Bugüne kadar defalarca okuduğunuz ve hatta belki de yaşadığınız şeyleri özet geçiyorum: evet servis çok yavaş, evet yemekler çok benziyor, evet porsiyonlar çok büyük ve evet yemekler çok lezzetli.
Bu durumda size gidip beğendiğim yerlerden bir çeşit yapıyorum ortaya:
Monastraki Meydanı'nda yer alan Thanassis: bulunduğu sokak zaten envai çeşit kebapçılarla dolu. Burada da öğle vakti yer bulabilirseniz bir köşeye çöküp yarım porsiyon kebabınızı söylüyorsunuz. En güzel yanı yanında bira içebilmek.
Gazi'ye giderken şans eseri bahçesini görüp bir bakalım diye oturup saatlerce yediğimiz Piroliki: çok sevecen bir sahibi, güzel şarapları ve her masada yumulunan salyangozları var. Nitekim üstteki fotoğraf buradan.
Akşam canlı müzik de olan Psiri'deki şaraphane Oinopoleio: Yemek güzel tamam da esas hikaye kendi şaraplarından sürahi sürahi içebilmek.
Exarchia'nın esnaf lokantası Kimatothrafstis: Hipster gençlerin işlettiği enteresan bir yer. Sistem basit: küçük tabak alırsan tezgahtaki et yemeklerinden bir büyük tabak alırsan iki tane koyup üzerine de istediğin salata ve sebzelerden sınırsız ekliyorlar. Şişelere doldurulmuş musluk suyu beleş, ekmek sınırsız. Buzdolabından da biranı alıp kasada ödüyorsun. Mekan küçük, hipster turist bol. Orada yediğim çörekotlu kişnişli pilav aklıma geldi de acıktım gene...
Sokakta satılan hamurişleri: idare ederler. Bizim gibi kahvenizin yanında parkta güzel bir kahvaltı imkanı sunuyorlar.
Yaşlı amcaların doluştuğu kafeler: bu amcaların saatlerce bir frappe içip boş boş etrafa bakmalarına hayranım. Ha frappe dediğin şey saçma ama sırf ayak uydurmak için içilir. Tabii buralarda bira vev şarap da içebilmek ayrı bir güzellik.
Denk düşüremediğimiz iki yer: birincisi bir türlü açık yakalayamadığımız souvlakici meşhur Kostas ikincisi de yine denk gelemediğimiz et pazarındaki lokantalar. Okuyup da giden olursa bizim için de yesin.
Ada maceraları esnasında bol bol uzo içtiğimden ve de ayıptır söylemesi çok daha güzelini evde yaptığımdan şaraba verdik kendimizi. Eh soğuk bir Mythos'a da hayır demem beklenemezdi.
26.05.2015
25.05.2015
atina
Yıllar önce bir yerlerde Avrupa Birliği'ne girme çabasında bulunan Yunanistan'ı betimleyen karikatürün Türkiye ile aynı masada oturup da Batılı centilmenlerin (!) masasına yanaşan bir Doğulu olduğunu okumuştum/dinlemiştim. Tabii 1981'de Yunanistan'ın AB üyeliği, Türkiye'de darbe vs derken iş çok değişti. Hah işte o değişen şeyleri görmek için Atina'ya gidin.
Uçakla giderseniz Eleftherios Venizelos Havalimanı'na iniyorsunuz. Şehre ulaşmanın en mantıklı yolu 2 numaralı metro hattını kullanmak. Yarım saatte bir kalkıyor ve şehir merkezine ulaşmak bir saat sürüyor. Metro bileti 8 euro ama iki kişi olursanız 14 euro. Bu arada ortalıkta görevli falan yok, bileti alınca makineye okutmanız gerekiyor ama biz denetlemeye denk gelmedik. Kısacası risk sizin.
Şehir tanıdık, eski tamam ama en azından geçmişini korumayı bilen/seven insanlardan oluşuyor. Karşınıza antik dönem yapılarının çıkması sıradan hadiseler. Kafanızı kaldırıp şehrin simgesi Parthenon'u görmek de bir keyif. Bununla beraber eski binalar aynen korunmuş, krizden çıkmak için bir inşaat çılgınlığına girişilmemiş. Küçüklüğünden beri yaz tatillerini Ege kıyılarında antik kent gezerek gezmiş birisi olarak ne yalan söyleyeyim kalıntılar pek ilgimi çekmiyor. Ama yine de Akropol'e çıktık, Çinli turist gruplarının selfie çubukları arasında zarar görmeden yürümeye çalıştık, her yeri gelincikler sarmışken manzaranın tadını çıkardık. Girişte aldığınız biletle şehirdeki birçok ören yerini görmek mümkün-biz sadece Zeus Tapınağı'nı gördük. Müze olarak da bir tek Akropol Müzesi'ni gördük: malzemeleri dünyanın çeşitli müzelerini şenlendirdiğinden kalanlarla ancak bu kadar açılabilmiş. Ha bu arada Atina'ya gelmişken Akropol'e çıkılır mı çıkılmaz mı tartışması yapmayın, misal şurada çıkmamış bir abimiz var.
Yazımıza bir klişeyle devam edelim: evet Yunanlar yaşamayı biliyor. gecenin bir vakti eğleniyorlar, meydanları dolduruyorlar (evet bol bol meydanları var), yaşlılar saatlerce oturup frappelerini içip sohbet ediyor, gençleri duvarlara grafiti yapıyor falan. Aslında sırf bunu görüp imrenmemek elde değil.
Monastraki her daim hareketli bir mahalle. Orada olduğumuz dört gün boyunca meydanda aynı Afrikalı kardeşlerimiz aynı davullarıyla aynı melodiyi çalıp durdular. Eminönü stayla Çin malı satan bir bit pazarı, bol bol kafeler, restoranlar mevcut. Ama kalabalığı bazen yorucu olabiliyor. Akropol'e çıkmak için ulaşılan mahalle ise Plaka. Eli yüzü düzgün, fiyatları birazcık yüksek tavernalara sahip turistik bir mekanımız. Kolonaki zengin muhiti iken Omonia ve özellikle Exarchia anarşistlerin/komünistlerin kalesi. Velhasıl mutlaka gidilmeli, grafitilerini seyretmeli, parkında oturup gelip geçene bakılmalı. Semt ile ilgili bir bilgi vermesi açısından bizden kısa bir süre önce olan hadisenin haberini okuyabilirsiniz. Psiri de Monastraki'ye yakın, gündüz sokakları bomboşken özellikle saat 22'den sonra kendinden geçen bir bölge. Son dönemde gelişim gösteren mahalle ise Gazi. Eskinin endüstriyel bölgesi şimdinin bol gürültülü clublarına evsahipliği yapıyor.
Yunanistan'daki olaylar Türkiye'de ilgiyle takip edilirken her gün protestoların yapıldığı Syntagma Meydanı'ndan sürekli canlı yayınlar yapılırdı. Biz de "madem memleketimizde 1 Mayıs kutlanamıyor neden insan gibi Syntagma Meydanı'nda kutlamıyoruz" diyerek sabah vardık meydana. Kim olduğunu çözemediğimiz küçük bir grup ellerinde kırmızı bayraklarla toplanmıştı, polisler de bir köşede aralarında sohbet etmekte.Bu arada meşhur turistik aktivite asker değişim töreni de gerçekleşiyordu. Ortam bizi açmayınca hemen yandaki Ulusal Bahçeler'e geçip bir ağaç altında turunç çiçeklerinin kokusuyla güvercinleri besledik.
24.05.2015
22.05.2015
21.05.2015
20.05.2015
15.05.2015
14.05.2015
4.05.2015
25.04.2015
işsizliğin ilk saatlerini aşarken
Gayet saçma ve yorucu bir sürecin sonucunda işler netleşmişken ilk hissettiğim rahatlamaydı. Son iki yılda mutsuz olduğum, kilo aldığım, sağlığımın kötüye gittiği bir süreç aniden bitmiş oldu. İlk yaptığım şey "Mayıs başında ucuz nereye uçak bileti var?" sorusunda yanıt aramak oldu. Cevap: Ljubljana gidiş Bologna dönüş.
Ağustos ayında celallenip istifa ettiğimde beni en çok korkutan şey şirketin sağladığı imkanları (araba, telefon, özel sigorta vs) nasıl yerine koyacağım olmuştu. Şimdi bakıyorum da zaten bana ait olmayan şeyler için neden üzülüyormuşum ki?
Topu topu 72 saattir işsizim. Bol bol yürüdüm, hanımla beleş basın gösterimine gittim -ki The Salt of the Earth'ü şiddetle öneririm, toplu taşımayı kullanmaya başladım, daha fazla kitap okudum falan filan. Ama daha önemlisi evimden binlerce kilometre uzakta bir müşterinin (!) doğumgünü için debelenmek yerine rahmetli babamın anısına çekirdek aile olarak kadeh kaldırıyorum.
Ağustos ayında celallenip istifa ettiğimde beni en çok korkutan şey şirketin sağladığı imkanları (araba, telefon, özel sigorta vs) nasıl yerine koyacağım olmuştu. Şimdi bakıyorum da zaten bana ait olmayan şeyler için neden üzülüyormuşum ki?
Topu topu 72 saattir işsizim. Bol bol yürüdüm, hanımla beleş basın gösterimine gittim -ki The Salt of the Earth'ü şiddetle öneririm, toplu taşımayı kullanmaya başladım, daha fazla kitap okudum falan filan. Ama daha önemlisi evimden binlerce kilometre uzakta bir müşterinin (!) doğumgünü için debelenmek yerine rahmetli babamın anısına çekirdek aile olarak kadeh kaldırıyorum.
22.04.2015
işsizliğe adım
Te ne zamandır işimde mutsuz olduğumu, bırakıp da yollara düşesim geldiğini falan yazardım da pek de kılımı kıpırdatamazdım. Neyse, bugün kapının önüne kondum, sektöre de elveda dedim. Başlangıcı da bir Ljublijana gidiş Bologna dönüş biletiyle taçlandırdım.
Artık takım elbise yok, bir süre sakal uzatabileceğim. Sonrası kısmet...
Artık takım elbise yok, bir süre sakal uzatabileceğim. Sonrası kısmet...
22.03.2015
estetik üzerine
Şimdi yukarıdai resme dikkatle bakın. Sağdaki Bodrum'da yapılan bir peksimet. Poşeti, üzerindeki yazılar, ürünün içeriği tam bir sefalet. Soldaki ise hemen yarım saat mesafedeki Kos'ta yapılan peksimet. Etiketi, poşetiü, içeriği ne kadar da farklı. Bu iki peksimet arasındaki fark şüphesiz ki iki millet, iki uygarlık arasındaki farktır.
Dünya üzerindeki insanları ikiye ayırabiliriz: estetik duygusu olanlar ve olmayanlar. Ne acı ki biz estetik duygusu olmayan insanlarla dolu bir yerde yaşıyoruz.
Dünya üzerindeki insanları ikiye ayırabiliriz: estetik duygusu olanlar ve olmayanlar. Ne acı ki biz estetik duygusu olmayan insanlarla dolu bir yerde yaşıyoruz.
24.02.2015
evinize kimin yerleşmesini isterdiniz?
Bundan herhalde yirmi yıl sonra -belki de daha kısa- geriye baktığımızda bu yaşadığımız günlerin bile güzel olduğunu düşüneceğiz muhtemelen. Çünkü ya yaşadığımız topraklar Pakistan gibi aşırı dinci, baskıcı ve teröre destek verdiği için "drone"lar tarafından bombalanan; yaşamanın zul olduğu bir Sünni İslam devletine dönüşümünü tamamlamış olacak ya da eski Yugoslavya'da olduğu gibi bir sabah kalktığımızda komşumuzun kanımızı dökmek için kapımıza dayandığı bir mezarlık olacak. Hangisi olacağını bilemem, hangisinde hayatta (daha doğrusu daha uzun süre hayatta) kalacağım hakkında zerre tahminde de bulunamam.
Bu noktada tek yapabileceğim proaktif davranmak. Mesela akıbetini bilemeyeceğim bir çocuğun doğumuna önayak olmamak; ülkede taşınamaz bir mülk, yatırım vs gibi işe girmemek; olabildiğince kök salmamak; evde kedi bile beslememek ilk aklıma gelenler. Arada Yeni Zelanda filan gibi ülkelerin göçmenlik şartlarına bakıyorum ama bir yandan da dördüncü sınıf vatandaş olmak bu saatten sonra zor geliyor; ha "ileride bir göçmen kampında yaşamak daha mı kolay gelecek?" diye sorarsanız da verecek cevabım yok. Bu hafta ecnebi bir firmadan haber bekliyorum bir de, bakarsınız olur ve dışarıda bir yerlere kapağı atma şansım olur.
O zaman yazımı bir okuma bir de dinleme önerisiyle kapatayım:
Kitap için
Müzik için
Bu noktada tek yapabileceğim proaktif davranmak. Mesela akıbetini bilemeyeceğim bir çocuğun doğumuna önayak olmamak; ülkede taşınamaz bir mülk, yatırım vs gibi işe girmemek; olabildiğince kök salmamak; evde kedi bile beslememek ilk aklıma gelenler. Arada Yeni Zelanda filan gibi ülkelerin göçmenlik şartlarına bakıyorum ama bir yandan da dördüncü sınıf vatandaş olmak bu saatten sonra zor geliyor; ha "ileride bir göçmen kampında yaşamak daha mı kolay gelecek?" diye sorarsanız da verecek cevabım yok. Bu hafta ecnebi bir firmadan haber bekliyorum bir de, bakarsınız olur ve dışarıda bir yerlere kapağı atma şansım olur.
O zaman yazımı bir okuma bir de dinleme önerisiyle kapatayım:
Kitap için
Müzik için
3.02.2015
yaşlılık üzerine
Gençken pek de yaşlılık üzerine düşünmüyorsunuz, anca bir şekilde karşınıza çıkması gerekiyor. Yakınlarınızın yaşlılığını ise kabullenmek de pek zor oluyor. Mesela babamın yaşlandığını ilk farkettiğimde şimdi yerinde bir otopark olan çocuk binasının önünden cerrahi monobloğa çıkıyorduk. Normalde hiç olmayacak şekilde babamın merdivenlerde geride kaldığını fark ettim, nefes nefeseydi. Sonra da yaşlılığın yerini hastalık aldı ve her şey çok hızlı bir şekilde gelişti.
Anneminse yaşlandığını daha yakından takip edebiliyorum. Bir kere 60 sınırını geçti, davranışları değişiyor, yaşlılara özgü sağlık problemleri gelişiyor ve daha da önemlisi yüzü yaşlılık lekeleriyle doldu. Ben de onu her gördüğümde ileride ne olacağını düşünmemeye çalışıyorum. Keşke hep böyle kalsa diyorum. Yılda üç beş kere bir araya gelebiliyoruz; kiminde bir iki gün sürüyor kiminde bir iki hafta. Ama her seferinde ayrılırken "acaba bu son mu?" sorusu da aklıma gelmiyor değil. Hayatımda kalan üç kişiden birisi sonuçta...
Bu arada ben de yaşlanıyorum değil mi? Neyse, o meseleyi konuşmamıza daha var.
Anneminse yaşlandığını daha yakından takip edebiliyorum. Bir kere 60 sınırını geçti, davranışları değişiyor, yaşlılara özgü sağlık problemleri gelişiyor ve daha da önemlisi yüzü yaşlılık lekeleriyle doldu. Ben de onu her gördüğümde ileride ne olacağını düşünmemeye çalışıyorum. Keşke hep böyle kalsa diyorum. Yılda üç beş kere bir araya gelebiliyoruz; kiminde bir iki gün sürüyor kiminde bir iki hafta. Ama her seferinde ayrılırken "acaba bu son mu?" sorusu da aklıma gelmiyor değil. Hayatımda kalan üç kişiden birisi sonuçta...
Bu arada ben de yaşlanıyorum değil mi? Neyse, o meseleyi konuşmamıza daha var.
30.12.2014
2014 biterken
Her ne kadar 2013 kadar olmasa bile yine de boktan bir yıldı. Çok çalıştım, iş için 68 uçuş yapmamdan da belli nitekim. Arada kabul edilmeyen bir istifa girişimim bile oldu. Hanımımı da alıp tatil içinse 8 kere uçmuşum: Belgrad, Yunan Adaları, Berlin, Bodrum derken dünyaya bir kere geldiğimizi hatırlayıp yedik, içtik ve de eğlendik.
Harika bir Dünya Kupası izledim, eğlenceli bir hobi sahibi oldum, bol bol kitap okudum (mesela Sait Faik külliyatını bitirdim). Darısı 2015'in başına.
Harika bir Dünya Kupası izledim, eğlenceli bir hobi sahibi oldum, bol bol kitap okudum (mesela Sait Faik külliyatını bitirdim). Darısı 2015'in başına.
29.12.2014
berlin: yiyelim içelim
Berlin diyince akla şüphesiz ki bira ve currywurst gelmemesi kaçınılmaz. Nitekim benim gibi bira ile ilişkisi Tuborg Gold ile sınırlı birisi için yemeğin yanında hangi bira içileceğini garsona sormasından daha doğal bir şey de olamaz Almanya'da. Bununla birlikte yolum Münih'e düşerse mevsim nedeniyle ziyaret edemediğim bira bahçelerinde oturmak isterim, hem bira konusuna çalışmaya da başladım.
Madem bol patates ve etli bir Alman yemeğini güzel bir birayla mideye indirdik, yolda gördüğümüz abilerden de üzerine köri serpilmiş currywurst'ümüzü de yedik başka ne yiyelim diye soranlara cevabım olsun: Bir kere Berlin halen çoğu Avrupa şehrine göre ucuz ve de hem Batı hem de Doğu savaş sonrası dönemdeki sanayi atılımı nedeniyle bol bol yabancı işçi getirdiğinden Türk, İspanyol, İtalyan ve Vietnam lokantalarına denk gelmek mümkün. Nitekim Kreuzberg'de caminin hemen yanındaki Miss Saigon'da müthiş Vietnam yemekleri yemek mümkün. Ayrıca herkesin malumu bol bol dönerci var ve denediğim kadarıyla ortada belli bir standart da olduğu için Türkiye'deki dönerlerden daha güzel, ayrıntılı bir açıklamayı şurada bulabilirsiniz. Yine ucuza harika suşi yiyebileceğinizi de belirtmem lazım. Bir de tüyo vereyim: bir metro durağının altında eski bir umumi tuvaletten dönüştürülen Burgermeister inanılmaz hamburgerler yapıyor. Ayrıca biranızı alıp kenarda oturup yiyebiliyorsunuz.
Bizim şansımıza o haftasonu bir yemek festivali vardı şehirde. Biz de peynir atölyelerinin olduğu kısımda dolanıp sonra da "küçük esnaf" moonshinerların ve microbrewerylerin ürünlerinden tattık. Koca koca imbikleri görmek pek heyecanlandırdı beni...
Dönüşte yine bir klasik olarak çantamızı peynirler, şarap ve de meşhur Alman ekmeğiyle doldurup tıpış tıpış geri geldik.
21.12.2014
berlin: gezelim görelim
Tam bir 2. Dünya Savaşı ilgilisi olmama ve yakın tarihi karışık yerleri görmek konusunda garip bir takıntım olmasına rağmen nedense Berlin hiç ilgimi çeken bir yer olmadı. Geçen sene baldızın kafayı kırıp üç aylığına şehre yerleşmesinden sonra da bir anda gündemimize girince ve hazır vize de olunca bayram tatilini fırsat bilip gidip göreyim dedim ne menem bir yermiş.
Şehrin toplu taşıma sistemi gayet başarılı, Tegel'e indikten sonra çıkışta Visit Berlin kartlarımızı alıyoruz ve kaldığımız semt olan Charlottenburg'a en yakın yerde indirecek otobüse atlıyoruz. Otobüs ve raylı sistemde (S ve U Bahn) biletinizi otomatlara okutmak tamamen sizin insiyatifinizde fakat yakalınrsanız cezası büyük.
Charlottenburg dediğimiz yer Batı Berlin'in en zengin semtiymiş zamanında. Zaten Berlin meşhur duvarla ikiye bölündüğünden iki ayrı şehir oluşmuş, Rus işgali sonrası dümdüz olan şehir yeniden inşa edilirken de enteresan bir hale dönüşmüş. Birleşme sonrası da ortaya günümüz Berlin'i çıkmış. Nitekim şehirde hala hummalı bir inşaat çalışması mevcut.
İlk gün sonbaharın muhteşem bir hale bürüdüğü Tiergarden'in içinden geçip 17 Haziran Caddesi üzerinden Brandenburg Kapısı'na ulaşıyoruz. Nitekim artık doğudayız. Under den Linden'i geçip önce Babelplatz sonra Gendarmenmark'a uğruyoruz. Öğleden sonra Müzeler Adası'na varmış durumdayız. Alexanderplatz ve çevresi derken akşam yemeğini Hackescher Markt'ta yiyoruz ve yorgun argın odaya dönüyoruz. Metro ile dönüş bile 45 dakika sürüyor, o kadar uzağa gitmişiz...
Ertesi gün rotayı Alexanderplatz'tan başlatıp Doğu Berlin'in azametli caddesi Karl Marx Strasse'de yürüyoruz. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, büyük Sovyetik binalar... 25 yıl boyunca bir şehrin bir duvarla ayrılmasını ve sizin tarafınızın da hangisi olduğunun şansa bağlı olmasını bir türlü tahayyül edemiyorum. Berlin Duvarı'nın en geniş şekilde görülebileceği ve grafitilerin olduğu East Side Gallery'de o izolasyon hissini gayet yoğun yaşıyorum. Yine Spree Nehri'ni geçip bir zamanlar Batı'nın fakir semti, şimdinin meşhur Kreuzberg'inin kaldırımsız ve kaotik sokaklarında gezerken "zaten Türkiye'den bıkmışız Berlin'deki küçüğünde işimiz olmaz" diyerek tüyüyoruz.
Berlin'in bir başka harika yönü müzeleri. DDR Museum bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden. Doğu Almanya günlük yaşamı hakkında yaşayan bir mekan adeta. Meşhur Trebant'ın şöför koltuğuna oturabiliyor, dolapları açıp elbiselere dokunabiliyor, kahve poşetlerine elinizi daldırabiliyorsunuz. Radyo ve televizyon yayınları, Stasi sorgu odaları, ders kitapları Doğu Almanlar nasıl yaşıyordu sorusunun cevabını veriyor. Alman Tarih Müzesi ise Charlemange'dan başlayarak günümüze kadarki Almanya'nın tarihi ve kültürü hakkında bir geçit töreni. Benim şansıma 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıl dönümü sebebiyle hazırlanan şu geçici sergi de vardı. Müze Adası ise adı üzerinde bir müze cenneti. Ben vakit darlığından sadece Pergamonmuseum'a gidebildim ve ne yazık ki meşhur Bergama Sunağı'nın olduğu kısmın 2018'e kadar tadilatta olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Gel gör ki İştar Kapısı ve Milet Pazar Kapısı ile teselli buldum. Son gidilen müze ise Yahudi Müzesiydi. Mimarisi ilginç, Nazi dönemi bölümü iç burkucu olsa da Yahudi kültürüne pek ilgim olmadığından genel sergiyi pas geçtim.
Berlin gerçekten enteresan bir şehirmiş, günler kısa olduğundan eksik kalan mahalleri olduğundan bir fırsat daha bulursam giderim herhalde. Şehrin tek kötü yanıysa bir türlü beleş internet bulunamayışı.
Berlin'de ne yiyelim ve ne içelim yazısıyla görüşmek üzere...
Şehrin toplu taşıma sistemi gayet başarılı, Tegel'e indikten sonra çıkışta Visit Berlin kartlarımızı alıyoruz ve kaldığımız semt olan Charlottenburg'a en yakın yerde indirecek otobüse atlıyoruz. Otobüs ve raylı sistemde (S ve U Bahn) biletinizi otomatlara okutmak tamamen sizin insiyatifinizde fakat yakalınrsanız cezası büyük.
Charlottenburg dediğimiz yer Batı Berlin'in en zengin semtiymiş zamanında. Zaten Berlin meşhur duvarla ikiye bölündüğünden iki ayrı şehir oluşmuş, Rus işgali sonrası dümdüz olan şehir yeniden inşa edilirken de enteresan bir hale dönüşmüş. Birleşme sonrası da ortaya günümüz Berlin'i çıkmış. Nitekim şehirde hala hummalı bir inşaat çalışması mevcut.
İlk gün sonbaharın muhteşem bir hale bürüdüğü Tiergarden'in içinden geçip 17 Haziran Caddesi üzerinden Brandenburg Kapısı'na ulaşıyoruz. Nitekim artık doğudayız. Under den Linden'i geçip önce Babelplatz sonra Gendarmenmark'a uğruyoruz. Öğleden sonra Müzeler Adası'na varmış durumdayız. Alexanderplatz ve çevresi derken akşam yemeğini Hackescher Markt'ta yiyoruz ve yorgun argın odaya dönüyoruz. Metro ile dönüş bile 45 dakika sürüyor, o kadar uzağa gitmişiz...
Ertesi gün rotayı Alexanderplatz'tan başlatıp Doğu Berlin'in azametli caddesi Karl Marx Strasse'de yürüyoruz. Geniş yollar, geniş kaldırımlar, büyük Sovyetik binalar... 25 yıl boyunca bir şehrin bir duvarla ayrılmasını ve sizin tarafınızın da hangisi olduğunun şansa bağlı olmasını bir türlü tahayyül edemiyorum. Berlin Duvarı'nın en geniş şekilde görülebileceği ve grafitilerin olduğu East Side Gallery'de o izolasyon hissini gayet yoğun yaşıyorum. Yine Spree Nehri'ni geçip bir zamanlar Batı'nın fakir semti, şimdinin meşhur Kreuzberg'inin kaldırımsız ve kaotik sokaklarında gezerken "zaten Türkiye'den bıkmışız Berlin'deki küçüğünde işimiz olmaz" diyerek tüyüyoruz.
Berlin'in bir başka harika yönü müzeleri. DDR Museum bugüne kadar gördüğüm en güzel müzelerden. Doğu Almanya günlük yaşamı hakkında yaşayan bir mekan adeta. Meşhur Trebant'ın şöför koltuğuna oturabiliyor, dolapları açıp elbiselere dokunabiliyor, kahve poşetlerine elinizi daldırabiliyorsunuz. Radyo ve televizyon yayınları, Stasi sorgu odaları, ders kitapları Doğu Almanlar nasıl yaşıyordu sorusunun cevabını veriyor. Alman Tarih Müzesi ise Charlemange'dan başlayarak günümüze kadarki Almanya'nın tarihi ve kültürü hakkında bir geçit töreni. Benim şansıma 1. Dünya Savaşı'nın 100. yıl dönümü sebebiyle hazırlanan şu geçici sergi de vardı. Müze Adası ise adı üzerinde bir müze cenneti. Ben vakit darlığından sadece Pergamonmuseum'a gidebildim ve ne yazık ki meşhur Bergama Sunağı'nın olduğu kısmın 2018'e kadar tadilatta olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Gel gör ki İştar Kapısı ve Milet Pazar Kapısı ile teselli buldum. Son gidilen müze ise Yahudi Müzesiydi. Mimarisi ilginç, Nazi dönemi bölümü iç burkucu olsa da Yahudi kültürüne pek ilgim olmadığından genel sergiyi pas geçtim.
Berlin gerçekten enteresan bir şehirmiş, günler kısa olduğundan eksik kalan mahalleri olduğundan bir fırsat daha bulursam giderim herhalde. Şehrin tek kötü yanıysa bir türlü beleş internet bulunamayışı.
Berlin'de ne yiyelim ve ne içelim yazısıyla görüşmek üzere...
7.12.2014
iş için gidip ganimetlerle dönmek
Doktor eğlemeye gidince hem tüm gün dolu oluyor hem de yemekler için anca grup kabul edebilecek yerler seçenekler arasında yer alıyor. Bu sebeple de sadece birkaç saatlik kaçamaklarda ne denenirse elde o kalıyor. Yine de mutlaka bir markete gidip içkisiydi peyniriydi çantaya doldurmak gerekiyor. Yoksa yabancı diyarlara gidip bir bok görmeden dönmek acıtıyor.
30.11.2014
slovenya
Ülkenin şirin havaalanını şirin başkenti Ljubljana'ya götüren tek şeritli yol ormana girdiğinde etraf o güzel sonbahar güneşine rağmen kararıyor. Upuzun ağaçlar, kutu gibi evler, yemyeşil tepeler... Slovenya'ya hoşgeldik!
Şehir küçük ama çok güzel. Ortasından sakince geçen Ljubljanica Nehri'nin üzeri güzel köprüler, kıyısı güzel evler, güzel kafeler ve güzel meydanlar ve güzel kiliselerle bezeli. Yürüyerek kısa sürede herşeyi görmek mümkün. Nehrin sakin hali şehri de huzurlu yapıyor. Ha bir de tepede konuşlu kalesi var ki ona da teleferikle çıkılabiliyor.
Cuma ve cumartesi geceleri şehrin merkezi bir anda cıvıl cıvıl oluyor. Pazar yerinde tezgahlar bir anda yiyecek ve içecek satanlara bırakıyor yerlerini, hemen de yanlarında bir DJ. Fakat kimse birbirine ilişmiyor. Ha keza cafeler barlar da pek farklı değil. İş için geldiğimden çok detaylı gezemiyorum hele eski Yugoslav Ordusu kışlasıyken bağımsızlık sonrası otonom bir kültür alanına dönüşen Metelkova'ya hiç gidemiyorum.
Ülkenin mutlaka görülmesi gereken yeri ise Bled Gölü. Alpler'deki bu buzul gölü yaklaşık yarım saat uzakta. Sonbaharın envai çeşit rengi gölü daha da güzel yapıyor. Bir kayaya oturmuş kalesinden hayranlıkla izlenen gölün ortasındaki adaya kürekle çekilen teknelerle ulaşmak mümkün. Adadaki saat kulesinin içindeki mekanizmayı ise ben sukunet içinde izledim.
Herşey bitiyor, pazar günü dönmeden önce erkenden kalkıp bomboş şehri geziyorum, bir de sis çökmüş ki... Sokaklarda yürürken kiliselerin çanları pazar ayinine çağırıyor. Tamam bambaşka bir yerdeyim, kabul, ama bambaşka bir zamanda mıyım ki acaba? Sis dağılıyor, güneş bu güzelim şehri ısıtırken benim için artık dönüş yolu başlıyor.
Slovenya'ya ayak basarak tüm eski Yugoslav cumhuriyetlerini de ziyaret etmiş oluyorum. Bundan tam 71 sene önce kuruluş kararı alınan ülkenin yerinde yeller esiyor. Bit pazarında denk geldiğim rozeti alıp bir banka oturuyorum. En kısa sürede Slovenya'ya dönme planları yapıyorum.
23.11.2014
boston
O zaman sondan başlayalım: iş için Boston'a gittim ve de iş için olduğundan pek bir şey göremeden döndüm. Neyse ki THY direkt uçuşlara başladı da aktarmalarla telef olmadan 10 saat uçarak Logan Havaalanı'na ulaşılabiliyor.
Anlatmaya ABD vizesi ile başlayalım. Dediğim gibi iş için olduğundan internetten form doldurulup randevu alınması vs olsun bir şeyle uğraşmadım. Bana söylenen saatte İstinye'deki konsolosluğun önünde yanıma telefon vs almadan belgelerimle geldim. İçeri girip parmak izimi verip 30 saniyelik formalite soruları cevapladım ve 10 yıllık vizenin yapıştırıldığı pasaportumu bana en yakın postaneden alacağım günü beklemeye başladım.
Boston gerçek anlamıyla bir üniversite şehri. MIT ve Harvard gibilerin varlığı nedeniyle şehir nüfusunun üçte biri öğrenci oluyor. Ayrıa ülkenin en eski şehirlerinden de birisi. Meşhur Çay Partisi'nin burada olduğu ve bağımsızlığın temellerinin atıldığı da düşünülürse görecek çok şey var diyorsunuz ama sonuç hüsran. Güzel tuğla evlerin olduğu sokaklar veya parklar güzel ama özellikle şehir merkezinde her yer gökdelen.
Şehrin kuzeyi İtalyan güneyi ise İrlanda göçmenlerinin oluşturduğu mahalleler. Ayrıca ABD'nin en büyük dördüncü Çin Mahallesi de burada. Dolayısıyla yiyecek-içecek konusunda inanılmaz bir çeşitlilik var. Şehir aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da kıyısında, bu da her türlü deniz mahsülünün bulunduğu restoranların varlığına sebep oluyor. Fakat şehir gayet denize sırtını dönmüş durumda, buna karşılık güzel bir akvaryumları var. Ayrıca dünyanın en güzel birası olduğu iddia edilen Samuel Adams'ın da doğuş yeri Boston-ki Octoberfest'in hastası oldum.
Şehir küçük, hele yaygın metro ağı düşünülürse gezmesi kolay. Dediğim gibi iş için orada olunca en sevdiğim şey olan sokaklarda yürüyerek gezme işini pek yapamadım. Ancak Copley Meydanı ve Faneuil Hall civarlarını gezebildim, clam chowder içebildim ve akşam otelden kaçıp bilimum Irish pub'da çeşit çeşit bira içtim.
Sonuçta iş için de olsa ABD'ye de ayak basmış oldum. İlk intibam beklediğim gibiydi. Nasıl olsa 10 yıllık vizem var, bir ara tatil amaçlı da giderim herhalde.
Anlatmaya ABD vizesi ile başlayalım. Dediğim gibi iş için olduğundan internetten form doldurulup randevu alınması vs olsun bir şeyle uğraşmadım. Bana söylenen saatte İstinye'deki konsolosluğun önünde yanıma telefon vs almadan belgelerimle geldim. İçeri girip parmak izimi verip 30 saniyelik formalite soruları cevapladım ve 10 yıllık vizenin yapıştırıldığı pasaportumu bana en yakın postaneden alacağım günü beklemeye başladım.
Boston gerçek anlamıyla bir üniversite şehri. MIT ve Harvard gibilerin varlığı nedeniyle şehir nüfusunun üçte biri öğrenci oluyor. Ayrıa ülkenin en eski şehirlerinden de birisi. Meşhur Çay Partisi'nin burada olduğu ve bağımsızlığın temellerinin atıldığı da düşünülürse görecek çok şey var diyorsunuz ama sonuç hüsran. Güzel tuğla evlerin olduğu sokaklar veya parklar güzel ama özellikle şehir merkezinde her yer gökdelen.
Şehrin kuzeyi İtalyan güneyi ise İrlanda göçmenlerinin oluşturduğu mahalleler. Ayrıca ABD'nin en büyük dördüncü Çin Mahallesi de burada. Dolayısıyla yiyecek-içecek konusunda inanılmaz bir çeşitlilik var. Şehir aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da kıyısında, bu da her türlü deniz mahsülünün bulunduğu restoranların varlığına sebep oluyor. Fakat şehir gayet denize sırtını dönmüş durumda, buna karşılık güzel bir akvaryumları var. Ayrıca dünyanın en güzel birası olduğu iddia edilen Samuel Adams'ın da doğuş yeri Boston-ki Octoberfest'in hastası oldum.
Şehir küçük, hele yaygın metro ağı düşünülürse gezmesi kolay. Dediğim gibi iş için orada olunca en sevdiğim şey olan sokaklarda yürüyerek gezme işini pek yapamadım. Ancak Copley Meydanı ve Faneuil Hall civarlarını gezebildim, clam chowder içebildim ve akşam otelden kaçıp bilimum Irish pub'da çeşit çeşit bira içtim.
Sonuçta iş için de olsa ABD'ye de ayak basmış oldum. İlk intibam beklediğim gibiydi. Nasıl olsa 10 yıllık vizem var, bir ara tatil amaçlı da giderim herhalde.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
