11.07.2019
15.06.2019
jagged little pill
Tam 24 yıl önce dün (hatta gece 12'yi geçtiğine göre bir önceki gün) bu leziz albüm yayınlanalı 24 yıl olmuş. İlk nasıl dinledim, hangi şarkıydı hatırlamıyorum ama aklımda hep yukarıdaki sahne var: Alanise abla karlar içerisinde şarkı söyleyip araba kullanıyor.
O zamanlar gençtim, tıfıldım. Hayallerim, umutlarım vardı. En azından bu klibi izlerken diyordum ki: üniversiteye İstanbul'a gideyim (oldu), şöyle uzun düz saçlı, şarkı söyleyen olmadı gitar falan çalan bohem bir kız arkadaşım olsun (olmadı/olmadı/olmadı), gençliğimi çılgınca yaşayayım (mal gibi kanepede oturdum), kapağı bir şekilde Kanada'ya atacaktım (olmadı) filan. Hani öyle Alanise Morisette de aşık olunan biri değildi de güzeldi farklıydı işte. Kısacası bol bol dinledim o dönem.
24 yıl geçmiş, dile kolay. Alanise Morisette de pek bir şey yapamadı, ben de. O sanırım bir çocuk doğurdu, epey para kazandı, Kanada vatandaşı olduğuna göre temel hak ve hürriyetleri yerindedir, wikipedia açmak için VPN kurmuyordur. Bense öyle kaldım işte. Bir halt olmadı. Otoparkta panik atak geçiriyorum, kendimi zor dışarı atıp kapıdaki gençlerden yardım istiyorum. Evet yaşlandım, 24 yıl boşa geçti...
8.12.2018
bir kez daha 9 aralık geldi
Siz hiç aklınıza getirmeseniz de yıldönümleri zamanı geldiğinde bilinçaltınızdan (aslında bilinçdışıymış hanım hep düzeltiyor beni) fışkırıyor. Yarın 9 Aralık ve on bir sene olacak nasıl geçtiğini hala anlayamadığım. Bu on bir yılda daha mı çok benzedim ona bilmiyorum. O peki bu on bir yılı yaşasa ne yapardı acaba? Mesela Helene Grimaud'nun Chaconne çalışını hiç dinlemiş miydi? Peki ben ona linkini gönderir miydim acaba? Bunun gibi birçok soru var aklımda asla cevabını bilemeyeceğim. Bir de anlatmam gereken şeyler var ama asla karşıma çıksa bile anlatamayacağım.
12.05.2018
kiraz mevsimi. para kazanma mı yoksa sevişme mi vakti?
Bugün (aslında dün) en sevdiğim Türk yazar Sait Faik Abasıyanık'ın ölüm yıldönümü. Hep derim ki Sait Faik okumayan çok şey kaçırır ama siz ne dersiniz bilemem... Kütüphanemdeki en değerli kitaplardan birisi de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan ve sanırım artık pek bulunmayan külliyatı.
Ben hiç onun kadar naif bir insan tanımadım, zaten kalmış mıdır da bilinmez. Kendini insanların kötülüğünden uzaklaştırmak için ada'ya sığınır ama haksızlık her yerdedir, nitekim balıkçılar arasındaki bir hak yemeyi görünce gider şunu yazar: 'Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.' ..."
Aslında son yılları da ilginçtir. Hastalığının da etkisiyle, cinsel tercihleri yavaş yavaş su yüzüne çıkar, bir yandan da İkinci Yeni'ye göz kırpar. Acaba yaşasaydı neler yazardı merak ederim hep. Ama şu satırlar gösteriyor ki mutsuz olacaktı: "Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur,molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor."
Neyse uzun kısası, önce Ezginin Günlüğü'nden Sait Faik'in bir şiirinden esinlenilen Şimdi Sevişme Vakti'ni dinleyin sonra da üç sayfalık öyküsünden senaryosu yazılan en sevdiğim Türk filmi Vesikalı Yarim'i izleyin...
16.04.2018
ilerisi lazkiye
Üstteki fotoğrafı 2014 Mayıs ayında çekmişim. Vakıflı'dan Samandağ'a inerken karşıma çıkan manzara. Verimli bir ova, upuzun bir sahil ve karşıda tepesi bulutlu Kılıç Dağı. Arkası Suriye, ilerisi de meşhur Lazkiye. Alttaki fotoğraf düne ait. Bu sefer sahilden Kılıç Dağı. Arkası gene aynı...
O zamandan beri benim hayatımda çok şey değişti eğer burayı okuyan kaldıysa sizin hayatınızda da çok şey değişti. Suriye İç Savaşı'nda da bu dört yılda dostlar düşman, düşmanlar müttefik oldu. Dinamikler darmadağın olup toplandı, meşhur deyişle kartlar yeniden dağıtıldı. Ama bu dört senede Suriye'de bir iç savaş olduğu gerçeği hiç değişmedi.
İş nedeniyle Türkiye'nin yarısına ayak bastım ve sevdiğim ender yerlerden birisi Antakya oldu. O klişelere girip üç din bir arada, hoşgörü vs vs demeyeceğim merak etmeyin. Kadınların sosyal hayatta yer alması ve rahatlıkla içki içilebilmesi benim için yeterli. Muhteşem yemekler de bonus'u... Şehre ilk defa turist olarak gelmiş, hanımla güzel bir akşam geçirmiş eski Antakya sokaklarında dolaşırken 1937 Fransa'sını düşündüm. Savaşın ayak sesleri duyulmasa, dünyada ekonomi boktan olmasa acaba Antakya hala Suriye'de mi kalırdı? Peki Suriye'de kalmış olsa bugün bir yıkıntı mıydı?
İster kader diyin ister şans...
30.09.2017
15.07.2017
yine yeniden paris
Biraz önce ıhlamur kokuları altında oturduğum Sorbonne'un kapısından kalkıp yavaş yavaş buraya geldim. Ağaçlarla gölgelenmiş durgun bir havuz, akmayan bol heykelli bir çeşme, etrafta sandalyeler... Biraz da burada oturuyorum, yaşadığım şehirde/ülkede park denilen şeye o kadar hasretim ki... Akşama kadar yapacak işim yok, bir o yana bir bu yana sürtebilirim. Sonra hanımla buluşup en fazla yirmi kişinin sığabileceği bir Fransız bistrosunda evliliğimizin dördüncü yıl dönümünü kutlayacağız. Evet evlilik yıl dönümü ama ikimiz de ayrı takılıyoruz bir gün genelde gittiğimiz şehirlerde. Ve evet sırf da bu yüzden, yalnız gezebilme lüksünü de barındırdığı için evliyim ben bu hatunla zaten.
Hemen ileride bir havuz, havuzun içinde mini mini yelkenliler, yelkenlilerin peşinde ellerindeki çubuklarla kıyıya yanaşınca onları suyun ortasına doğru iten veletler. 26 sene önce bir eylül öğleden sonrasında da aynı yerde oturmuştuk da aklımda bu havuz ne kadar da büyük kalmış o velet halimle. Hiç unutmuyorum bir velet yelkenlisinin peşinden tepemize çıkmıştı, acaba nerelerdedir o şimdi?
14.05.2017
7.05.2017
27.04.2017
25.04.2017
selanik'te ilkbahar
İstanbul'da bahar ancak mimoza bazında kendini göstermişken Selanik'te erguvanından leylağına ve elbette mor salımına renkli aşamaya geçilmişti çoktan; ne de olsa Bizans'ın bir mirasçısı. Sırtımızı güneşe verip bir terleye bir üşüye şehrin eski mahallelerine köhne binaların arasından çıkarken bir yerde gelip kayboluyoruz. Ben haritadan yolu bulmaya çalışırken bir gecekondunun önünde serili çarşafa oturmuş üç velet o mahalleye yolu düşen her ecnebinin ikameti olan hosteli aradığımızı düşünerek bize laf atıyorlar: "Hostel Arabas?". Halbuki biz Tsinari'yi arıyoruz ve tek derdimiz çınarın altında oturup bir kahve içmek: "No, Çinari?". Bu lafın üzerine en fırlamaları olan ortanca velet "Çınarı arıyolar la, kalkın gösterek". Bundan sonrası meslek icabı soru sormayı çok seven hanımın da yeteneğiyle çorap söküğü gibi geliyor. İsimleri Asret, Etem ve emzikli olan en küçüğü de Üseyin. Kızanlarmış. Asret dördüncü sınıfa Etem birinci sınıfa gidiyor. Evet Çınar'da kafeteryalar varmış hatta Etem'in dedesi orada dümbelek "çaliyir"miş ama artık ihtiyarlamış. Üseyin'in anası "dışarlıklı"ymış, yani buradan değilmiş. Hayır ana babaları merak etmezmiş...
Birinci dünyanın en kaymak tabakası Avrupa Birliği'nin taşrasında bir kenar mahallede Çingen çocukları görmek beni nedense üzüyor. Herhalde sebebi Makedonya'nın bir dağında yaşayan dedem ve anneannemin bu çocuklar kadarken yüzyıl önce günlerce yürüyerek bu şehre gelmeleri, aşağıdaki limandan gemiye binip yepyeni bir hayata doğru yol almaları. Nadir ve Zeynep bir şekilde o yolculuğu atlatmış, savaştan yenik çıkmış bir imparatorluk başkentinin kırsalına zorla yerleştirilmiş. Yepyeni bir dil öğrenmek zorunda kalıp yepyeni kimliklere sahip olmuşlar. Sonra birbirlerini bulmuşlar falanlar filanlar...
İşte tesadüfler birbirini kovalamış ve ben olmuşum. Yıllar sonra Selanik'e gelmişim. Sahilde dolaşıp gençlerin ot tüttürdüğü limanda güneşe karşı yayılmışım. Karnım acıkınca Modiani Pazarı'na gidip bir lokantaya oturmuşum. Fonda rebetikolar çalarken küçük tabaklarda "mezes"ler gelmiş, tadları idare etse yanına bir kadeh uzoyla hayat bana güzel olmuş. O an dünya yansa umurumda olmazmış...
31.03.2017
30.03.2017
8.03.2017
8 mart
Olur da ölmeden önce dinlemek istediğim son müzik nedir diye sorulacak kadar şanslıysam cevabım yukarıdadır... Ha söylemeyi unuttum, ben dünya gözüyle Helene Grimaud dinlemiştim de blog nedense sık geldiğim bir yer olmadığından kaynamış arada.
19.02.2017
new york prelüd: swissair
Bugünlerde Türkiye uçuşlarına ara vermiş olan Swissair'da İstanbul-New York uçuşunu emsallerine göre kelepir fiyata yakalayınca üzerine atladık; ne de iyi yapmışız. Uçakları rahatça, yemekleri güzel, ikram edilen İsviçre çikolataları leziz, uçak içi eğlence sistemi güzeldi. Her ne kadar dönüşte bizim ekranlar çalışmasa da karşılığında 2 yıl geçerli 50 dolar indirim çekini kapmış olduk.
ABD'ye Zürih aktarması ile giderken geçerli bir ABD vizeniz olması yetiyor, Şengen'e falan bakmıyorlar yani.
Umarız ilkbaharda seferlere tekrar başlarlar da hediye çekimizi kullanmaya fırsat buluruz...
12.02.2017
pisa
Yarım saatte Campo dei Miracoli'ye varmak mümkün, nasıl olsa vaktimiz de varken revaklı kaldırımları, küçük meydanları, ara sokakları falan derken Pisa'yı seviyor insan. Çimenlik alanda bol bol turist kuleyi arkasına alıp enteresan pozlar veriyor tam da beklendiği gibi. Bir de bilet parası verip müze vs göresimiz olmadığı için eğri kulenin ve duomonun etrafında dolanıp tekrar tren istasyonuna dönüyoruz.
Havaalanı şehre yakın, istenirse yürünür de öyle bir niyetimiz olmadığından PisaMover'ı kullanmaya karar veriyoruz. Tren istasyonunda inşaatların arasından geçip fotoğraftaki duraktan(!) otobüse binip 20 dakika sonra da havaalanına varıyoruz, biletinizi ise garın girişindeki gazete bayiinden alın ki o kadar yolu geri yürümek zorunda kalmayın. Havaalanı küçük, bekleyen bol bol İngiliz nedeniyle oturacak yer kısıtlı. Aklınızda bulunsun...
5.02.2017
firenze
Eğer sanat, tarih ve futbolla hayatınızın bir döneminde içli dışlı olduysanız eninde sonunda kendinizi Floransa ile ilgili bir şeyler okurken bulursunuz. Ne de olsa Medicilerin ve onların zenginliğiyle önayak olduğu Rönesans'ın memleketinden bahsediyoruz. Ha bir de mor formasıyla Batigol'ün...
Medicilerin o tüm zenginliği şehirdeki müzelerde sergileniyor ve dolayısıyla adamların zamanındaki yatırımları hala şehre para kazandırmaya devam ediyor. Görülmesi gereken yerlerin başında Uffizi Galerisi var. Botticelli'nin Venüs tablosu en bilinen eser buradaki. Yazın özellikle bilet sıraları uzun olduğundan internetten almakta fayda var, bir 4 euro da ekstra ödemesi var gerçi. Caravaggio, Michelangelo, da Vinci, Raphael, Titian ve diğer Rönesans ağırlıklı eserleri gördükten sonra ikinci müzeye geçebiliriz: Accademia. Her ne kadar görece küçük de olsa Michelangelo'nun başyapıtı Davud'u önünde uzun, upuzun bir zaman geçirmeye hazır olmak gerekiyor. Bu görkemli heykele giderken sağlı sollu sergilenen Michelangelo'nun bitmemiş eserleri de ayrı ayrı ilgiyi hak ediyor.
Gelelim tüm şehirde pazartesi müzeler kapalı olduğundan bizim zamansızlıktan göremediğimiz ama görülmesi gereken diğer yerlere: Nehrin öte tarafında kalan Palazzo Pitti ve Bolboli Bahçeleri, harika heykellerin olduğu Bargello, Galileo, Michelangelo, Machiavelli ve Dante'nin mezarlarının bulunduğu Santa Croce, freskolarıyla meşhur Cappella Brancacci... Tüm bunlar Floransa'ya bir daha gelmek için bahanedir belki de...
Elbette görmesi bedava olan yerler de var. Her ne kadar müzesi, çan kulesi ve kubbesine çıkması paralı da olsa Duomo'nun içini ve elbette ki kubbede yer alan o muhteşem Vasari ve Zuccari'ye ait freskoyu görmek ücretsiz. Zaten Duomo öyle bir yapı ki görkemine ve ayrıntılı işçiliğine hayran olmak için dönüp dolaşıp geleceğiniz yer ayaklarının dibi zaten. Davud'un replikasıyla birlikte birçok heykelin de bulunduğu Palazzo Vecchio ve Piazza Signoria şehrin meydanları ve her daim kalabalık. Ponte Vecchio'dan yürüyerek Arno nehrinin karşı tarafına geçip şehri ve güneşin batışını seyredebileceğiniz tepe ise Piazzale Michelangelo. Orsanmichelle ise bu kadar şatafatın gölgesinde kalmış, zamanında eski bir tahıl ambarından kiliseye çevrilmiş, şimdi ise dışında yer alan 14 heykelin sergilendiği bir müze. Ha bir de alışveriş yapmasanız bile Santa Maria Novella Manastırı'nın parfümler, kremler, içkiler satılan dükkanını adeta bir müze gezer gibi gezmenizi öneririm.
Yeme içme meselesine gelirsek: sonuçta İtalya'dasınız, her daim güzel yemek bulma imkanınız var. Bazı meşhur mekanlarda yazın rezervasyonsuz yer bulmanız sorun olabilir. Ama buraya kadar gelmişken benim gibi bir sakatatseverden size tavsiye: haşlanmış işkembeyle yapılan sandviç lampredotto bir harika!
22.01.2017
polonya: yiyelim içelim
Denizden uzaklaşınca otomatikman deniz mahsülleri yemeklerden çıkıp yerine daha çok hamur işi, et ve sebze giriyor. Polonya mutfağında bol bol çorba var: nitekim ilk fotoğraftaki zurek (yumurta+mantar+sosisli ekşi çavdar çorbası) en meşhurlarından. Yine tüm ülke mutfaklarında kendine bir şekilde yer bulan mantı benzeri hamur işi de burada pierogi olarak vücut buluyor, hem tatlı hem tuzlu çeşitleriyle. Polonya mutfağı demişken "bar mleczny" olgusundan da bahsetmek lazım. Özellikle komünizm döneminde ucuza yemek yeme mekanları olan "süt barları" son yıllarda tekrar moda olup doğal olarak biraz da turistikleşmiş. Sıraya girmeden duvardaki menüden ne yiyeceğinizi belirleyip (ki genelde İngilizce menü pek yok) kasadaki aksi ve kısa saçlı teyzeye siparişinizi veriyorsunuz. Ödemeyi yapıp siparişinizin yazılı olduğu küçük kağıdı bir sonraki pencereye uzatıp yemeğinizi alıyorsunuz. Daha sonra kendinize bir yer bulup, kalkarken de tepsinizi yine bir pencereden teslim ediyorsunuz. Yemekler genelde güzel ve evet fiyatlar çok ucuz. Yine Nazi işgaline kadar Avrupa'nın önemli Yahudi merkezlerinden olan Krakow'da klezmer dinleyip geleneksel Yahudi yemekleri yiyebileceğiniz yerler mevcut.
Polonya'da hamur işleri güzel demiştik. Mesela tüm dünyada tanınan bagelin çıkış kaynağı Krakow Yahudi cemaati. Sokaklarda pretzel satan tezgahlara da rastlanıyor. Benim hastası olduğum bir yemek ise zapiekanka oldu. Metrelik ekmeğin üzerine peynir ve tercihe göre başka malzemeleri de fırına atınca ortaya tam bir sarhoş yiyeceği çıkıyor. Nitekim cuma ve cumartesi geceleri Krakow'un Kazimierz semtindeki Plac Nowy'deki namlı zapiekanka tezgahlarının önünde upuzun sıraları görmek mümkün.
Polonya'da bira bol ve ucuz. Nitekim 2016 Bira Endeksi'ne göre Avrupa'daki en ucuz 3. bira şehri Krakow. Biradan daha sert bir şey içmek isteyenlere de geniş bir votka menüsü sunuyorlar. Hediyelik getirmek isteyenlere de şişesindeki bizon resmiyle üne kavuşmuş "zubrowka"yı öneririm. Alkolsüz içecek peşinde olanlara da özellikle bar mlecznylerde bol bol kompot olduğunu hatırlatayım, ama tıpkı Rusya'daki gibi bizim kompostoya göre çok az şekerli.
8.01.2017
baltık: yiyelim içelim
Baltık seyahatindeki herhalde en güzel şeylerden birisi de deniz mahsülüne (özellikle de somona) doymaktı. Yanında da mantar, patates, lahana veya pancar olmazsa olmazı. Ayrıca av hayvanlarına da menülerde sık sık denk geliyorsunuz, ilgililere duyurulur. Helsinki'de Kappeli'de kahvaltıda somon çorbası içmek mümkün. Şehirde ucuza yemek yemenin bir başka yolu da pazar meydanındaki tezgahlardan balığınızı almak. Helsinki'deki tüm restoran ve kafelerin güzel yanı ise tezgahta beleş su servisi olması. Diğer üç ülkede ise ortaçağ temalı restoranlar sık sık karşınıza çıkıyor. Fazla turistik olduğundan bulaşmadık ama ucundan görmek için Tallinn ana meydanındaki III Draakon'a bakabilirsiniz. Nitekim Vilnius'taki Lokys ise aynı yemekleri daha ucuza ve bir restoran ortamında sunduğundan şiddetle önerilir.
Bizim gibi yazın giderseniz pazarlarda çeşit çeşit orman meyvelerinin satıldığını göreceksiniz, ama her birinin kiloyla değil de litre olarak satılmasına da şaşıracaksınız. Bu meyvelerle yapılmış envai çeşit tatlı ise bulmuşken denenmesi gerekenlerden. Tatlı demişken Rus etkisiyle "bilini"lere de rastlamak mümkün: misal Tallinn'deki Kompressor'a bir uğrayın derim. Trakai'ye gitmişken de Karay Türkleri'nin milli yemeği "kıbın"ı yemeyeni dövüyorlardır muhtemelen.
Baltık seyahatinin bir başka güzelliği ise bol bol bira içebilmek. Nitekim birçok restoran kendi birasını yapmakta. Mesela Tallinn'deki Beerhouse ve Hell Hunt olsun, Riga'daki Alus Seta veya Vilnius'taki Snekutis olsun hem çeşit çeşit biraları hem de biranın yanına getirdikleri yemekleriyle hala burnumda tütüyor. Yine Rus etkisiyle alkolsüz bira kvas da sık bulabileceğiniz bir içecek. Gitmişken oranın geleneksel içkisi nedir deneyeyim diyorsanız benim gibi, Estonya'da Vana Tallinn, Letonya'da da Black Balsam tam size göre. Son bir not: Finlandiya'nın kişi başı kahve tüketiminde dünya birincisi olduğunu biliyor muydunuz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
