24.10.2011

mostar


Trenin 09.30 gibi Mostar'a varması, Dubrovnik'e ise otobüsün 14.30'da kalkmasını bekliyorduk; şehri gezmek için 5 saat demekti bu. Olmadı. Tren vardığında saat 10'u geçiyordu. Gişedeki kısa saçlı, asık suratlı teyze de son otobüsün 12.30'da olduğunu söyledi. Bu da demektir ki Mostar'ı ancak 2 saat görebildim.

Savaşta yıkılıp yeniden yaptırılan ve altından geçen zümrüt yeşili Neretva ile ahenk oluşturan Mostar Köprüsü'nü de şehri de layıkıyla gezemedim. Bilmem yolum düşer mi tekrar?

19.10.2011

17.10.2011

saraybosna mostar yolu

Trenle yolculuk keyifli şey. Biz de fırsatını bulmuşken Saraybosna'dan Mostar'a trenle geçmeye karar verdik. Eski Yugoslavya şehirlerinden görebildiğim kadarıyla tren ve otobüs istasyonları yan yana ve binalar Tito döneminde yapıldıkları halleriyle hizmet veriyorlar. Saraybosna tren istasyonu da binasıyla, trenleriyle ve de çalışanlarıyla 70leri görme fırsatı veriyor. Sabah ve akşam birer tren Hırvatistan'ın Ploce kentine ulaşırken Mostar'dan geçiyor dağların arasından geçerek. Manzara kesinlikle muhteşem. Yol boyunca Neretva Nehri'nin kıyısından gidiyor, tünellere girip uçurum kenarlarından devam ediyoruz. Yolcular pofur pofur sigaralarını tüttürüyor. Nefes alabilmek için kafamı camdan çıkartıp sabah serinliğini hissediyorum. Elma ve nar ağaçları yükünü tutmuş.

Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.

16.10.2011

welcome to sarajevo

Uçak yeşil tepelerin arasına sıkışmış Saraybosna'nın üzerinden geçip piste iniyor. Havaalanından şehre otobüs olduğunu okumuştum ama biz çıktığımızda yoktu ortada; zaman kısıtlı olduğundan mecburen taksiye.

Şehir küçük. Ferhadiye Caddesi'nin bir ucu sebiliyle, çarşısıyla, camileri ve hanlarıyla eski Bursa; diğer ucu görkemli binaları, kiliseleri ve parklarıyla minik Viyana. Aralarda karşınıza çıkan kurşun delikli binaları, mezarları, ölenlerin isimlerinin olduğu sokaklarıyla insanın içi acıyor. Şehrin üstüne yağan kurşunları düşündükçe iç savaşta, gördüğünüz o yeşil tepeler hiç bir güzel his oluşturmuyor.

Toplu taşımanın temelini külüstür tramvaylar oluşturuyor. Bileti içerideki makineye basmanız lazım, sakın bunu atlamayın yoksa görevlileri tepenizde bulabilirsiniz. İnterneti biraz araştırdığınızda tramvay görevlilerinin turistlerden para tırtıklamak için yaptığı numaraları okuyabilirsiniz. Böyle bir durumda kalırsanız bizim gibi polis çağırmalarını, karşılığında konsolosluğa haber vereceğinizi belirtin; asla pasaportunuzu ortaya çıkarmayın.

İnsanlar mutsuz. Yıllarca kuşatılan, haksızlığa uğrayan, öldürülen, tecavüze uğrayan bir şehrin halkı nasıl mutlu olabilir ki zaten. Mevcut politik durum tam bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Halk fakir ve işsiz. Etnik gerginlikler alttan alta devam ediyor. Bununla birlikte akşamları cıvıl cıvıl bir hayat da var dışarıda. Belki de unutmak için olanları...

Şehre köfte kokusu hakim. Cevapcici (küçük köfte) veya pljeskavica (böyle kocaman köfte) mutlaka yenmeli. Ara öğün niyetine de enfes Boşnak böreği. Üstüne de "rahat lokum"la servis edilen Boşnak kahvesi.

Ülkenin para birimi KM yani konvertible mark, Boşnakçası maraka. Kur 1 euro=1,95 KM'de sabitlenmiş. Havaalanında bir posta ofisi var, açık bulursanız orada bozdurabilirsiniz paranızı.

Yolculuğun ilk durağı Balkanların en zor anlaşılabilecek, çok büyük acılar çekmiş ülkesinin başkentiydi. Yarın Mostar üzerinden eli kulağında AB üyesi Hırvatistan.

11.10.2011

istikamet: balkanlar

Bir yandan çok yakın ama bir yandan da çok uzak Balkanlar bize. Yüzlerce yıl aynı devletin çatısı altında olduğumuzdan yakın, yıllarca karşı blokta yer aldığından uzak, etnik ve din temelli savaşlar ve çatışmalardan dolayı ise karmakarışık. Merak ettiğim bu bölgeye hatun kişinin de ilgisini çekmesi sayesinde iki haftalık bir sefer düzenledik. Saraybosna’dan girdik Üsküp’ten çıktık, 12 günde 6 ülkeye ayak bastık, yedik, içtik, gezdik ve her birini ayrı ayrı pek sevdik. Biletler millerle alındı, vizeye zaten gerek yok, ülkeler arası otobüs bulmak kolay. Parayı lükse değil yemeye, içmeye ve görmeye ayırmak esas gaye.

Gördüğümüz her bir yer ayrı dinamiklere sahip olduğundan tek tek ele alıp genellemelerden kaçınmakta fayda var, zaten Balkanlar’da genelleme yapmak hata olur. O zaman bir sonraki yazımızın reklamını yapalım: Saraybosna’ya hoşgeldiniz.

3.10.2011

bir zamanlar anadolu'da


Bozkırın sıkıcılığı, taşranın sıkıcılığı öyle bir basıyor ki izlerken üstüme "ya o hayatı ben yaşıyor olsaydım" diye düşünüyorum. Daha da kasılıyorum. İçinde olduğum yolu seçmesem belki ben de benzer şeyler yaşıyor olacaktım. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki diyor ya hani "kaybedenler"; evet yok. Film bitiyor ve feci derecede içmek istiyorum. Üzerinden 24 saat geçmesi gerekiyor bunun için. Nitekim bu satırları Tuborg Gold eşliğinde yazıyorum. Bir daha izlemek lazım...

25.09.2011

tekkeye dönüş

Sakallar gene kesildi. Yarın gerçek hayata tam dönüş. Keşke 24 sene önceki çocuk olsam...

22.09.2011

arnavutluktan arnavutkoye...

Artik donus yolundayiz. Saraybosna-Mostar-Dubrovnik-Kotor-Iskodra-Durres-Tiran derken Prizren`e vardik. Guzel, ucuz ve kocaman odada oglen yedigimiz kofte ve borekleri sindirip yeni koftelere yer acmaya calisiyoruz. Yarin Uskup son durak...

10.09.2011

her şey böyle başladı - 2

24 sene önceden bahsediyorduk: sabah Venedik'ten yola çıkıp akşam Split civarında bir pansiyonda kalmıştık. Ertesi gün Dubrovnik'i görünce Adriyatik kıyısına ayrı bir sefer yapmaya ikna olduk; ama olmadı... O günü Üsküp Havaalanı'nın otoparkında uyuyarak sonlandırdık. Ertesi gece İstanbul'daydık.

Tam 24 sene sonra nihayet gidiyorum o taraflara. Saraybosna'dan Adriyatik kıyısına inip Tiran'ı da aradan çıkartıp dönüşü gene Üsküp Havaalanı'ndan yapacağım. İki hafta sonra dönerim...

1.09.2011

ıska

Gitmeden biliyordum bu serginin bittiğini ama bir umut denedim uzatılmıştır diye; uzatmamışlar. Satış mağazasında bir şey vardır diye yokladım sayıma girmişler bir türlü bitiremediler. Kedi gibi baktım camdan içeriye, çerçevelelnmiş Corto Maltese karelerine iç geçirdim. Kısmet değilmiş ne yapalım...

31.08.2011

paris'in en güzel yanı orada kalabilme ihtimali olsa gerek

İş için de olsa Paris'te olmak güzeldi. Fırsat buldukça yürüdüm, gezdim, yedim ve de içtim. Bu fotoğrafı çektikten otuz saniye sonra da Natalia Vodionova bisikletiyle yanımdan geçip gitti...

25.08.2011

her şey böyle başladı - 1


1987 yılının bir Ağustos sabahı çalışan kontakla başlayan yolculuk Selanik-İgomenitsa-Napoli-Roma-Floransa-Marsilya derken Paris'e uzandı. Paris o kadar çok sevildi ki sadece onu görmek için bir sefere daha çıkıldı.

Şimdiye kadar yurtdışında gördüğüm şehirler arasında yaşamak istediğim tek yer galiba Paris. Ama gördüğüm zamanki kafayla şimdiki başka elbet. Misal çok pahalıymış yahu bu şehir... Aradan o kadar yıl geçti ve benim yolum bu sefer iş için düşüyor Paris'e. Bu sebeple şimdiye kadar pek de heyecan yapmamışken geçen gün aldım haritayı elime ve flashbackler sayesinde ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Belki pek bir yerini göremeyeceğim ama önümüzdeki 5 gün Paris'in havasını soluyor olacağım.

18.08.2011

kitaplardan söz edelim

Evde her zaman raflar dolusu kitap vardı; bu nedenle anlayamadım asla kitapsız evleri. Yaz tatillerinde sabah serinliğinde kalkar, uzun uzun kitapların kapaklarına ve isimlerine bakardım. Okunacaklar, okunmuşlar, okunmak istenenler, ilgi çekmeyenler... Birkaç gündür balkondan gelen serinliğe sırtımı verip kütüphanedeki kitapları izliyorum. Tatil olsa keşke...

17.08.2011

istanbul'un papağanları

Bilen bilir İstanbul'un çeşitli yerlerinde papağanlar çıkabilir karşınıza; kafes içerisinde olanlardan bahsetmiyorum elbette. Görebilmek için yapmanız gereken etraftan gelen kuş seslerine dikkat etmek ve gökyüzünü izlemek. En bilinen papağan kolonisi Topkapı Sarayı'nın bahçesinde olup doğal olarak Arkeoloji Müzeleri'nin bahçesine de yayılmışlardır. Benim bildiğim kadarıyla İç Levent'te ve Maçka Parkı'nda da varlar. Nereden geldiklerine dair bir kaç yorum var, bence en kabul edilebiliri kaçak yakalanıp doğaya salınanlar. Nitekim Küçükçekmece'de yaşayanlar zamanında az muhabbet kuşu sahibi olmamışlardır havaalanından salınan kaçak kuşların salınması sayesinde.

Sabahları burada bir çift kuş uçuyor, o bet sesleriyle tur atıyorlar. Daha göremedim tam ama papağanlar galiba. Arada kırlangıç da görüyorum fakat akşamüstleri Şişli'nin üstünü çığlıklarıyla pazar yerine çeviren ebabillerden eser yok.

11.08.2011

bütün iyi kitapların sonunda bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda meltemi senden esen soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır

Ne kadar büyük bir klişedir zamanın su gibi akıp gittiği, göz açıp kapayıncaya kadar ayların, yılların devrildiği; ve ne kadar da doğrudur! Daha dün gibi aklımda bir iki kere transit geçmek dışında ilgimin olmadığı bir semte yerleşmem.

10 sene önceyi hatırlıyorum: sağanak yağmur yağıyordu ve ben Mecidiyeköy'ün önündeki gölü atlamış, bir kapıya sığınmıştım. Yağmur o kadar şiddetliydi ki "pastırma yazı" diye birşey olmasa ve güneşin elbet açacağını bilmesem Yüzyıllık Yalnızlık'taki gibi yıllarca, aylarca, günlerce bitmeyecek bir yağmurun başlangıcına tanıklık ettiğimi düşünebilirdim. Yağmur durdu, eve gidebildim. Üç beş eşya taşıdığım, yüksek tavanlı, ilk görüşte vurulduğum kutu gibi evime. Ve çok sevdim o evi. Sevmesem dokuz yıl on ay boyunca o kadar kavga, ayrılık ve ölüm yaşadığım, duvarlarının boyası eskiyen, suyu akmayan, az güneş gören bir eve nasıl katlanabilirdim ki? Yine de bir yerde çıkıp gidivermek istiyor insan. Eskiye dair silmek istenen şeylerin son kırıntılarını silkelemek isteği sanki. Ben de nereden çıktığını asla anlayamadığım o kadar eşyayı topladıktan sonra dönüp baktım; geride kalan grilik o kadar iç eziciydi ki hızlıca çıktım evden ve aynı derecede sıkılmış olduğum sokağı geçip yeni bir muhitte aldım soluğu.

Dışarıda sağanak yağmur var; yeni evime geçtim geçeli ilk sağanak bu galiba...


26.07.2011

bir süre kapalı buralar

10 yıldır oturduğum evden sancılı bir süreç sonucunda taşınırken önümüzdeki bir ay da bir otelde eğitim vererek geçecek; hayatın cilvesi. Bir süre buralar boş kalacak haberiniz olsun. Sonra ver elini tatil...

9.07.2011

lübnan: içelim


İçecekler tanıdık. Rakı yerine arak var misal. Biraları Almaza idare eder. Bekaa Vadisi'nde (gidemediğim için ukte kaldı) yetişen harika şaraplar var. Gece hayatına girince görüyorsunuz ki en baba mekanda alkoller buradan ucuz. İsterseniz bakkallarda Efes de var glikoz şurupsuz.

Yemek sonrası kahve isterseniz Türk kahvesi mevcut. Fakat bazı yerlerde nasıl istediğinizi sormadan direkt espresso tarzı getiriyorlar. Ama asıl beni kendine aşık eden cellap var-ikinci fotodaki. Gül sulu bir şerbet; soğuk geliyor ve içi badem ve fıstık dolu. Bir de önerim Abdul Wahab'da portakal çiçeği çayı var, mutlaka deneyin.

Beyrut için yazacaklarım bu kadar. Bekaa Vadisi, Baalbek, Şatilla göremediğim yerler. Zaten Hatay çıkışlı Amman varışlı bir rotam mevcut kafamda; yolumu düşürürüm Beyrut'a da.

7.07.2011

lübnan: bol bol yiyelim


Kabul etmek lazım Lübnan seyahatinin en güzel yanı yemek. Dünyaca ünlü bu mutfağın birçok meşhur öğesi var: humus, kebbeh, labne, tabule, etler, tatlılar... Bir yandan da sucuk, pastırma, mantı... Kesinlikle harika ve bir yandan da tanıdık. Özellikle Beyrut için önerilebilecek birçok yer var. Örneğin Hamra'daki Cafe Hamra, Gemmayze'deki Le Chef, Bourj Hammoud'a yakın bir mahallede bulunan Tawlet -hayatımda yediğim en güzel künefeyi yedim-, Buddha Bar'ın komşusu 24 saat açık baklavacı Al Bohsali, Ermeni lokantaları ve de şüphesiz ki en güzel yemekleri yediğim Abdel Wahab...

Beyrut'un en güzel yanı tıka basa yemek yiyebilmektir...