Daha önce anlatmıştım Paris'teki Hugo Pratt sergisini nasıl kaçırdığımı, nasıl kedi gibi hediyelik eşya mağazasının camından içeriyi kestiğimi ama sayımda olduklarından güzelim çizimleri kaçırdığımı. İşte o olaydan sonra bizim hanımın yolu Paris'e düşünce görevi ona devretmiştim, o da sağolsun iki magnetle geri gelmişti. Birisi Gençlik Yılları'ndan diğeri Etiyopyalılar'dan.
Daha sonra hanım çok sağolsun sahaf fuarından bir Corto posteri aldı, o da çalışma odasının duvarı ile çalışma masasının üstü arasında gidip geliyor.
Son ganimetlerse gayet taze. Paris'te aylak aylak gezerken karşıma çıktı, koleksiyoner işiymiş ya da satıcı beni yedi. Neyse dünyaya bir daha gelmeyeceğimin farkında olarak oyroları bayıldım.
Bu arada NTV Yayınları'ndan Gençlik Yılları çıktı renkli ve cep boy olarak. NTV Tarih'in içine eden bir yayınevinin Corto'dan uzak durmasını beklemiyorduk değil mi?
21.07.2013
7.07.2013
geç kalmış yazı2: herkes kendi federeler duvarı'nı görecektir elbet
29 Mayıs sabahı iş için yolum hazır Taksim'e düşmüşken, sabahın kör vaktinde dozerlerin girdiğini atılan twitlerden öğrendiğim Gezi Parkı'na uğrayıp işin artık işten geçtiğini düşünmüştüm polis kordonunu görünce. Ama hiç de öyle olmadı, zalimliğe karşı büyüyen tepki çığ gibi ilerledi. Cumartesi günü akın akın Taksim Meydanı'da girilen saatlerde biz de bir taksiye atlayıp Balat'ın yollarını tuttuk, ne de olsa zamanında kararlaştırılmış bir düğünümüz vardı. Ev sahibinin ayağı gaz bombası isabeti sonucu kırılmış, konuklardan bazıları TOMA önüne katılmış, bazıları yollarda mahsur kalmış, bazıları da gaz maskeleriyle Beşiktaş'a koşmuş olsa da yine de bir düğün vardı ortada. Sonrasında Gezi Parkı'ndan meydana taşan "komünal şenlik" kurulduğunda ben uzaklardaydım ve döndüğümde de gene gaz bombaları gene plastik mermiler... Ve bir de üstüne göz göre göre söylenen yalanlar, Goebbels'in yalanıp yutulmuş ilkeleri, zalimlik, kanundışılık, beceriksizlik, gerginlik, meşru müdafaa altında öldürülenler, uzuvlarını kaybedenler, evlerinin içinde gazlananlar...
O uzaklarda olduğum hafta şunu düşündüm: varsayalım bir mucize oldu ve devrim gerçekleşti. Gelecek hafta nasıl bir Türkiye olacaktı? İç karartıcıydı tahminim çünkü o topluluktaki enerji ve espritüellik politikanın çarklarında parçalanmaya mahkumdu. Nitekim 1848'ten 1871'e, 1968'den Arap Baharı'nda hep umutlandıran hareketler daha beter yönetimlere bırakmıştı yerlerini. Mesela Mısır'ı düşünmüştüm, bir Firavun'u deviren halk bir başka Firavun'a mahkum olmuştu-dedim ya geç kalmış bir yazı bu. Fakat artık her geçen gün içim daha da kararıyor. Benim oyumu alamayan iktidar benim yaşam alanımı kısıtlıyor. Tepki gösterince "bunlar" olarak kodlayıp iyice ötekileştiriyor, kendi yavrularına düşman ilan ediyor ve tüm aklı dış mihraklardan aldığım savını öne çıkartıyor. Dinlemek hak getire. Sinirli bir başbakanımız, hukuktanımaz valilerimiz, saçmalayan bakanlarımız, metrolara gaz sıktıran emniyet amirlerimiz, insan öldüren polislerimiz var. Ve ben hepsinden nefret ediyorum. Ne bu dünyada adalete inanıyorum ne de öteki tarafa. Tek dileğim insanların çektirdiği acılardan daha fazlasını çekmeleri. Uzun, acılı bir ölüm bekliyordur umarım bazılarını...
Bu süreçte esas beni mutlu eden bazı liberallerin foyalarının meydan açıkması oldu. Her türlü yavşaklığı yapmalarına alışıktık da bu kadar absürd bu kadar zorlama iktidarı ve gücü yalama gayretleri karşısında ağzım açık kaldı. Gün gelecek, devran dönecek ve bu isimler elbet yalayacak yeni kıçlar bulacaklar zaman içerisinde.
Bir de mesela kardeşimle daha da gurur duydum bu süreçte. Eylemlere katılan, parktaki kedilere evini açan, astımına rağmen durmayan, o en boktan sokaklarda insan avı yapılan pazar günü apartmana süt, su ve solüsyon bırakan kardeşimle ne kadar gururlansam azdır.
Ha bir de bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yok, karşıma AKP yalakalığıyla çıkan olmadı neyse ki ama davet edildiğin yere gidemesen bile tebrik etmek için ararsın en azından, babam öldüğünde de silmiştim bazı insanları hayatımdan ve bir şey de kaybetmedim biliyor musun?
O uzaklarda olduğum hafta şunu düşündüm: varsayalım bir mucize oldu ve devrim gerçekleşti. Gelecek hafta nasıl bir Türkiye olacaktı? İç karartıcıydı tahminim çünkü o topluluktaki enerji ve espritüellik politikanın çarklarında parçalanmaya mahkumdu. Nitekim 1848'ten 1871'e, 1968'den Arap Baharı'nda hep umutlandıran hareketler daha beter yönetimlere bırakmıştı yerlerini. Mesela Mısır'ı düşünmüştüm, bir Firavun'u deviren halk bir başka Firavun'a mahkum olmuştu-dedim ya geç kalmış bir yazı bu. Fakat artık her geçen gün içim daha da kararıyor. Benim oyumu alamayan iktidar benim yaşam alanımı kısıtlıyor. Tepki gösterince "bunlar" olarak kodlayıp iyice ötekileştiriyor, kendi yavrularına düşman ilan ediyor ve tüm aklı dış mihraklardan aldığım savını öne çıkartıyor. Dinlemek hak getire. Sinirli bir başbakanımız, hukuktanımaz valilerimiz, saçmalayan bakanlarımız, metrolara gaz sıktıran emniyet amirlerimiz, insan öldüren polislerimiz var. Ve ben hepsinden nefret ediyorum. Ne bu dünyada adalete inanıyorum ne de öteki tarafa. Tek dileğim insanların çektirdiği acılardan daha fazlasını çekmeleri. Uzun, acılı bir ölüm bekliyordur umarım bazılarını...
Bu süreçte esas beni mutlu eden bazı liberallerin foyalarının meydan açıkması oldu. Her türlü yavşaklığı yapmalarına alışıktık da bu kadar absürd bu kadar zorlama iktidarı ve gücü yalama gayretleri karşısında ağzım açık kaldı. Gün gelecek, devran dönecek ve bu isimler elbet yalayacak yeni kıçlar bulacaklar zaman içerisinde.
Bir de mesela kardeşimle daha da gurur duydum bu süreçte. Eylemlere katılan, parktaki kedilere evini açan, astımına rağmen durmayan, o en boktan sokaklarda insan avı yapılan pazar günü apartmana süt, su ve solüsyon bırakan kardeşimle ne kadar gururlansam azdır.
Ha bir de bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yok, karşıma AKP yalakalığıyla çıkan olmadı neyse ki ama davet edildiğin yere gidemesen bile tebrik etmek için ararsın en azından, babam öldüğünde de silmiştim bazı insanları hayatımdan ve bir şey de kaybetmedim biliyor musun?
22.06.2013
geç kalmış yazı1: kiraz
Eski şirkette 40 yıldır çalışan bir abimiz vardı. O 40 yılı da aynı odada, koltukta, masada geçirmiş gibi hissederdim odasına her sohbet etmeye girdiğimde. Altmışını geçmiş, çocuklarını evlendirmiş, fazla kiloları ve hastalıklarıyla hayatı olduğu gibi keyifle yaşardı ve ne yalan söyleyeyim bazen fazla konuşmasıyla beni esir alırdı. Geçen sene bir gün gene sohbet ederken (ki çoğunlukla yeme içme üzerine olurdu) baharın başlangıcında "doktor," demişti her zamanki gibi, "ben belli bir yaşa geldim artık. Her yaşadığım bahar benim yanıma kar kalıyor. Mesela kiraz yemeyi çok severim. Bu sene de yiyeceğim sanki son kez kiraz yiyormuşum gibi." diyince ben klasik "aman olur mu öyle şey!" demiştim de bilememiştim hakikaten geçen sene yediği son kirazlarmış adamcağızın. Yazın ortasında bir akşam, hemen yemekten sonra balkonda otururken ölüvermiş.
Bu sene de yaz bitmeden mümkün olduğunca çok kiraz yiyorum. Ama dün Gaziantep'te 2,5 TL olan kirazın kilosunun Macrocenter'da 16 TL olduğunu görünce nevrim dönüyor...
Bu sene de yaz bitmeden mümkün olduğunca çok kiraz yiyorum. Ama dün Gaziantep'te 2,5 TL olan kirazın kilosunun Macrocenter'da 16 TL olduğunu görünce nevrim dönüyor...
23.04.2013
tatar çölü ya da bastiani kalesi'nden ayrıldığını sanmak
"...Ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve
çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını
bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı."
Eski iş yerimde artık kalmak istemediğimi anladığımda bir yandan da zaten bu zamana kadar kalarak çok vakit kaybedip kaybetmediğim de aklımı kurcalamaya başlamıştı. Ömrümün güzel vakitlerini orada konfor alanımdan ayrılmak istemediğim, bir odam olduğu, insanları tanıyıp kendimi de sevdirdiğim için mi tüketip gidiyordum? Şansın da yardımıyla hızlı bir şekilde bağımı koparıp daha büyük bir firmada daha alt bir kademeden organizasyon şemasına dahil olup kendimi ispatlama sıkıntıları yaşıyorum bir haftadır. Kendi Bastiani Kale'mde önce "işi öğrenirim, bunun için de 2 sene yeterli" demiştim. Sonra müdürüm gidince "yenisi gelir, bir 6 ay onunla çalışıp tecrübe kazanırım, sonra da giderim", yeni müdür değil de yeni genel müdür gelip "gel seni müdür yapalım ama bunun için 2 sene lazım hem müdürlük yap hem de şimdiki işlerini" diyince de önce 2 sene sonra da "biraz daha zamanın var, sene sonu müdürsün" sözü üzerine bir sene daha bekledim. Ama o beklemeler nedense hiç kesilmedi, benim de Giovanni Drogo'dan farkım kalmadı. Neyse ki o girdaptan çıkacak gücü buldum kendimde, yoksa oradan emekli bile olurdum herhalde. Velakin yeni yerin de bir Bastiani Kalesi'ne dönmeyeceğinin garantisi yok. Eskiden sahil yolundan gidince İstinye Bayırı'na sapıyordum şimdi düz gidiyorum, bu da bir umut aşılıyor her sabah. Peki ne zamana kadar?
Not: Kitabı pederin kütüphanesinden aşırdığım Can Yayınları baskısından okudum. Her kitabın arkasında okuduğu yılı yazardı kurşunkalemle. Bundaki tarih 1996. Kitaptan altını çizdiği tek cümle ise yukarıda yer alan. Halbuki o cümlenin hemen öncesinde "...ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir." demekte Buzzati. Yaşıyor olsa iki gün sonra 60 olacaktı babam. Onu en çok böyle büyük kararlar alma dönemlerinde özlüyorum. Şimdiden doğum günün kutlu olsun.
Eski iş yerimde artık kalmak istemediğimi anladığımda bir yandan da zaten bu zamana kadar kalarak çok vakit kaybedip kaybetmediğim de aklımı kurcalamaya başlamıştı. Ömrümün güzel vakitlerini orada konfor alanımdan ayrılmak istemediğim, bir odam olduğu, insanları tanıyıp kendimi de sevdirdiğim için mi tüketip gidiyordum? Şansın da yardımıyla hızlı bir şekilde bağımı koparıp daha büyük bir firmada daha alt bir kademeden organizasyon şemasına dahil olup kendimi ispatlama sıkıntıları yaşıyorum bir haftadır. Kendi Bastiani Kale'mde önce "işi öğrenirim, bunun için de 2 sene yeterli" demiştim. Sonra müdürüm gidince "yenisi gelir, bir 6 ay onunla çalışıp tecrübe kazanırım, sonra da giderim", yeni müdür değil de yeni genel müdür gelip "gel seni müdür yapalım ama bunun için 2 sene lazım hem müdürlük yap hem de şimdiki işlerini" diyince de önce 2 sene sonra da "biraz daha zamanın var, sene sonu müdürsün" sözü üzerine bir sene daha bekledim. Ama o beklemeler nedense hiç kesilmedi, benim de Giovanni Drogo'dan farkım kalmadı. Neyse ki o girdaptan çıkacak gücü buldum kendimde, yoksa oradan emekli bile olurdum herhalde. Velakin yeni yerin de bir Bastiani Kalesi'ne dönmeyeceğinin garantisi yok. Eskiden sahil yolundan gidince İstinye Bayırı'na sapıyordum şimdi düz gidiyorum, bu da bir umut aşılıyor her sabah. Peki ne zamana kadar?
Not: Kitabı pederin kütüphanesinden aşırdığım Can Yayınları baskısından okudum. Her kitabın arkasında okuduğu yılı yazardı kurşunkalemle. Bundaki tarih 1996. Kitaptan altını çizdiği tek cümle ise yukarıda yer alan. Halbuki o cümlenin hemen öncesinde "...ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir." demekte Buzzati. Yaşıyor olsa iki gün sonra 60 olacaktı babam. Onu en çok böyle büyük kararlar alma dönemlerinde özlüyorum. Şimdiden doğum günün kutlu olsun.
17.04.2013
sıkıcı bir karakter olarak zagor
Her Türk erkeği gibi ben de çizgi romanla büyüdüm. Rahmetli sağolsun iyi bir koleksiyon yapmıştı, onun edindiği Teks, Teksas, Tommiks, Redkitlere ben de zamanla Kızıl Maske ve Asterikslerle bir katkıda bulundum. Fakat evde toz yapan her nesneye düşman olan annemin kulisleri sonrası o koleksiyon dağılıp gitti. O dönemde yanılmıyorsam çizgi roman bulmak da zorlaştı diye hatırlıyorum, Tay yayınları kapandı gibi bir anı var aklımda. Bu arada Amerikan süper kahramanları değil de daha çok Avrupa-özellikle de İtalyan- ekolünden daha insani kahramanları okumayı sevdiğimi de belirteyim.
Neyse el para tutmaya başlayınca tekrar çizgi romanlar düştü akla ama bulması kolay değildi ya da bende o eski heyecan yoktu. Bu arada Asteriks'in tüm serisi kütüphanedeki yerini aldı, Corto Maltese ile tanışıldı, eski dost Teks ile tekrar buluşuldu vs. Esas dönüm noktası bir arkadaşın işi nedeniyle eline geçen ve atmayı düşündüğü Mister No'ları bana vermesiyle yaşandı. Jerry Drake'ten ileride bahsederiz zira Bonelli'nin en başarılı karakteri bence. Aynı arkadaş Mister No'lara ek olarak Büyülü Rüzgar, Martin Mystere ve Zagorları da ekledi bana gelen paketlere. Ben de Zagor okuyarak başladım yeni karakterlere ama açıkçası çok sıkıldım Baltalı İlah'tan.
Bir kere almış bütün Darkwood'un dertlerini omzuna. Çiko ile bataklıkta yaşıyorlar sıfır eğlence var hayatlarında. Her yere tabanbay gidiyorlar, alkol yok kadın yok. Çiko'nun tek derdi yemek yemek ve Zagor sürekli aşağılıyor onu "fıçı" diyerek. Ama esas konular sıkıcı, sürekli askerler-kıılderililer arası gerginlik var, el kadar ormana uzaylı da geliyor çılgın profesör de. Karakterlerin de analizi pek yapılmıyor, yüzeyel geçiliyor. Halbuki Mister No öyle mi? İçiyor, kızlarla eğleniyor, para için derde bulaşıyor, "Esse Esse" gibi bir kankası var. Ve karakter analizleri çok iyi: örneğin Jerry'nin Manaus'tan kaçıp New York'a kadar sürüklendiği maceralar silsilesi adeta bir dizi gibi akıp gidiyor.
Neyse elimde 3-5 macera kaldı, bitirip diğerlerine geçeyim. Umarım Martin Mystere ve Büyülü Rüzgar sıkıcı çıkmaz.
16.04.2013
bekarlığa veda
Geçen hafta itibariyle masamı boşalttım ve yeni bir maceraya yelken açtım. Bu arada hanımın Londra seferini de fırsat bilerek yeni iş yerine bu hafta başlayabileceğimi de belirttim. Evde yayılır, sahilde yürür, yazar çizerim, balkondaki bitkilerle uğraşırım diye düşünüyordum ki maşallah hiçbir şey yapmadan geçti gitti sanki bu bir hafta. Cart diye geri dönen kışın da sağolsun kazığını yemiş oldum.
Bu arada evde yalnızken günler nasıl geçiyordu diye düşünüp aynı alışkanlıkları yaşatmaya çalıştım: dışarıdan leş yemekler söyledim, etrafı dağıttım, saçma sapan şeyler seyrettim.
Ne çabuk geçti yahu bir hafta? Yarın son tatil günüm, bari biraz evi toplayayım da fırçadan kurtulayım.
Bu arada evde yalnızken günler nasıl geçiyordu diye düşünüp aynı alışkanlıkları yaşatmaya çalıştım: dışarıdan leş yemekler söyledim, etrafı dağıttım, saçma sapan şeyler seyrettim.
Ne çabuk geçti yahu bir hafta? Yarın son tatil günüm, bari biraz evi toplayayım da fırçadan kurtulayım.
14.04.2013
roket
Roket Lao'nun ilk uluslararası filmi, tabi bir Avustralya eli de almış. Senaryo çok derin değil, görüntüler güzel, oyunculuklar sırıtmıyor, başroldeki çocuk(lar) tatlı. Ortaları biraz baysa da izlediğim için memnunum, Lao'yu hatırlattığı için de...
Konu ilginç: Lao'nun kuzey bölgesindeki bir köy yapılan baraj nedeniyle sular altında kalacaktır ve boşaltılır. Kahramanımız da ailesiyle beraber yollara düşer bu nedenle. Film de onun gözünden yaşananlar nitekim. Daha ağır olabilecek bir konu belki de çocuk gözünden anlatıldığı için eğlenceli geçiyor ve mutlu sonla bitiyor.
Film sayesinde Lao yakın tarihi ilgilendiren birçok konuya da değiniliyor: Mekong üzerine yapılan barajlar, Amerikan bombardımanından kalan patlamamış bombalar, CIA destekli kurulan gizli ordular ve çocuk savaşçılar, animizm, Lao'nun güzel doğası ve insanları...
Bu sene de film festivalini pas geçmemiş oldum, entelliğime entellik kattım.Filmin trailerı için tıklayın.
Konu ilginç: Lao'nun kuzey bölgesindeki bir köy yapılan baraj nedeniyle sular altında kalacaktır ve boşaltılır. Kahramanımız da ailesiyle beraber yollara düşer bu nedenle. Film de onun gözünden yaşananlar nitekim. Daha ağır olabilecek bir konu belki de çocuk gözünden anlatıldığı için eğlenceli geçiyor ve mutlu sonla bitiyor.
Film sayesinde Lao yakın tarihi ilgilendiren birçok konuya da değiniliyor: Mekong üzerine yapılan barajlar, Amerikan bombardımanından kalan patlamamış bombalar, CIA destekli kurulan gizli ordular ve çocuk savaşçılar, animizm, Lao'nun güzel doğası ve insanları...
Bu sene de film festivalini pas geçmemiş oldum, entelliğime entellik kattım.Filmin trailerı için tıklayın.
30.03.2013
gönül isterdi ki istifa dilekçesini yola düşmek için vereyim
Evet, nerde kalmıştık? En son ayın ilk gününde önce evlilik için gün almış, o gazla da şirkettekilere posta koymuştum. 19 gün aralıksız çalışıp nihayet kanepede devrilecek fırsat bulmuşken yazayım istedim: takvimler 21 Mart'ı gösterir, cemreler düşer, bahar gelir, barış istemeyeni döverlerken ben de sabahın köründe yemedim içmedim genel müdürün kapısında pusuya yatıp "Ada, ben ayrılmak istiyorum" dedim. Dolmasından kafasını kaldırdı, yüzü kızardı, "başka birisi mi var?" diye sordu. Elbette vardı. "Sen patronla konuşana kadar iki teklif aldım" dedim. Sonrası klasik "yolun açık olsun ama gidişin acıtmadı ki" konuşmaları... "Çok uzatmayın Tekirdağ yolu uzun" dedim ve peynir tatlısı yemeye gittim. O nasıl bir güzelliktir değil mi?
5,5 yıl bir yerde çalışınca -ki ömrün onda biri eder neredeyse- ayrılmak zor gelir diye düşünüyordum, ama o kadar bıkmışım ki şu uzatma günleri bir an önce geçsin diye bekliyorum. Tek üzüldüğüm konu uzun hatta upuzun bir seyahate çıkma projesi gene rafa kalktı.
5,5 yıl bir yerde çalışınca -ki ömrün onda biri eder neredeyse- ayrılmak zor gelir diye düşünüyordum, ama o kadar bıkmışım ki şu uzatma günleri bir an önce geçsin diye bekliyorum. Tek üzüldüğüm konu uzun hatta upuzun bir seyahate çıkma projesi gene rafa kalktı.
4.03.2013
01.03.2013
O gün dünyanın bir başka yerinde bir başka biri önce karısı ve çocuklarını öldürüp sonra da aynı hesaplaşmayı işyerine taşımış olabilir, bilemiyorum. Bense o güzel ve güneşli cuma sabahı beş vesikalık fotoğrafım, nüfus cüzdanım, sağlık raporum ve müstakbel zevcemle birlikte bizden önce yirmi iki çiftin geçtiği koridordan ve kapılardan geçip vereceğimiz partiye nikah memurunu da çağırdık velakin kendisinin işi olduğundan ancak benim doğumgünümde kendi mekanında görüşebileceğimizi söyledi. Hayatımla ilgili bir dönüm noktasının tarihini belirlemiş ve randevu kağıdını çantama atarak ikinci hedef olan işyerine doğru yol almaktaydım.
Önce insan kaynakları müdiresini sonra da genel müdürü sıkıştırıp "ilişkimiz nereye gidiyor?" konuşması yaptım. Her ikisi de sorunun patronda olduğunda hemfikirdi.
Şimdi hayalim haziran ayının bir gününde Ermenistan-İran sınırını işsiz ama evli biri olarak geçebilmek.
Önce insan kaynakları müdiresini sonra da genel müdürü sıkıştırıp "ilişkimiz nereye gidiyor?" konuşması yaptım. Her ikisi de sorunun patronda olduğunda hemfikirdi.
Şimdi hayalim haziran ayının bir gününde Ermenistan-İran sınırını işsiz ama evli biri olarak geçebilmek.
17.02.2013
şeyler
"Önce para kazanmayı seçen, gerçek
tasarılarını zengin olacakları zamana, daha ileriye saklayan insanlar
pek haksız sayılmaz. Yaşamaktan başka bir şey istemeyenler ve en büyük
özgürlüğe yaşam adını verenler, salt mutluluk peşinde, arzularını ya da
güdülerini doyurma, yeryüzünün sınırsız zenginliklerinden hemen
yararlanma peşinde koşanlar, bu gibiler, her zaman mutsuz olacaktır.
Kendileri için bu tür ikilem olmayan, ya da bununla pek az karşılaşan
bireylerin bulunduğunu kabul ediyorlardı, bu gibiler ya çok yoksuldular
ve biraz daha iyi yemekten, biraz daha iyi barınaktan, biraz daha az
çalışmaktan başka istekleri yoktu; ya da baştan böyle bir ayrımın
önemini hatta anlamını kavrayamayacak kadar zengindiler. Ama günümüzde
ve ortamımızda, giderek daha çok sayıda insan ne çok zengin, ne de çok
yoksul durumda: zenginlik düşleri görebiliyorlar ve zenginleşebilirler:
işte mutsuzlukları da bu noktada başlıyor.
Öğrenim görmüş, ardından vatani hizmetini şereflice yerine getirmiş farazi bir genç adam yirmi beş yaşlarında kendini, anasının karnından çıktığı günkü kadar çıplak bulur ama yine de bilgisiyle, teorik olarak, umabileceğinden daha fazla paraya sahiptir. Yani bir gün gelip kendi dairesine, yazlık evine otomobiline, müzik setine sahip olacağını kesinlikle bilir. Yine de bu baş döndürücü vaatlerin insanı çıldırtasıya beklettiğini düşünür: bunlar, iyi düşünülecek olursa, kendi yapıları gereği evliliği, doğacak çocukları, manevi değerlerin, toplumsal davranışların ve insani tutumların gelişimini de içine alan bir sürece dahildir. Kısacası genç adam durmak oturmak zorundadır, bu da onun on beş yılını alır.
Bu tür bir gelecek pek iç açıcı değildir. Sövüp saymadan, kimse buna angaje olmaz. "Ne yani –diyecekler çiçeği burnundaki genç adam– şiirleri, gece trenlerine, sıcacık kumlar düşleyen ben, çiçekli kırlarda gezeceğim yerde, günlerimi bu camlı bürolar ardında mı geçireceğim, terfi etme umutlar mi besleyeceğim, hesaplar mı yapacağım, entrikalar mı çevireceğim, isteklerime gem mi vuracağım?" Ve kendini avuttuğunu sanarak, taksitli satışların tuzağına düşer. Düştü mü de tam düşer: sabretmekten başka çıkar yolu kalmayacaktır artık. Ne yazık ki çektiklerinin sonuna geldiğinde, genç adam artık eskisi kadar genç değildir; üstelik de önceki mutsuzluğuna ek olarak, sanki yaşama geçip gitmiş, bu yaşam bir hedef değil salt çabalamaymış gibi görünebilir; bu düşünceleri kafasından uzaklaştıracak kadar aklı başında ve tedbirli olsa bile –çünkü yavaş yavaş yükseliş ona büyük deneyim kazandıracaktır– kırk yaşına geleceği ve işine ayırmadığı birkaç saatçiğinin de yazlık ve kışlık evlerinin dayanıp döşenmesiyle, çocuklarının eğitimiyle geçeceği bir gerçektir."
Benim mutsuzluğum da galiba bu zenginlik düşleri noktasında başlıyor. "Zengin değilim, olabilirim..." tekerlemesi zararsız bir oyundan daha tehlikeli bir hal galiba. Yo asla hırslarım, egolarım ve girişimcilik ruhum olduğu sanılmasın-tam tersine hırssız, egosuz bir memur ruhluyum. Şansıma iyi bir ailede dünyaya gelip iyi bir okulda okudum. Şimdi de iyi bir işim var, yine şansımın da yardımıyla yöneticilik yapar bir hale bile geldim. Bu sayede her gün üstümde, paralelimde, yanımda, altımda kim varsa küfrediyorum ve her geçen gün hepsinden daha fazla nefret ediyorum. Ama ne yaparsın, ekmek parası diyerek her sabah kalkıp duş alıyor, traş oluyor ve evden çıkıyorum. Sayısaldan bir şey çıkmadığı sürece de ömür boyu sürecek bir döngü bu.
Bir süre sonra yolun yarısına varacağım Cahit Sıtkı takvimine göre. Fakat Peder Bey takvimi geçerliyse o noktadan geçeli birkaç sene oluyor. Emekliliğimeyse topu topu 26 sene var. Kısacası işim Milli Piyango İdaresi'ne kaldı, malum beklediğim bir miras da yok. Dolayısıyla ölene kadar zenginleşebilme umuduyla cam ofiste çalışıp, hep bir şeylerin iyi olacağına dair umutlar besleyip, hayaller kurup çabalayıp duracağım.
En azından teselli edebilecek şeyler var hayatımda. Mesela zaten az eşyaya sahip olmak gerektiğini düşünürken son beş ayda başa gelen iki hırsızlık olayı sonrası fikrim pekişti, giden de rahmetliden kalma saatlere falan oldu. Eh yine o sağolsun bir de tapu var üzerime. Çocuk falan da istemiyorum. Bu da demektir ki kırk yaşıma geldiğimde kendime daha çok zaman ayırabilirim. Mesela kütüphanede yığılmış okunmayı bekleyen kitapları bitirebilirim belki ya da Montevideo'yu görebilirim. Hatta bakarsın iş başvurularıma cevap alamazsam istifayı basıp bankadaki üç beş kuruşu oralarda da harcayabilirim. Ya da belli mi olur yarın güneşin doğmuş olduğunu göremem...
Öğrenim görmüş, ardından vatani hizmetini şereflice yerine getirmiş farazi bir genç adam yirmi beş yaşlarında kendini, anasının karnından çıktığı günkü kadar çıplak bulur ama yine de bilgisiyle, teorik olarak, umabileceğinden daha fazla paraya sahiptir. Yani bir gün gelip kendi dairesine, yazlık evine otomobiline, müzik setine sahip olacağını kesinlikle bilir. Yine de bu baş döndürücü vaatlerin insanı çıldırtasıya beklettiğini düşünür: bunlar, iyi düşünülecek olursa, kendi yapıları gereği evliliği, doğacak çocukları, manevi değerlerin, toplumsal davranışların ve insani tutumların gelişimini de içine alan bir sürece dahildir. Kısacası genç adam durmak oturmak zorundadır, bu da onun on beş yılını alır.
Bu tür bir gelecek pek iç açıcı değildir. Sövüp saymadan, kimse buna angaje olmaz. "Ne yani –diyecekler çiçeği burnundaki genç adam– şiirleri, gece trenlerine, sıcacık kumlar düşleyen ben, çiçekli kırlarda gezeceğim yerde, günlerimi bu camlı bürolar ardında mı geçireceğim, terfi etme umutlar mi besleyeceğim, hesaplar mı yapacağım, entrikalar mı çevireceğim, isteklerime gem mi vuracağım?" Ve kendini avuttuğunu sanarak, taksitli satışların tuzağına düşer. Düştü mü de tam düşer: sabretmekten başka çıkar yolu kalmayacaktır artık. Ne yazık ki çektiklerinin sonuna geldiğinde, genç adam artık eskisi kadar genç değildir; üstelik de önceki mutsuzluğuna ek olarak, sanki yaşama geçip gitmiş, bu yaşam bir hedef değil salt çabalamaymış gibi görünebilir; bu düşünceleri kafasından uzaklaştıracak kadar aklı başında ve tedbirli olsa bile –çünkü yavaş yavaş yükseliş ona büyük deneyim kazandıracaktır– kırk yaşına geleceği ve işine ayırmadığı birkaç saatçiğinin de yazlık ve kışlık evlerinin dayanıp döşenmesiyle, çocuklarının eğitimiyle geçeceği bir gerçektir."
Benim mutsuzluğum da galiba bu zenginlik düşleri noktasında başlıyor. "Zengin değilim, olabilirim..." tekerlemesi zararsız bir oyundan daha tehlikeli bir hal galiba. Yo asla hırslarım, egolarım ve girişimcilik ruhum olduğu sanılmasın-tam tersine hırssız, egosuz bir memur ruhluyum. Şansıma iyi bir ailede dünyaya gelip iyi bir okulda okudum. Şimdi de iyi bir işim var, yine şansımın da yardımıyla yöneticilik yapar bir hale bile geldim. Bu sayede her gün üstümde, paralelimde, yanımda, altımda kim varsa küfrediyorum ve her geçen gün hepsinden daha fazla nefret ediyorum. Ama ne yaparsın, ekmek parası diyerek her sabah kalkıp duş alıyor, traş oluyor ve evden çıkıyorum. Sayısaldan bir şey çıkmadığı sürece de ömür boyu sürecek bir döngü bu.
Bir süre sonra yolun yarısına varacağım Cahit Sıtkı takvimine göre. Fakat Peder Bey takvimi geçerliyse o noktadan geçeli birkaç sene oluyor. Emekliliğimeyse topu topu 26 sene var. Kısacası işim Milli Piyango İdaresi'ne kaldı, malum beklediğim bir miras da yok. Dolayısıyla ölene kadar zenginleşebilme umuduyla cam ofiste çalışıp, hep bir şeylerin iyi olacağına dair umutlar besleyip, hayaller kurup çabalayıp duracağım.
En azından teselli edebilecek şeyler var hayatımda. Mesela zaten az eşyaya sahip olmak gerektiğini düşünürken son beş ayda başa gelen iki hırsızlık olayı sonrası fikrim pekişti, giden de rahmetliden kalma saatlere falan oldu. Eh yine o sağolsun bir de tapu var üzerime. Çocuk falan da istemiyorum. Bu da demektir ki kırk yaşıma geldiğimde kendime daha çok zaman ayırabilirim. Mesela kütüphanede yığılmış okunmayı bekleyen kitapları bitirebilirim belki ya da Montevideo'yu görebilirim. Hatta bakarsın iş başvurularıma cevap alamazsam istifayı basıp bankadaki üç beş kuruşu oralarda da harcayabilirim. Ya da belli mi olur yarın güneşin doğmuş olduğunu göremem...
26.01.2013
çizgi açığı
Hayat tüm sürprizleriyle devam ediyor. Gelişen bazı olaylar beni her cumartesi sabahı Beşiktaş'tan Arnavutköy'e yürütüyor, bence bir zararı da olmuyor. Bu vesileyle bol bol düşünecek vaktim de oluyor. Düşünceler de belki başka bir yazının konusu olur. Neyse, kelamım şudur: her şeyimin çalınıp çırpıldığı bir dönemde galiba "mallar" en iyi internet üzerinden elde tutulabiliyor. Nitekim 26 Ocak tarihli Taraf Kitap'a da bir yazı yazdım burada dursun da kaybolmasın:
Tanıl Bora’yı özellikle Birikim Dergisi ve
İletişim Yayınları’ndaki siyasal düşünce ve milliyetçilik konusundaki yazılarından/kitaplarından
tanısak da, hem İletişim’den 1993 yılında çıkan “Futbol ve Kültürü”
derlemesiyle hem de çeşitli mecralarda yazdığı futbol yazılarıyla Türkiye’deki
entelektüel camianın “ayaktopu”yla arasındaki soğukluğun sona ermesine öncülük
eden isimlerden birisidir. O günden bugüne birçok yayınevinden futbol kitapları
çıktı, çıkmaya da devam ediyor. En tazesi de yine Tanıl Bora’nın yazılarından
oluşan ve İletişim Yayınları’ndan çıkan Çizgi Açığı.
Bir şekilde ucundan da olsa bulaştığım için
gurur duyduğum Açık Radyo’daki Libero programına konuk olan Yiğiter Uluğ, Tanıl
Bora’nın Radikal Futbol ekibine transferini anlatırken, Bora’nın vaktinin az
olduğunu söyleyerek teklifi önce reddettiğini fakat sonra “her Türk erkeği
çocukluğundan itibaren futbol yazmak ister” diyerek kabul ettiğini anlatmıştı.
Zaten o kabul edişten bu yana her hafta yazıyor. Önce haftanın değerlendirmesi
üzerine yazılar yazıp, maçsız geçen haftalarda da futbolun “neticesi”ne değil
de “haticesi”ne bakarak ters köşeye yatıran yazılarıyla izleyici sayısını
artırdı. En sonunda da, Türk futbolunda yaşanan şike soruşturması sürecinde
yaşananların akabinde, “size hayırlı işler” diyerek neticeyi tamamen çıkardı
yazılarından; şüphesiz ki güzel de oldu-şerden de hayır çıkabileceğini
unutmamak lazım. Bizim payımıza da her hafta oyunun güzelliğine dair yazılar
okuma şansına erişmek düştü. En sonunda, yaklaşık beş seneye yayılan bir süre
içerisinde Radikal gazetesinde yayınlanmış olan, futbolun sadece futbol olduğu
iddiasındaki yazıların bir derlemesi olarak karşımıza çıkıyor bu kitap; 2006’da
yayınlanan Karhanede Romantizm’in bir devamı.
Tanıl Bora’nın yazıları günümüz futbolunun
moda deyimiyle “tiki-taka” gibi. Yani basit ama estetik, öz ama ne derdi varsa
söyleyen. Elbette okuması keyif veren. Bununla birlikte bir an bile dikkati
elden bırakmamak lazım keza hiç beklenmedik bir anda hiç beklenmedik bir
noktaya açılabiliyor top. Siz radyodaki maç yayınına odaklanmışken bir Orhan
Pamuk romanına veya kulüp logolarını hayal ederken Feridun Hürel’e doğru
meylediyor. Zaten bu konular hakkında yazan kaç kişi var ki artık sahada?
Bu kitapta bir de duvar pası yapacağı takım
arkadaşı almış yanına Tanıl Bora: ona çizgileriyle eşlik eden çizer-yazar
Turgut Yüksel. Zaten ikili Radikal’in spor sayfalarında da komşuluk ediyorlar
birbirlerine. İlk sayfalarda yoğun bir şekilde karşımıza çıkan Yüksel’in
çizimleri kitap boyunca da bize eşlik ediyor. Nitekim kitabın adı da bu
çizimlere selam veriyor. Bununla birlikte kitap, bir bütün olarak, asla çizgiye
yapışıp kalmış değil; sahada -ve saha dışında- futbola dair ne varsa konu
olabilmiş yazılara. Bir yandan da geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Türk
futbolunun nevi şahsına münhasır isimlerinden Metin Kurt’a da saygısını
sunuyor; başka türlüsü de beklenemezdi zaten Tanıl Bora’dan.
Velhasıl kelam çizgilerle kol kola girmiş
futbolun her haline dair yazılar karması Çizgi Açığı. Dönüp dönüp güzel bir
yazı –evet sadece futbol yazısı değil, yazı- okumak isteyenler için arşivlik;
tıpkı akla geldikçe izlenen veya anlatılan maçlar, goller, çalımlar veya
kurtarışlar gibi. Ve de kişisel bir teşekkür Tanıl Bora’ya, bataklığa dönüşmüş
Türk futbol ortamında bir nebze de olsa hava kabarcığı sağladığı için. Laf
aramızda İletişim Yayınları’nın futbol serisinin de yirmi dokuzuncu kitabına
ulaşmışız. Darısı diğer kitaplara...
8.01.2013
2013'e başlarken
Sabah hala karanlıkta uyanıp evden çıkıyor ve eve karanlıkta dönüyorsam 2013'ün bana faydası ne? Bugün ayın 8'i ama sanki seksen sekiz gün geçmiş gibi. Dışarıda kar fırtınaya döndü, ben gireceğim aptalca toplantının gerginliğini yaşıyorum. Bir de yetmezmiş gibi Gazze'nin Dipnotları'nı okuyorum, her sayfada içimi dağlıyor.
Bu dünya adil bir yer değilse ben neden oyunu adil oynamak zorunda hissediyorum ki kendimi?
Bu dünya adil bir yer değilse ben neden oyunu adil oynamak zorunda hissediyorum ki kendimi?
31.12.2012
2012'yi bitirirken
Yuvadan kopacak kadar büyümemişken yılbaşlarını çekirdek aile bir arada kutlardık. Kutlama da yemek+muhabbet+müzikten oluşurdu. Ben de arada televizyonda senenin değerlendirmesini yapan programları izlerdim. Sonuçta büyüdük, çekirdek aileden eksikler verdik, herkesin ayrı kutladığı yılbaşılar oldu ve ben sene değerlendirmelerini izlemeyi bıraktım.
Bugün yine bir çekirdek aile buluşması oluyor. Geri dönüp bakıldığında güzel bir şekilde hatırlanacak anılar bunlar. 2012 beter bir yıl oldu. Kriz gelip biizm evi de vurdu, insanoğlunun ne kadar berbat bir yaratık olduğu bizzat yaşanarak hatırlanıldı. Bir cenaze bir de şahitlik yapılan nikah oldu yoklamada evet denilen.
Siz nasıl yaşadınız bilemem ama 2012'den daha kötü seneler de yaşadım ama daha iyileri de elbette oldu. 2013 2012'den iyi olsun yeter.
Bugün yine bir çekirdek aile buluşması oluyor. Geri dönüp bakıldığında güzel bir şekilde hatırlanacak anılar bunlar. 2012 beter bir yıl oldu. Kriz gelip biizm evi de vurdu, insanoğlunun ne kadar berbat bir yaratık olduğu bizzat yaşanarak hatırlanıldı. Bir cenaze bir de şahitlik yapılan nikah oldu yoklamada evet denilen.
Siz nasıl yaşadınız bilemem ama 2012'den daha kötü seneler de yaşadım ama daha iyileri de elbette oldu. 2013 2012'den iyi olsun yeter.
29.12.2012
lao: bitirirken
Bazen dış dünyadan uzak kalmanın, izole olmanın iyi bi şey olduğunu düşünüyorum. Özellikle de Lao'nun kendini soyutlamış halini ve insanlardaki sakinliği, fakirliğe rağmen mutlu oluşlarını gördükten sonra fikrim pekişti. Sadece Budizmle açıklanamayacak bir ruh hali içeriisndeydiler. Ayrıca doğanın da bakir kalmasını sağlamış. Tamam tüm bunları sadece sosyalizme de bağlamayacağım. Belki de benimki burnu havada bir batılı yaklaşımı.
Hep söyledim: ölmeden görmek istediğim iki ülkeden birisiydi Lao ve ben gördüm. Hatta çok beğendim. Çocuklarına hayran oldum. Herkese de gitmesini şiddetle öneririm. Burma'nın günümüzdeki hali benim iki sene önce gördüğüm halinden farklı diye okuyor/duyuyorum. Benzer durum Lao için de geçerli. Hızlı bir büyüme halindeki Çin'e kereste ve elektrik lazım ve Lao bakir ormanları ve engin Mekong'uyla bunları sağlıyor. Velhasıl kelam "bin fil ülkesi için" değişim kapıda. Umarım Lao halkı için en hayırlısı olur, çıkarların dibine kibrit suyu!
26.12.2012
bitmeyen sene
Parkın içinden geçerken lambaların aydınlattığı yolun bomboş olduğunu fark ediyoruz; keza etrafta da kimsecikler yok. Bir cumartesi günü 17.30 itibariyle imkansız görünen bir şey bu ama olmuş, o zaman tadını çıkarmak lazım. Tek duyduğumuz kayıkların halatlarından gelen gıcırdamalar. O günün güzel geçtiğini, yarını da güzel geçirmek gerektiğini düşünürken sonrasının gene pazartesi olduğu, uyandığımda havanın leş gibi karanlık olacağı, ben ayılmaya çalışırken mahallenin üç imamından birinin bet sesiyle güne 2-0 yenik başlamama sebep olacağını hatırlıyorum.
"Bugün de ne çabuk karardı be hava, tıpkı perşembe günkü gibi. Sene de bitemedi zaten...". Okkalı bir küfür sallıyorum havada asılı kalsın diye ama o da gidip çimlere oturuyor. Bir şey de tam olsa şaşarım zaten.
"Bugün de ne çabuk karardı be hava, tıpkı perşembe günkü gibi. Sene de bitemedi zaten...". Okkalı bir küfür sallıyorum havada asılı kalsın diye ama o da gidip çimlere oturuyor. Bir şey de tam olsa şaşarım zaten.
15.12.2012
lao: içelim
Lao'nun dünya yemek kültürüne hediye ettiği iki adet ürün var: ilki benim de merakımı cezbeden milli bira Beerlao, ikincisi ise dünyanın en ucuz alkollü içkisi olan milli içki lao lao. İlkinden başlayacak olursak bu lager bende hayalkırıklığı yaşattı ve Tayland'a dönüp Singha içeceğim günlerin hayalini kurdum. İkincisi ise daha çetrefilli bir konu. Biranın şişesi yaklaşık 1 dolar olunca Lao halkı daha ucuz bir seçenek olan ev yapımı pirinç viskisi lao laoyu tercih ediyor-ki 1 litrelik bir şişenin de ederi 1 dolar ve dolayısıyla dünya üzerinde bulup bulabileceğiniz en ucuz alkol ödülü otomatikman Laolu kardeşlerimize gidiyor. Eğer sokaklarda ve pazarlarda satılan etiketsiz lao laoları güvenilir bulmazsanız yukarıda görebileceğiniz milli çiçek champa etiketli şişe 1,25 dolarlık fiyatıyla hem akşamları odanızda iyi bir yarenlik hem de eve götürülecek güzel bir anı olma özelliğini taşıyor. Yüksek alkollü ve hafif ekşi lao laoyla envai çeşit kokteyl de bulunabilir barlarda. Yine fotoğrafta görüldüğü üzere lao lao şişelerine envai çeşit hayvan cinsel gücü artırması amacıyla dolduruluyor. Denemek isteyene sözümüz yok.
Bununla birlikte tadı berbat olan Namkhong bir başka yerel bira. Ayrıca Fransızların bölgeye getirdiği kahve aromasıyla beğenimizi kazandı. Ah bir de yanına ekleyecek süt bulabilseydik...
11.12.2012
lao: yiyelim
Lao yemekleri şüphesiz ki ülkenin fakirliğini de yansıtıyor. Sepette sofraya gelen yapışkan pirinç-sticky rice- ülkenin ana besin kaynağı. Bununla birlikte noodle çorbaları, muz yaprağında pişen yemekleri, bambu çorbaları, acılı papaya salataları, Mekong balıkları, ateşte pişen etleriyle Güneydoğu Asya mutfağının karakteristiğini yansıtıyor elbette. Fransız döneminden kalan baget ekmekleri ve cafeleri de Batı tarzı yemek arayanların her zaman için imdadına yetişiyor. Hindistan cevizi sütünden yapılmış tatlıları ve de egzotik meyveleri de şeker ihtiyacı için birebir.
Luang Prabang'a yolunuz düşerse mutlaka Tamarind'de yemek yiyin. Onun dışında sokak yemekleri ve de mütevazi lokantalar her zaman size harika yemekler sunacak, hiç kuşkunuz olmasın.
9.12.2012
5
Beş sene önce de böyle kapalı ve sıkıcı bir pazar günüydü. İlk aklıma gelen bu oluyor artık. Gerisi yavaş yavaş silikleşen anılar. Unutmamak için belirli aralıklarla hatırlamak lazım aslında-yılda bir değil. Yoksa o gün yağan yağmur, bir gün önce oynanan maç, okuduğum kitap, şırıngadaki süt beyazı sıvı, cihazların periyodik sesi, başucunda durduğum yatak, eve döndüğümüzde bizi kapıda karşılayan koca kurbağa yok olup gidecek. Halbuki ben ölene kadar yaşaması gerekiyor benimle, yoksa eksik biri olurmuşum gibi geliyor.
Bir yandan da beş yıl içerisinde çok değiştiğimin farkındayım. Olayları karşılama şekli, tepkiler, sorumluluk almalar değişiyor. Buna büyümek deniliyor, olgunlaşmak, yaşlanmak, ölüme bir adım daha yaklaşmak. Ne de olsa her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlıyor...
Bir yandan da beş yıl içerisinde çok değiştiğimin farkındayım. Olayları karşılama şekli, tepkiler, sorumluluk almalar değişiyor. Buna büyümek deniliyor, olgunlaşmak, yaşlanmak, ölüme bir adım daha yaklaşmak. Ne de olsa her erkeğin ölümü babasının ölümüyle başlıyor...
1.12.2012
bangkok'a dönüş
Chiang Mai'dan Bangkok'a dönüş seçeneği bol: biz otobüsü tercih ettik ve gayet de iyi yapmışız. Gayet rahat koltukları olan otobüsün konforu da boldu. Düşünün ki kocaman bir plazma ekran vardı. Muavinimiz de gayet sevimli bir kardeşimizdi. Bu sayede fosur fosur uyuyarak Bangkok'a döndük sabahın köründe. Bangkok trafiği ise çoktan başlamıştı...
28.11.2012
chiang mai
Geçenlerde okuduğum bir yazıda 90ların başında manitasıyla Güneydoğu Asya'yı turlayan bir abi bu sene aynı bölgeyi zamanının manitası şimdinin eşi ve kızıyla gezdiğini, birçok şeyin nasıl değiştiğini anlatıyordu. Değişmeyen tek şey ise Chiang Mai'daki trafik, egzoz kokusu ve var olmayan kaldırımlara park eden arabalar diyordu; hakikaten de büyük umutlarla gittiğim şehirde gördüğüm bu oldu.
Chiang Mai dediğin yer ortada surlarla çevrili bir kare ve etrafında çirkin binalar. Esas buraya gelme sebebi trekking gibi doğa aktivitesi insanların ama o işler de bizim kalemimiz olmayınca elde kaldı hüsran. Yine de şehre yaklaşık 20 km uzaklıktaki kutsal tapınak Doi Suthet'e çıktık. Tabi önce oraya giden minibüsleri bulmak (kuzey kapısının yanından kalkıyor) ve dolması için beklemek zorunda kaldık. Zaten Chiang Mai'da ulaşım songthaew denilen arkasında 8 kişinin oturduğu kırmızı pikaplarla gerçekleşiyor. Siz elinizi kaldırıp bir tanesini durduruyor ve sonra gitmek istediğiniz yeri söylüyorsunuz, şöför abinin söylediği fiyat size uygunsa (şehir merkezi için 20 Baht) arkaya atlayıp ineceğiniz yerde de tepenizdeki düğmeye basıyorsunuz. Sonra da parayı verip yolunuza devam ediyorsunuz. Neyse; Doi Suthet bol ışıltılı bir Budist tapınağı. Tayland'ın en yüksek dağının yamacında olduğundan da altınızda yemyeşil ova uzanıyor. Bu noktaya kadar gelmişken hemen aşağı inmeyip bir songthaewe atlayıp botanik parkına çıkmanızı öneririm. Kraliyetin kışlık sarayının bahçesi gerçekten harika. Oradan çıkıp aşağı doğru yürürken sağolsun mühendis "geek" bir arkadaşımız bizi şehre kadar attı.
Chiang Mai esas pazarlarıyla ünlü. Her akşam kurulanı benim için o kadar ilgi çekici olmasa da yemeğinden takısına, giysisinden müzik aletlerine envai çeşit şey satılan "cumartesi" ve "pazar" pazarları görülmeyi hakediyor. Özellikle pazar günleri surların içine kurulanından özellikle bahsetmem lazım çünkü yol kenarlarında yer alan büyük tapınak ve manastırların bahçeleri de esnafa açılıyor ve siz gayet ucuza aldığınız yemekleri bir Budist tapınağının bahçesindeki kocaman ağaçların altında yiyebiliyorsunuz. Bu esnada içeride devam eden ayinde okunan dualar da fon müziğini oluşturuyor. Ve evet doğru bildiniz: kimse kimseye karışmıyor.
Chiang Mai, Kuzey Tayland'da yer alan etnik grupların birleşim noktası olduğundan yemek konusunda da oldukça fazla çeşit sunuyor; zaten şehrin yemek kursları da meşhur. Bu arada ülkeden kaçan birçok Burmalı'ya da evsahipliği yaptığından Burma yemeği de deneme şansınız var. Şehrin gece hayatı da özellikle ekspatlar sayesinde gelişmiş.
Son bir not da kaldığımız yer için olsun: gayet ucuza oldukça güzel ve merkeze yakın bir yerde kaldık, ayrıca mekanın sahibesi de oldukça ilgiliydi konuklarıyla. Buyrun bu da linki, yarın öbür gün yolunuz düşer belki: http://www.topgarden-chiangmai.com/
Chiang Mai dediğin yer ortada surlarla çevrili bir kare ve etrafında çirkin binalar. Esas buraya gelme sebebi trekking gibi doğa aktivitesi insanların ama o işler de bizim kalemimiz olmayınca elde kaldı hüsran. Yine de şehre yaklaşık 20 km uzaklıktaki kutsal tapınak Doi Suthet'e çıktık. Tabi önce oraya giden minibüsleri bulmak (kuzey kapısının yanından kalkıyor) ve dolması için beklemek zorunda kaldık. Zaten Chiang Mai'da ulaşım songthaew denilen arkasında 8 kişinin oturduğu kırmızı pikaplarla gerçekleşiyor. Siz elinizi kaldırıp bir tanesini durduruyor ve sonra gitmek istediğiniz yeri söylüyorsunuz, şöför abinin söylediği fiyat size uygunsa (şehir merkezi için 20 Baht) arkaya atlayıp ineceğiniz yerde de tepenizdeki düğmeye basıyorsunuz. Sonra da parayı verip yolunuza devam ediyorsunuz. Neyse; Doi Suthet bol ışıltılı bir Budist tapınağı. Tayland'ın en yüksek dağının yamacında olduğundan da altınızda yemyeşil ova uzanıyor. Bu noktaya kadar gelmişken hemen aşağı inmeyip bir songthaewe atlayıp botanik parkına çıkmanızı öneririm. Kraliyetin kışlık sarayının bahçesi gerçekten harika. Oradan çıkıp aşağı doğru yürürken sağolsun mühendis "geek" bir arkadaşımız bizi şehre kadar attı.
Chiang Mai esas pazarlarıyla ünlü. Her akşam kurulanı benim için o kadar ilgi çekici olmasa da yemeğinden takısına, giysisinden müzik aletlerine envai çeşit şey satılan "cumartesi" ve "pazar" pazarları görülmeyi hakediyor. Özellikle pazar günleri surların içine kurulanından özellikle bahsetmem lazım çünkü yol kenarlarında yer alan büyük tapınak ve manastırların bahçeleri de esnafa açılıyor ve siz gayet ucuza aldığınız yemekleri bir Budist tapınağının bahçesindeki kocaman ağaçların altında yiyebiliyorsunuz. Bu esnada içeride devam eden ayinde okunan dualar da fon müziğini oluşturuyor. Ve evet doğru bildiniz: kimse kimseye karışmıyor.
Chiang Mai, Kuzey Tayland'da yer alan etnik grupların birleşim noktası olduğundan yemek konusunda da oldukça fazla çeşit sunuyor; zaten şehrin yemek kursları da meşhur. Bu arada ülkeden kaçan birçok Burmalı'ya da evsahipliği yaptığından Burma yemeği de deneme şansınız var. Şehrin gece hayatı da özellikle ekspatlar sayesinde gelişmiş.
Son bir not da kaldığımız yer için olsun: gayet ucuza oldukça güzel ve merkeze yakın bir yerde kaldık, ayrıca mekanın sahibesi de oldukça ilgiliydi konuklarıyla. Buyrun bu da linki, yarın öbür gün yolunuz düşer belki: http://www.topgarden-chiangmai.com/
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


