tapınak bol. En seyre değeri de Vat Xieng Tuong. Phou Si şehre hakim bir tepe ve özellikle güneşin batışı esnasında manzarası güzel ziyaretçisi bol oluyor. Onun hemen karşısında eskiden kraliyet sarayı olan şimdinin müzesi var. Daha önce de dediğim gibi bizim yalıların yanında pek bir mütevazi kalıyor. Müzenin bahçesinde de 1950lerde ABD tarafından kraliyet ailesine hediye edilen arabalar sergileniyor.

Muradıma erip Luang Prabang'ı gördüm. Aylak aylak dolaştım. Şimdi de hakkında uzunca yazdım. Ama elbette bitmedi keza şehrin çevresinde de görecek yerler var. O da bir sonraki yazının konusu olsun.

21.10.2012

vientiane luang prabang yolu

Dağın gerçek anlamıyla başında, sadece polis karakolu bulunan ve ara sıra geçen araçların da kendi derdinde olduğu, çocuk yaştaki polisler ve bir takım iyi İngilizce konuşan görevlilerle çevrildiğimiz bu noktasında kendi Banged Up Abroad hikayeme kavuşmaya yakın olduğumu düşünmeye başlamıştım ki bizimle aynı kaderi paylaşan diğer minibüstekileri gelen araca bindirip gönderdiler. Biz de yaklaşık yarım saat bekledikten sonra Vang Vieng'den gelen sempatik sürücülü minibüse bindirilip Luang Prabang'a doğru gönderildik. Peki ne oldu da böylesine gereksiz bir heyecanı yaşamak zorunda kalmıştık?

Lao ile ilgili bilinmesi gereken bilgilerin başında yolların berbat olduğu geliyor. Başkent Vientiane ile en turistik kent Luang Prabang arası 400 km ve otobüsle 12 saat sürüyor, o da şanslıysanız. Daha önce Burma'da uzun yol otobüs yolculukları yaptığım için, okuduklarımın da yönlendirmesiyle dört kişilik ekibimizle minibüs kiralayıp yolculuk etmemizin daha rahat olacağını düşündüm. İki şehir arasında uçmak da bir tercih ama yolun manzarası da pek bir övülüyordu.

Yolculuğun ilk etabı gayet hızlıydı. Virajlara hızla girip son saniyede direksiyon kıran şöförümüz hepimizin midesini ağzına getidi. Batılı gençlerin parti kasabası Vang Vieng'de anlamadığımız bir şekilde başka bir minibüse transfer edildik. Yol boyunca gerçekten nefis kesici bir manzara var. Yeşilin her tonu iki yanınızda. Dağlarda bulutlar. Kötü asfalt hız yapmaya ne kadar izin veriyorsa o hızla gidiyorduk ki dediğim gibi bir polis karakolundan başka bir şey olmayan noktada durdurulduk. Meğer bu güzergahta seyahat eden minibüsler için bir kooperatif varmış ve bizim elemanlar da kaçak kesim yapıyorlarmış. Nitekim araca el konuldu ve biz de başka bir minibüse aktarıldık.

Dura kalka, yavaşlaya hızlanana brugmansia kokulu yoksul köylerden geçerek Luang Prabang'a vardığımızda haşatımız çıkmıştı.

18.10.2012

domino etkisi

Eisenhower'in Kore, Kennedy'nin Vietnam savaşlarındaki en büyük argümanlarından birisi, bahsi geçen ülkelerin komünizme teslim olmasıyla beraber, tüm bölgenin domino taşlarının birbiri üzerine düşmesi gibi elden çıkacağıydı. Neticede Kore yarımadası ikiye bölündü, Vietnam kızıl oldu...

Tunus'ta Muhammed Bouazizi'nin kendini yakmasıyla başlayan "Arap Baharı" iki ay sonra Libya'ya iç savaş olarak yansıdı. NATO desteğini de alan Ulusal Geçiş Konseyi'ne karşı savaşan Albay Kaddafi'nin destek aldığı güçlerden birisi de Mali'den gelen Tuareglerdi. Kaddafi yenildi, Tuaregler de kazanılmış savaş tecrübesi ve yeni silahlarla geri döndüler.

Peki kimdir bu Tuaregler? Beş ülkeye yayılmış 1 milyonun üzerinde mevcudu olan Sahra Çölü'nde yayılmış göçebe bir kabileden bahsediyoruz. Çölde yaşayınca kıt kaynaklara ulaşmak için yerleşik hükümetlerle çatışmaya girmeleri de doğal. Nitekim hem Mali'nin kuzeyinde (Tuaregler'in deyişiyle Azawad) hem de Nijer'de 1960larda ve 1990larda ayaklanmalar gerçekleştirildi. Dolayısıyla Libya'dan dönen Tuaregler merkezi Mali hükümeti için büyük bir tehlike arz ediyordu; beklenen de bu yılın bahar aylarında gerçekleşti: Mali ordusu hızla püskürtüldü ve meşhur Timbuktu dahil büyük şehirlere MNLA (Azawad Ulusal Özgürlük Hareketi) çatısı altında birleşen Tuaregler ve de İslami grup Ensar Dine hakim oldu. Ayaklanmaya seyirci kaldığını düşündükleri hükümeti deviren Mali ordusu MNLA'nın ekmeğine yağ sürdü hemen arkasından ve bağımsızlık ilanı gecikmedi.

İslamı Selefi çizgide benimseyen Ansar Dine için Timbuktu'nun meşhur Sufi cami ve türbeleri şüphesiz ki dine küfrün simgeleriydi; yıkılması da kaçınılmazdı. Azawad'da şeriat uygulamalarının başlaması MNLA ile Ansar Dine ilişkilerini bozdu. Başlayan çatışmalar Tuareglerin yenilgiye uğramasıyla son bulmuş durumda. Gao ve Timbuktu gibi Kuzey Mali'nin en büyük iki kentinde şu an Ansar Dine'nin egemenliği mevcut. Bu da doğal olarak Batılı güçleri rahatsız ediyor. Bölgenin eski sömürgecisi Fransa müdahale için araştırmalara başlamış durumda.

Velhasıl kelam bu Mali'de son bir yıldır yaşananların özetini okuyup Suriye'ye tekrar bakmak lazım. Malum domino taşı bu, düşerken yanımdakini yıkmamayım demiyor.

14.10.2012

vientiane

Evet Vientiane küçük bir şehir: Mekong kıyısındaki geniş bölge, ona paralel iki cadde ve onları kesen 4-5 sokak tüm turistik yerleri kapsıyor. Küöük bir meydanda tek başına duran That Dam bu bölgeye çok yakın. Ulusal sembol olan ve altın sarısı rengiyle parıldayan Pha That Luang ve fotoğrafta da görülebilen ABD tarafından havaalanı yapılması için hibe edilen çimentoyla yapılan Lao usulü Zafer Takkı Patuxai tuktukla gidilmesini gerektirebilecek uzaklıkta. Özellikle sonuncusunun tepesinden etrafı izlemek şiddetle tarafımdan önerilir. Ulusal sembol "champa" ağaçlarının çevrelediği Ulusal Müze'ye ben gidemedim siz benim yerime de gidin. Yine şehrin dışında büyük Buda heykellerinin olduğu Buda Park var, o da ıskalandı.

Bahsettiğim turistik bölgede güzel Lao yemekleri yemek, Fransız etkisiyle ekimi yapılan kahveleri içmek ve dünyaca meşhur Lao ipeklerinden satın almak için birçok seçenek var. Fakat gece 11 diyince her yer kapanıyor ve odaya çekilmekten başka bir seçenek de kalmıyor. Bize de iki gece kaldıktan sonra esas hedef Luang Prabang'a gitmek düşüyor.

Bu arada Vientiane'ın en büyük sürprizi İstanbul Restaurant. Yurtdışında gittiğim ülkenin yemeğini yemeye özenle dikkat eden benim için Türk yemeği hiç de olmazsa olmaz değildir. Bu sebeple buraya uğramayı pek düşünmezken sağlam kaynaklar mekanın sahibi İdris Abi'nin muhabbetinin kaçırılmaması gerektiğini söyleyince bir uğradık biz de dükkana. Denilenler doğru çıktı: beş yıl önce emekli olunca ailece Lao'ya gelip yerleşen sonra da boş boş durmaktan sıkılıp bu işe giren İdris Abi ile muhabbet etmek gerçekten pek keyifli. Ben de mutlaka uğrayın, en azından bir kahvesini, denk geliyorsa rakısını için derim.

8.10.2012

666





Eskiden güzel hatunların fotoğraflarını da koyardım bloga, biliyorum bekleyenleriniz vardır. Neyse 666. yazı vesilesiyle Edita'yla şenlendireyim burayı.

7.10.2012

vientiane yolu

Lao'ya hava yoluyla girmek gibi bir niyetiniz yoksa en popüler tercihler ya kuzeydeki Huay Xai'den giriş yapıp iki günlük Mekong'da tekneyle seyahat edip Luang Prabang'a varmak ya da Nong Khai'ye ulaşıp sınırı geçip hemen 15 km uzaktaki Vientiane'a ulaşmak. Biz ikinciyi tercih ettik. Bunun için de iki seçenek var: otobüs veya tren.

Otobüs yolculuklarını bir şekilde sık yaptığımızdan treni deneyelim dedik ve Bangkok Hualamphong tren istasyonundan yola çıktık. 12 saatlik yolculukta vagonlar yataklı, 1. sınıfta bir odada iki yatak varken 2. sınıfta yataklar perdeyle ayrılıyor birbirinden. Görevliler gelip yatağınızı yapıyor ve çarşaflar vs gayet temiz. Tren yemeklerinin pahalı olduğunu duyduğumuzdan yola çıkmadan bira ve yiyecek stoklarımızı yapıp yola düştük.

19 .00 kalkışlı tren yirmi dakika rötarla yola çıktı ve sabah Tayland'ın sınıra yakın şehri Nong Khai'ye vardık. İsterseniz buradan shuttle trenle Lao tarafına geçebilirsiniz, fakat tren istasyonu şehre oldukça uzak. Ya da bizim gibi bir tuktuka atlayıp sınıra varabilirsiniz. Lao tarafına geçince de bir minibüse atlayıp 30 dakika içinde Vientiane'a ulaşabilirsiniz.

Karşınızda Güneydoğu Asya'nın en ufak ve en sakin muhtemelen de en sıkıcı başkenti!

4.10.2012

komşularla sıfır sorun

Malum AKP iktidarının bundan birkaç sene önce dile getirdiği bir durumdu komşularla sorunsuz yaşam. Sonuçta adamlar haklı neden yanıbaşımızddakilerle sıkıntılı olalım ki. Bu aşamada AB ile görüşmeler, Ermenistan ile maç diplomasisi, Ortadoğu'da kalkan vizeler, Esadla çektirilen fotoğraflar, İranla nükleer programa yönelik arabuluculuk derken başlangıç gayet umut vericiydi; ama ne demişler Türk gibi başla... Bunun arka planında Neo Osmanlıcılık mı dersiniz yoksa bölgesel güç olmak mı orası size kalmış.

Önce AB ile ilişkiler savsadı. Hem AB ülkelerinde yaşanan krizler hem de sağcı hükümetlerin başa gelişi ama en önemlisi de gerekli düzenlemeleri yapmaya hiç de hevesli olmayan AKP hükümeti, Kıbrıs'ın dönem başkanlığı esnasında yaşananlarla beraber "ben seni ararım, mutlaka görüşürüz" sözleri verip de asla aramayan iki arkadaşa dönüştü.

Ermenistanla protokoller imzalandı, pek bir sevişildi karşılıklı yenildi içildi ama sonra eve dönünce her iki taraf da "aman allahım ben ne yaptım?" pişmanlığı yaşadı. Tabii bu esnada Azerbaycan'ın kanlısıyla yakınlaşmamız "kardeş ülke"yi kızdırınca ilişkiler limonileşti mi? Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk.

Yeni padişahımız en önemli çıkışını Davos'ta yaptı. İsrail'e karşı "van münüt" şovu tüm Arap aleminde coşkuyla karşılandı. "Öldürmeyi iyi bilenler"le tüm askeri işbirliği süresiz askıya alındı. Ama bir yıl sonraki Mavi Marmara olayında öğrendik ki üç ortak tatbikatımız planlanıyordu kendileriyle. Hemen bunlar da askıya alındı.

En trajikomiği Suriye ile yaşananlar herhalde. Bundan topu topu iki sene önce ailece görüşen iki kanka bugün kavga için gün sayıyor. Arap Baharı'nın gazıyla ayaklanan Suriye'deki muhalifler yabancı ülkelerin de desteğiyle bir anda kendilerini iç savaşın aktörü olarak buldu. Barışçıl gösteriler bir anda kanlı çarpışmalara dönüştü. Burada iki tarafı da desteklemediğimi belirteyim. Arap Baharı'nın kışa dönüştüğü bir ortamda şüphesiz ki Özgür Suriye Ordusu da muhalefetten başka bir şeye dönüştü. Sünni-Şii çatışmasında karşı saflarda yer alan Türkiye ile İran'ın arasının da bozulması kaçınılmazdı.

Şimdi bu noktada gelinen durum tam anlamıyla iki yüzlülüktür. Hükümetin Hafız Esad karşı argümanlarında tutarlı hiçbir nokta yoktur. Halkının kanını döken diktatörlere karşı olduklarını söyleyenler Darfur'da kendi halkının kanını döktüğü için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkartılan Ömer el Beşirle askeri ittifak yapmaktadır, toprağına düşen top mermisi için hemen müdahale edenler yıllardır bir başka ülkeye top mermilerini göndermekte hatta  ülkede asker bulundurmaktadır, o top mermisiyle ölenlerin kanını yerde bırakmayanlar Roboski'de "yanlışlıkla" öldürülen 34 vatandaşı için bir özürü bile çok görmektdir, insan hakları nutukları atanlar Irak'ta Şiilere karşı ölüm tugayları oluşturduğu için idam cezasına mahkum edilen Haşimi'ye kol kanat germektedir, PKK'yı barındıran ülkeleri teröristlikle suçlayanlar Özgür Suriye Ordusu'na ev sahipliği yapmaktadır ve en saçması yanı başında süren iç savaştan rahatsız olanların ülkesinde 30 senedir iç savaş sürmektedir ve yaptıklarısyla savaşı körüklemektedirler.

Bu noktada bölgesel çekişmelere, Katar'a, Bahreyn'e ya da yıllardır Türkiye'de kapalı devre yayını yapıp da nedense bir türlü faaliyete geçemeyen El Cezire Türk'e falan değinmeden tek şey söylemek istiyorum: ben bu saydıklarımı komşularıma yapsam bırak mülk sahibi Rizeli mahallenin ağır abisi Muzaffer'i, karşı komşum tonton İsviçreli teyze Nicole bile evire çevire dövmüştü beni.

1.10.2012

lao: prelüd

Öncelikle bir yanlış anlaşılmayı düzelteyim: ülkenin adı Laos değil Lao. Hatta resmi ado Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti. Dallama Fransızlardan önce Lao krallıkları hüküm sürerken sömürgeciler kendi dillerinde çoğul eki "s"yi "Lao"nun sonuna ekleyip Laos elde ederler nasıl olsa okunuşu aynı diyerek.

Fransız Indoçin'i dağılınca bağımsızlık gelir ama yeni sömürgeci ABD'dir bölgede. Vietnam Savaşı esnasında "gizli savaş" vardır ülkede. Amerikan uçakları aralıksız Lao topraklarını bombalar ki dünya üzerinde en çok bomba düşen ülke halen, özellikle doğusunda da patlamamış bombalar var. Daha sonra iç savaş başlar, 1975'te de Pathet Lao CIA'nın desteklediği Hmongları yenerek sosyalizmi ilan eder. Ve ülke 2000lere kadar sınırlarını kapatır. İşte bu sebeple doğası bakir, insanları sakin, zamanı donmuş bir ülke Lao.

Dağlık Lao özellikle trekking, rafting vs için ideal. Başkent Vientiane sıkıcı, kuzeydeki Luang Prabang UNESCO mirası muhteşem bir şehir. Bununla birlikte Pakse'de dev küpleri görebilir, güneyde nehir kenarında Mekong yunuslarıın izleyebilir, en kuzeyde de 3 günlük trekking turlarına çıkabilirsiniz. Ülkenin altyapısı berbat olduğundan kısa görünen mesafeler gayet uzun ve yorucu oluyor aklınızda olsun.

Sosyalist olsa da turizmin önemini kavramış, yabancılar için rahat bir ülke. Ayrıca çok da ucuz. Para birimi kip, 1 dolar da 8000 kipe denk geliyor. Kredi kartı geçen yerler var ayrıca ATMler de bol.   

Ülke fakir ama insanları sürekli gülümsüyor. Kimse bir şeyler satmak için yapışmıyor, yavaş yavaş hayatlarını yaşıyorlar. Ve de çocuklar: hayatımda gördüğüm en güzel çocuklar Lao'daydı. Hiçbiri canı yanmadıkça ağlamıyor, annelerinin kucağında veya motorsikletlerinin önünde hayatın içindeler. 7 yaşını falan geçmişlerse de bizzat işleri yapmaya başlıyorlar.

Normalde sınır kapılarında vize alınıyor ama Türkler bir kaç başka milletle bu kapsam dışında. Bu sebeple biz de Bangkok Lao Konsolosluğu'ndan aldık vizemizi. Metroya binip "Tayland Kültür Merkezi" istasyonunda inip taksiye binin. Konsolosluk gayet sıkıcı bir muhitte ara sokakta. İçeride formu doldurup bir fotoğrafla pasaportunuzu teslim edip "ekspres" diyin. Bu sayede 1 saat içinde vizeniz hazır, ederi de 1600 Baht. Hemen yan tarafta meyve alabileceğiniz bir pazar biraz ileride de benzin istasyonunun yanında kahve satan bir yer var.

Vizemizi aldık, sonraki durak Vientiane.

28.09.2012

zamanında kırşehir'e düşmüştü yolum


Bir kaç sene önce yolum Kırşehir'e düşmüştü topu topu iki saatliğine. Bir bozkır kasabası işte. Tek özelliği Neşet Ertaş'ın memleketi olmasıydı. İtiraf edeyim türkü sevmem. Neşet Ertaş diyince de öğrenciyken evinde içtiğim arkadaşlar geliyor; bol bol dinlerlerdi rakı sofralarında.

Bir de bu sahne geliyor aklıma. Defalarca dönüp dönüp izlemiştim. Ne diyelim toprağı bol olsun...