Belediye otobüsüyle otogara ulaşıp yine aynı uygulamayla otobüse bindik: Bagaj başı 1 Euro bayılıp çantaları aşağı bırakıp boş bulduğumuz yerlere sığıştık. Bu sefer otobüs daha da eski.
Dubrovnik'e tepeden bakıp güneye doğru biraz daha devam edince sınıra vardık. Hırvat polisi dört günlük gecikmeyle giriş damgamızı bastı sınırdan çıkmadan. Karadağ daha fakir bir ülke tahmin edileceği üzere. Herceg Novi'ye ulaştıktan sonra Kotor körfezine girdik: Yolun hemen yanında harika durgun bir deniz, yanıbaşımızdan yükselen gri, çorak dağlar, denizin üzerinde hafif bir pus... Burası şüphesiz ki çok farklı bir yer gördüklerimden. Kotor'a ulaşınca bu his daha da pekişti.
11.11.2011
10.11.2011
dubrovnik
Otogarda oda kiralayan bir sürü insan turistlere en azından ellerindeki fotoğrafları ve haritaları göstererek ikna etmeye çalışıyor. Balkanların en pahalı ülkesi Hırvatistan, Hırvatistan'ın da en pahalı şehri Dubrovnik. Ülkenin para birimi Kuna. Bir Euronun ederi 7,2 Kuna idi.
Bir abi Lapad tarafında odası olduğunu, istersek gösterebileceğini söylüyor. Minibüsüne atlayıp tepelere tırmanıyoruz. Yer çok sapa, eski şehir tarafında kalmak daha mantıklı geliyor; sırtımızda çantalar merdivenlerden Lapad'ın merkezine iniyoruz. Evlerin ve otellerin bulunduğu yeşillik bir bölge burası. Marmaris'i hatırlatıyor sanki. Bir otobüsle eski şehre varıyoruz. Hatunun aklına kısa süre önce Dubrovnik'te tatil yapan ve kaldığı yerden memnun olan arkadaşı geliyor. Ve evet; şehre yürüyerek üç dakika uzakta, kale manzaralı, eski bir binanın en üst katındayız.
Dubrovnik'i Dubrovnik yapan Stari Grad, yani ortaçağda donup kalmış surlarla çevrili eski şehir. Pile Kapısı'ndan girince sizi Onofrio Çeşmesi karşılıyor. El kadar yerde manastır ve müzeler var ama pek parlak olmadığını duyduğumuzdan itibar etmedik. Sokaklarda aylak aylak dolaştık, Slavların heryerde çiçek yetiştirme çabasına imrendik, akşamüstü de iki kilometre uzunluğundaki surlara çıkıp şehri tepeden turladık. Eylül ortası olmasına rağmen şehir kalabalıktı; temmuz ve ağustosu düşünemiyorum.
Oralara kadar gitmişken Adriyatik'in de tadını çıkarttık elbette. Siftahı Edie abinin çıkmaz sokaklar, demir kapılar, tarihi duvarlar aşarak bize gösterdiği; kısa saçlı, yaşlı ve iri teyzelerin piknik yaptığı kalenin hemen dibinden yaptık. Şehirden tekneyle on beş dakikada ulaşılan ve üzerinde bina olmayan yeşil ada Lokrum'un kayalıklarında devam edip Lapad halk plajında bitirdik.
Yemek deniz mahsülü ağırlıklı. Fiyatlar yüksek olsa da porsiyonlar büyük, dolayısıyla buradaki küçük porsiyonlar sonrası kendimizi kalamara, midyeye, istiridyeye, risottoya verdik doyasıya. Hemen iki yer önereyim: Meydandaki Kamenice ve limandaki Lokanda Peskarija. Ayrıca "pekara"larda harika unlu mamüller bulunuyor. Şehirdeki dondurmaların da güzel olduğunu unutmamak lazım.
Şehirde bol bol Türk turiste, Türkçe menüye rastlamaya da hazır olun.
Yıllar yıllar önce tepeden şöyle bir baktığımız Dubrovnik'i nihayet gördüm. Kuzey Adriyatik'i sonraya bırakıp esas hedefe, Kotor'a doğru yola devam ettik.
9.11.2011
dönüş
Havaalanından bir şekilde çıkıp yola koyulunca düz bir yoldan gidiliyor çam ağaçlarını yanlarda bırakıp. Bir rampa çıkılıyor, tepeye ulaşınca çam ağaçları da artık geride kalıyor. Ova dediğin zeytinler arasında bir yol. Bir süre sonra da sağ tarafta deniz eşlik ediyor. Pırıl pırıl, mavi bir deniz. Yolun sonu yokuş aşağı harika bir manzara.
Bu yolu yılda en az iki kere aşıyorum. Vardığım yer harika bir bahçe, güzel bir ev, insanlar... Bir gün de olsa on gün de, sıcak da olsa soğuk da o evde geçen zaman su gibi akıp gidiyor-güzel şeyler çabuk bitermiş. Ve dönüş yolu bir o kadar ağır ve kasvetli geçiyor. Tıpkı bu seneki gibi...
Bu yolu yılda en az iki kere aşıyorum. Vardığım yer harika bir bahçe, güzel bir ev, insanlar... Bir gün de olsa on gün de, sıcak da olsa soğuk da o evde geçen zaman su gibi akıp gidiyor-güzel şeyler çabuk bitermiş. Ve dönüş yolu bir o kadar ağır ve kasvetli geçiyor. Tıpkı bu seneki gibi...
28.10.2011
mostar dubrovnik yolu
Öncelikle size Balkanlar'daki eşsiz şehirler/ülkeler arası otobüs yolculuğunun esaslarından bahsetmeliyim:
1. Bu otobüslerde pek önceden bilet alma kavramı gelişmemiş. O gün vaktinde terminalde olun.
2. Bagaja verdiğiniz eşya başına 1 euro ödüyorsunuz.
3. Bilette yazan numaraya oturmak için kasmayın çünkü herkes istediği yere oturmakta özgür. Otobüse erken binip güzel bir yer kapın.
4. Otobüsler külüstür.
Biz de Mostar'dan otobüse binip bağları ve ovaları aşıp sınıra vardık. Hepi topu bir Boşnak polisin pasaportlarımıza göz ucuyla bakması sonrası kendimizi Hırvat topraklarında bulduk. Otobüsün sağında oturursanız enfes Adriyatik manzarasını (masmavi deniz, adalar, midye çiftlikleri, yazlık kasabalar) seyredebilirsiniz. Bir süre sonra Boşnak polisi tekrar kontrol etti otobüsü çünkü Dayton Anlaşması sonucu Neum kasabası Bosna Hersek'in denize kavuşabilmesi için bir fırsat olarak Boşnaklara bırakılmış ve Neum Koridoru'na giriş ve çıkışlarda sınır kontrolü yapılıyor.
Tek bir Hırvat görevli görmeden ve pasaportumuza giriş damgası bastırmadan Hırvatistan'a hoşgeldik.
1. Bu otobüslerde pek önceden bilet alma kavramı gelişmemiş. O gün vaktinde terminalde olun.
2. Bagaja verdiğiniz eşya başına 1 euro ödüyorsunuz.
3. Bilette yazan numaraya oturmak için kasmayın çünkü herkes istediği yere oturmakta özgür. Otobüse erken binip güzel bir yer kapın.
4. Otobüsler külüstür.
Biz de Mostar'dan otobüse binip bağları ve ovaları aşıp sınıra vardık. Hepi topu bir Boşnak polisin pasaportlarımıza göz ucuyla bakması sonrası kendimizi Hırvat topraklarında bulduk. Otobüsün sağında oturursanız enfes Adriyatik manzarasını (masmavi deniz, adalar, midye çiftlikleri, yazlık kasabalar) seyredebilirsiniz. Bir süre sonra Boşnak polisi tekrar kontrol etti otobüsü çünkü Dayton Anlaşması sonucu Neum kasabası Bosna Hersek'in denize kavuşabilmesi için bir fırsat olarak Boşnaklara bırakılmış ve Neum Koridoru'na giriş ve çıkışlarda sınır kontrolü yapılıyor.
Tek bir Hırvat görevli görmeden ve pasaportumuza giriş damgası bastırmadan Hırvatistan'a hoşgeldik.
24.10.2011
mostar
Trenin 09.30 gibi Mostar'a varması, Dubrovnik'e ise otobüsün 14.30'da kalkmasını bekliyorduk; şehri gezmek için 5 saat demekti bu. Olmadı. Tren vardığında saat 10'u geçiyordu. Gişedeki kısa saçlı, asık suratlı teyze de son otobüsün 12.30'da olduğunu söyledi. Bu da demektir ki Mostar'ı ancak 2 saat görebildim.
Savaşta yıkılıp yeniden yaptırılan ve altından geçen zümrüt yeşili Neretva ile ahenk oluşturan Mostar Köprüsü'nü de şehri de layıkıyla gezemedim. Bilmem yolum düşer mi tekrar?
19.10.2011
17.10.2011
saraybosna mostar yolu
Trenle yolculuk keyifli şey. Biz de fırsatını bulmuşken Saraybosna'dan Mostar'a trenle geçmeye karar verdik. Eski Yugoslavya şehirlerinden görebildiğim kadarıyla tren ve otobüs istasyonları yan yana ve binalar Tito döneminde yapıldıkları halleriyle hizmet veriyorlar. Saraybosna tren istasyonu da binasıyla, trenleriyle ve de çalışanlarıyla 70leri görme fırsatı veriyor. Sabah ve akşam birer tren Hırvatistan'ın Ploce kentine ulaşırken Mostar'dan geçiyor dağların arasından geçerek. Manzara kesinlikle muhteşem. Yol boyunca Neretva Nehri'nin kıyısından gidiyor, tünellere girip uçurum kenarlarından devam ediyoruz. Yolcular pofur pofur sigaralarını tüttürüyor. Nefes alabilmek için kafamı camdan çıkartıp sabah serinliğini hissediyorum. Elma ve nar ağaçları yükünü tutmuş.
Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.
Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.
16.10.2011
welcome to sarajevo
Şehir küçük. Ferhadiye Caddesi'nin bir ucu sebiliyle, çarşısıyla, camileri ve hanlarıyla eski Bursa; diğer ucu görkemli binaları, kiliseleri ve parklarıyla minik Viyana. Aralarda karşınıza çıkan kurşun delikli binaları, mezarları, ölenlerin isimlerinin olduğu sokaklarıyla insanın içi acıyor. Şehrin üstüne yağan kurşunları düşündükçe iç savaşta, gördüğünüz o yeşil tepeler hiç bir güzel his oluşturmuyor.
Toplu taşımanın temelini külüstür tramvaylar oluşturuyor. Bileti içerideki makineye basmanız lazım, sakın bunu atlamayın yoksa görevlileri tepenizde bulabilirsiniz. İnterneti biraz araştırdığınızda tramvay görevlilerinin turistlerden para tırtıklamak için yaptığı numaraları okuyabilirsiniz. Böyle bir durumda kalırsanız bizim gibi polis çağırmalarını, karşılığında konsolosluğa haber vereceğinizi belirtin; asla pasaportunuzu ortaya çıkarmayın.
İnsanlar mutsuz. Yıllarca kuşatılan, haksızlığa uğrayan, öldürülen, tecavüze uğrayan bir şehrin halkı nasıl mutlu olabilir ki zaten. Mevcut politik durum tam bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Halk fakir ve işsiz. Etnik gerginlikler alttan alta devam ediyor. Bununla birlikte akşamları cıvıl cıvıl bir hayat da var dışarıda. Belki de unutmak için olanları...
Şehre köfte kokusu hakim. Cevapcici (küçük köfte) veya pljeskavica (böyle kocaman köfte) mutlaka yenmeli. Ara öğün niyetine de enfes Boşnak böreği. Üstüne de "rahat lokum"la servis edilen Boşnak kahvesi.
Ülkenin para birimi KM yani konvertible mark, Boşnakçası maraka. Kur 1 euro=1,95 KM'de sabitlenmiş. Havaalanında bir posta ofisi var, açık bulursanız orada bozdurabilirsiniz paranızı.
Yolculuğun ilk durağı Balkanların en zor anlaşılabilecek, çok büyük acılar çekmiş ülkesinin başkentiydi. Yarın Mostar üzerinden eli kulağında AB üyesi Hırvatistan.
11.10.2011
istikamet: balkanlar
Gördüğümüz her bir yer ayrı dinamiklere sahip olduğundan tek tek ele alıp genellemelerden kaçınmakta fayda var, zaten Balkanlar’da genelleme yapmak hata olur. O zaman bir sonraki yazımızın reklamını yapalım: Saraybosna’ya hoşgeldiniz.
3.10.2011
bir zamanlar anadolu'da
Bozkırın sıkıcılığı, taşranın sıkıcılığı öyle bir basıyor ki izlerken üstüme "ya o hayatı ben yaşıyor olsaydım" diye düşünüyorum. Daha da kasılıyorum. İçinde olduğum yolu seçmesem belki ben de benzer şeyler yaşıyor olacaktım. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki diyor ya hani "kaybedenler"; evet yok. Film bitiyor ve feci derecede içmek istiyorum. Üzerinden 24 saat geçmesi gerekiyor bunun için. Nitekim bu satırları Tuborg Gold eşliğinde yazıyorum. Bir daha izlemek lazım...
25.09.2011
22.09.2011
arnavutluktan arnavutkoye...
Artik donus yolundayiz. Saraybosna-Mostar-Dubrovnik-Kotor-Iskodra-Durres-Tiran derken Prizren`e vardik. Guzel, ucuz ve kocaman odada oglen yedigimiz kofte ve borekleri sindirip yeni koftelere yer acmaya calisiyoruz. Yarin Uskup son durak...
10.09.2011
her şey böyle başladı - 2
24 sene önceden bahsediyorduk: sabah Venedik'ten yola çıkıp akşam Split civarında bir pansiyonda kalmıştık. Ertesi gün Dubrovnik'i görünce Adriyatik kıyısına ayrı bir sefer yapmaya ikna olduk; ama olmadı... O günü Üsküp Havaalanı'nın otoparkında uyuyarak sonlandırdık. Ertesi gece İstanbul'daydık.Tam 24 sene sonra nihayet gidiyorum o taraflara. Saraybosna'dan Adriyatik kıyısına inip Tiran'ı da aradan çıkartıp dönüşü gene Üsküp Havaalanı'ndan yapacağım. İki hafta sonra dönerim...
1.09.2011
ıska
31.08.2011
paris'in en güzel yanı orada kalabilme ihtimali olsa gerek
25.08.2011
her şey böyle başladı - 1
1987 yılının bir Ağustos sabahı çalışan kontakla başlayan yolculuk Selanik-İgomenitsa-Napoli-Roma-Floransa-Marsilya derken Paris'e uzandı. Paris o kadar çok sevildi ki sadece onu görmek için bir sefere daha çıkıldı.
Şimdiye kadar yurtdışında gördüğüm şehirler arasında yaşamak istediğim tek yer galiba Paris. Ama gördüğüm zamanki kafayla şimdiki başka elbet. Misal çok pahalıymış yahu bu şehir... Aradan o kadar yıl geçti ve benim yolum bu sefer iş için düşüyor Paris'e. Bu sebeple şimdiye kadar pek de heyecan yapmamışken geçen gün aldım haritayı elime ve flashbackler sayesinde ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Belki pek bir yerini göremeyeceğim ama önümüzdeki 5 gün Paris'in havasını soluyor olacağım.
21.08.2011
18.08.2011
kitaplardan söz edelim
Evde her zaman raflar dolusu kitap vardı; bu nedenle anlayamadım asla kitapsız evleri. Yaz tatillerinde sabah serinliğinde kalkar, uzun uzun kitapların kapaklarına ve isimlerine bakardım. Okunacaklar, okunmuşlar, okunmak istenenler, ilgi çekmeyenler... Birkaç gündür balkondan gelen serinliğe sırtımı verip kütüphanedeki kitapları izliyorum. Tatil olsa keşke...
17.08.2011
istanbul'un papağanları
Bilen bilir İstanbul'un çeşitli yerlerinde papağanlar çıkabilir karşınıza; kafes içerisinde olanlardan bahsetmiyorum elbette. Görebilmek için yapmanız gereken etraftan gelen kuş seslerine dikkat etmek ve gökyüzünü izlemek. En bilinen papağan kolonisi Topkapı Sarayı'nın bahçesinde olup doğal olarak Arkeoloji Müzeleri'nin bahçesine de yayılmışlardır. Benim bildiğim kadarıyla İç Levent'te ve Maçka Parkı'nda da varlar. Nereden geldiklerine dair bir kaç yorum var, bence en kabul edilebiliri kaçak yakalanıp doğaya salınanlar. Nitekim Küçükçekmece'de yaşayanlar zamanında az muhabbet kuşu sahibi olmamışlardır havaalanından salınan kaçak kuşların salınması sayesinde.
Sabahları burada bir çift kuş uçuyor, o bet sesleriyle tur atıyorlar. Daha göremedim tam ama papağanlar galiba. Arada kırlangıç da görüyorum fakat akşamüstleri Şişli'nin üstünü çığlıklarıyla pazar yerine çeviren ebabillerden eser yok.
Sabahları burada bir çift kuş uçuyor, o bet sesleriyle tur atıyorlar. Daha göremedim tam ama papağanlar galiba. Arada kırlangıç da görüyorum fakat akşamüstleri Şişli'nin üstünü çığlıklarıyla pazar yerine çeviren ebabillerden eser yok.
11.08.2011
bütün iyi kitapların sonunda bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda meltemi senden esen soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır
Ne kadar büyük bir klişedir zamanın su gibi akıp gittiği, göz açıp kapayıncaya kadar ayların, yılların devrildiği; ve ne kadar da doğrudur! Daha dün gibi aklımda bir iki kere transit geçmek dışında ilgimin olmadığı bir semte yerleşmem.
10 sene önceyi hatırlıyorum: sağanak yağmur yağıyordu ve ben Mecidiyeköy'ün önündeki gölü atlamış, bir kapıya sığınmıştım. Yağmur o kadar şiddetliydi ki "pastırma yazı" diye birşey olmasa ve güneşin elbet açacağını bilmesem Yüzyıllık Yalnızlık'taki gibi yıllarca, aylarca, günlerce bitmeyecek bir yağmurun başlangıcına tanıklık ettiğimi düşünebilirdim. Yağmur durdu, eve gidebildim. Üç beş eşya taşıdığım, yüksek tavanlı, ilk görüşte vurulduğum kutu gibi evime. Ve çok sevdim o evi. Sevmesem dokuz yıl on ay boyunca o kadar kavga, ayrılık ve ölüm yaşadığım, duvarlarının boyası eskiyen, suyu akmayan, az güneş gören bir eve nasıl katlanabilirdim ki? Yine de bir yerde çıkıp gidivermek istiyor insan. Eskiye dair silmek istenen şeylerin son kırıntılarını silkelemek isteği sanki. Ben de nereden çıktığını asla anlayamadığım o kadar eşyayı topladıktan sonra dönüp baktım; geride kalan grilik o kadar iç eziciydi ki hızlıca çıktım evden ve aynı derecede sıkılmış olduğum sokağı geçip yeni bir muhitte aldım soluğu.
Dışarıda sağanak yağmur var; yeni evime geçtim geçeli ilk sağanak bu galiba...
10 sene önceyi hatırlıyorum: sağanak yağmur yağıyordu ve ben Mecidiyeköy'ün önündeki gölü atlamış, bir kapıya sığınmıştım. Yağmur o kadar şiddetliydi ki "pastırma yazı" diye birşey olmasa ve güneşin elbet açacağını bilmesem Yüzyıllık Yalnızlık'taki gibi yıllarca, aylarca, günlerce bitmeyecek bir yağmurun başlangıcına tanıklık ettiğimi düşünebilirdim. Yağmur durdu, eve gidebildim. Üç beş eşya taşıdığım, yüksek tavanlı, ilk görüşte vurulduğum kutu gibi evime. Ve çok sevdim o evi. Sevmesem dokuz yıl on ay boyunca o kadar kavga, ayrılık ve ölüm yaşadığım, duvarlarının boyası eskiyen, suyu akmayan, az güneş gören bir eve nasıl katlanabilirdim ki? Yine de bir yerde çıkıp gidivermek istiyor insan. Eskiye dair silmek istenen şeylerin son kırıntılarını silkelemek isteği sanki. Ben de nereden çıktığını asla anlayamadığım o kadar eşyayı topladıktan sonra dönüp baktım; geride kalan grilik o kadar iç eziciydi ki hızlıca çıktım evden ve aynı derecede sıkılmış olduğum sokağı geçip yeni bir muhitte aldım soluğu.
Dışarıda sağanak yağmur var; yeni evime geçtim geçeli ilk sağanak bu galiba...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
