24.09.2012

bangkok güncellemesi

Zamanında şöyle bir Bangkok yazısı yazmıştım, 3 yıl aradan sonra ekleyeceklerimi de buraya yazıyorum. Belki birisi faydalanır.

O zaman Chatuchak pazarına gidememiştim sonrasında iki kere denk geldim: şüphesiz ki mutlaka görülmesi gereken apayrı bir dünyadan bahsediyoruz. Bir şey almasanız bile tavukla sanat eserini, çakma çantayla çiçeği yan yana satan bu dehlizler deryasına ucundan da olsa bulaşın. Pazarlık serbest...

Nihayet görebildiğim yerler arasına Çin mahallesini de katıyorum. Bir ucundan diğerine yürüyünce her türlü karmaşa, gürültü, renk mevcut. Ama buranın esas olayı yemekleri. Sokakta bin bir türlü yemeği bulabiliyorsunuz amenna ama bir köpekbalığı yüzgeci olsun bir kırlangıç yuvası olsun başka yerlerde bulamayacağınız yemekler. Bununla birlikte havanın kararmasıyla birlikte Soi Texas denilen sokağın girişine karşılıklı iki adet tezgah kurulup masalar atıyor kaldırımlara. Tok olsanız bile mangalda pişen deniz mahsüllerinin kokusuna pek kolay hayır diyemiyorsunuz. Nitekim iki akşam da oradaydık, mutluyduk. Ayrıca evet, köpekbalığı yüzgeci çorbası içtim.

Görülecek tapınaklar arasına sadece Wat Saket'i ekleyebiliyorum. Nispeten sakin bir bölgede yapay bir tepeye kurulmuş bir tapınak. Tepesine çıkınca da Bangkok sıcağında harika hissettiren bir esinti ve şehir manzarası var.

Artık nihayet havalimanından şehre raylı sistem mevcut. En alt kata inip biri ekspres diğeri normal iki hattan birisiyle Siam bölgesine kadar gidebiliyorsunuz. Ederi de 45-100 Baht arası değişmekte. Böylece taksicilerle ve trafikle cebelleşmeme imkanı var artık.

Bu gidişimde Khlong Saen Saep kanal sistemini de kullanma imkanı buldum. Chao Phraya kadar manzaralı ve kullanışlı olmasa da Siam'dan tarihi bölgeye gidiş için kullanılabilir.

Tahmin edileceği üzere bu sefer Siam'da kaldım. Skytrain'e yürüyerek 5 havalimanı raylı sistemine 10 dakika mesafede. Önünden taksiye binince her yere ulaşım kolay. Otelin fiyat kalite oranı gayet yüksek. Aklınızda bulunsun. Ha bu arada Khao San'da oda fiyatları  hala ucuz, etraf curcunalı, yemekler kötü ve pahalı; zaten Tayland'ın genelinde geçen seneki sel felaketi ve Baht'ın Dolar karşısında değer kazanması neticesinde fiyatlar artmış, aklınızda bulunsun.

18.09.2012

qatar airways

Bangkok güncellemesi yazısından önce Katar Havayolları ile ilgili bir yazı yazmam gerekiyor kesinlikle. Uçak bileti için 2 ay öncesinden araştırmalara başladığımda önce THY millerini kullanmayı düşündüm ama her nedense o kadar süre önce harekete geçsem de limitli ekonomide yer kalmadığından 90 000 mil gibi bir eder çıktı karşıma; vergiler de cabası. Özellikle Garanti Bankası'nın son katakullisinden dolayı alışverişten mil kazanmak imkansız hale geldiğinden kim kaybetmiş ki o kadar mili ben bulayım (bu mesele da zaten ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor). Zaten rötarlarla bezdiren THY'ye grev meselesi yüzünden de kıl olduğum için olabildiğince bulaşmamaya çalışıyorum.

Bu aşamada aktarmalı uçuşlara bakmak gerekti ve hem fiyat hem tarih hem de aktarma süresi açısından bakıldığında Qatar Airways rakipleri Ettihad ve Emirates'i geride bırakarak beni Bangkok'a uçurmaya hak kazandı. Bunu yaparken de THY'nin 2300 TL dediği bilete 1500 TL diyerek ilk aferini benden kaptı.

Qatar Airways adı üstünde Katar devletine ait bir şirket. Emirates'in sağladığı başarıyı takip eden Körfez ülkelerinin kurduğu havayolu şirketlerindne birisi anlayacağınız. Fakat kendileri iki yıldır Skytrax ödüllerini toplamakta. Doha'yı da bir aktarma merkezi olarak kullanıp dünyanın bir çok noktasına, özellikle de Asya'ya uçmakta.

Neyse biz de bir cumartesi akşamı kendilerinin dış hatlardaki diğer uçakların yanında cüce gibi kalan bir uçağıyla yola çıktık. Bir kere kabin içi hizmetleri harika. Dünyanın dört bir yanından topladıkları hosteslerle hizmet veriyorlar, uçağa bindiğiniz andan itibaren eğlence sistemi açık ve kulaklıklar koltuklarda sizi bekliyor, bol bol dizi-müzik-film seçeneği var, yemekler güzel, içkiler çeşitli, THY gibi kafa şişren anons ve videolar yok...

Kendileri ile ilgili söylenecek tek olumsuz yan Doha Havalimanı. Bir kere körük yok bu limanda. Sizi otobüslerle alıp kullanacağınız terminale götürüyorlar; Doha'da iniyorsanız ayrı transfer yapacaksanız ayrı terminaller var. Sonra diğer uçağınız için de yine otobüse bindiriliyorsunuz. Nitekim size uçağa binerken sarı bilet veriyorlar ve aktarma için de sarı terminalde inmeniz gerektiğini söylüyorlar; merak etmeyin zaten yanlış terminalde inmenize de izin vermiyorlar. Uçaktan inip yeni terminal binasına ulaşıp ikinci uçuş için kapıya varmanız hepi topu yarım saat sürüyor. Etrafta yapacak bir şey, gezecek bir yer yok. Neyse ki aktarmamız 2 saatti de minimum can sıkıntısıyla atlattık Doha duraklamasını.

Sonuç olarak ben kendilerinden pek memnun kaldım. Umarım sonraki seyahatlerde de birlikte oluruz.

16.09.2012

noktalı virgülü bulamadım idare edin


Eylül ayının da sevilebilir yanları olduğunu galiba üniversitenin ilk yılında fark ettim. O sene ekime kadar boştum ve aylak geçen günler etrafta olan biteni daha iyi algılamayı sağlıyor şüphesiz. Havanın o serin hali, yaprakların sararmaya başlaması, kısalan günler, evlere çekilen insanlar...

Bu sene de eylül geldi. Şu an dışarıda kuvvetli bir rüzgar ağaçları sallıyor. Bakarsın yağmur da yağar. Mümkün olduğunca tadını çıkarmalı. Unutmadan, haftaya Bodrum'a gidiyorum bir de.

Lao yazılarını yüklemem lazım buraya ama içimden yazmak gelmiyor. Zaten blogla da eskisi gibi değil ilişkim malum. Döndüğümden beri uğraştığım şeyler yoruyor beni. Zaten gezegendeki gidişatın kötüye gittiğini düşündüğüm bir dönemdeyim. İyi gelen tek şey hayali Belgrad seyahatimi planlamak. Ama söz haftaya yazacağım Bangkok güncellemesini. Belki okuyan çıkar.

5.09.2012

sayo naga

Dönen pervanenin gürültüsüne alıştıktan sonra esinti büyük bir huzur veriyor. Aksi takdirde Mekong'dan gelen nem ve sinekler katlanılır gibi değil. Karşıda yemyeşil tepenin üzerinde duran sapsarı bir tapınak çok farklı bir yerde olduğumu bir kez daha hatırlatıyor. Sokaktan aynı pembeli kız pembe bisikletiyle kim bilir kaçıncı kez geçiyor. Manevra yeri tam balkonun karşısı, herhalde annesinden izin aldığı uç nokta burası.

Çevremdeki çoğu insanın bilmediği dünyanın bu noktasında huzurluyum bile denilebilir. Tek derdim akşam ne yiyeceğim. Sonraki derdim de sabah ne yiyeceğim olacak zaten. Evet hayat böyle bana güzel.

Buranın insanları usulca akan bir nehir kadar yavaş ve de sessizken ne talihsizliktir ki yaşadığım ülkenin insanları o derece sesli. Ve benim de döneceğim yer ne yazık ki orası.

Keşke Corto gibi sadece gitmiş olmak için gidebilseydim ve de gideceğim yer oralar olsaydı. Sabah uyandığım hayata da şimdi içinde bulunduğum ortama da küfrediyorum. Tek yapabildiğim fotoğraflara bakıp iç geçirmek...

2.09.2012

mümkün mü artık dönmek?


Seyahatin özeti yukarıda. Yoksul ama güzeller güzeli sakin Laos'dan dönüşte gene sakallar kesildi gene işe dönüldü. Saçma sapan yiyeceklere tonla para saçılıyor, insanlar sinir bozucu. Ve bir de biz yokken eve hırsız girmiş. Kendime gelince yazarım oraları.

21.08.2012

update

Sokaklarin ve insanlarin sakin, bayraklarin orak cekicli oldugu Luang Prabang`dayim. Bir ara donerim artik...

9.08.2012

bolt, lemaitre ve sıcak

Bundan iki sene önce yine havalar böyle çok sıcakken ve ben elimi bile kaldırmaya üşenirken tüm bir pazar gününü kanepeye yapışıp emektar vantilatörümle idare etmeye çalışarak geçirmiştim. Televizyonda denk geldiğim Avrupa Atletizm Şampiyonası ve dolaptaki Cardinal Melon da o beter günü atlatmama yardımcı olmuştu. O günden düştüğüm bir not vardı: 2012 Olimpiyatları'nda Bolt-Lemaitre 100 metre kapışmasını kaçırma!

Aradan koskoca iki sene geçti. Yine sıcak, yine vantilatör... Dolapta Baileys karşımda olimpiyat oyunları. 1992'den beri göstermediğim bir performansla denk geldiğim tüm müsabakaları izliyorum. Yüzmesiydi, bisikletiydi, küreğiydi, atletizmiydi derken harika bir 12 gün geçirdim. İki sene önce düştüğüm notu hatırladım elbette: Fransız sadece 200 metreye katılmış Londra'da, o sebeple kapışma bu akşama ertelenmiş. Diyeceğim o ki bu kşam da televizyon başındayız, siz de seyredin.

92 Barcelona Olimpiyatları'nın kapanış töreniyle birlikte boşlukta hissetmiştim kendimi, ne de olsa sabah ilk yarışmadan gece sonuncuya kadar her yarışmayı izliyordum; bir kısmı adını bile duymadığım sporlardı. Ama bu sefer öyle olmayacak; çünkü siz kapanış törenini izlerken ben Bangkok'un nemli ve gürültülü bir gecesinde uyuyor olacağım.

15.07.2012

istikamet laos



Nihayet biletler alındı, THY saçmalığına inat Katar Havayollarıdır aracı kurum. Bangkok-Vientiane-Luang Prabang ve Chiang Mai istikamet. Tabii vizeyi alamayıp çuvallamak da ihtimal dahilinde. Bir aksilik olmazsa Luang Prabang'ı görebileceğim ölmeden.

7.07.2012

karganın gak dediği

Güzel bir esinti var, balkonda oturup Gün Zileli'nin "Benim Arnavutköylerim"ini okuyorum. Bir yandan da kafamı kaldırıp kaldırıp kitapta geçen yerleri bulmaya/tahmin etmeye çalışıyorum. Ama mutlaka eski Rum Okulu'nun bahçesindeki koca çınarlara takılıyor gözlerim. Ses çıkartan sadece kargalar var. Deniz kokusunu getiren rüzgar yüzüme çarptıkça eski güzel günleri anımsatan bir şeyler de getiriyor.

21.06.2012

malaga night club

Akşam maçı izlerken içerim diye düşündüğüm Tuborg'u bir avuç Antep fıstığıyla tüketip kendimi dışarı atıyorum "şehir manzaralı" odamdan. Nasıl olsa kaybolmam diye düşünüyorum keza otel yeterince yüksek ve çirkin. İzmir'e ilk gelişim bundan sadece 5 sene önce. Bir kış bayramında eski hatunla gelmiştim, otelden çıkınca iyi kötü tanıdık geliyor etraf. Biraz sonra kendimi rahmetli Fil Pizza'nın önünde buluyorum. Nedense rahmetli anneannemin soğanlı böreklerinden aldığım tadı almıştım pizzasından.

Gereksiz iş arkadaşlarımı ektiğimden istediğim yere gidebilirim. Tepemde ebabiller, kah begonvilleri kah yaseminleri geçerek sıcağın izin verdiği ölçüde yürüyorum. Bir yandan da annemin neden Beyrut'u İzmir'e benzettiğini anlamaya çalışıyorum. Bu İzmir'de ikinci yalnız kalışım, ilkinde de bahsi geçen hatundan yeni ayrılmıştım. Adı bir yerlerden tanıdık gelen bir balıkçıya oturuyorum, tek niyetim rakı ve balıkla Kordon'da biraz oturmak.

Kadınlı erkekli grupların doldurduğu mekanda tek erkek olmanın cezasını en güneş alan yere oturarak çekiyorum. Meze tepsisinden yoğurtlu patlıcan ve deniz börülcesi ikilisini tercih edip bir duble de Yeşil Efe istiyorum. Balık yiyeceğimi belirtmem üzerine garson beni dolaba davet ediyor, bu normalde bir müşterinin tuzağa düştüğünün ve sağlam bir kazığa oturacağının göstergesidir keza eğer geçiminizi bu işten kazanmıyorsanız hilal taktiği uygulayan Türk ordusunun kucağına düşmüş Bizans imparatorundan az hallicedir durumunuz. Barbunda karar kılıyorum enteresandır keza küçük balık sevmem, evde küçük balık seven hanımdır. Kilosu 130 TL imiş, 7 adedi 400 gr ediyor. Pek de umursamıyorum, nasıl olsa şirkete fatura edilecek.

Önce deniz börülcesini sonra patlıcanı bitiriyorum, bu arada da balık geliyor. Gayet güzel tadı; kafalarını yemiyorum. Hanım karşımda olsaydı tabağına atardım. Rakımın son dublesini güneşin batışına denk getirmeye çalışıyorum, olmuyor. Ne de olsa en uzun gün bugün.

Bunları unutmadan yazmak için kalkıyorum, biraz sahilde yürüyüp bir şeyler hissetmeye çalışıyorum. Olmuyor. Odamın şehir manzarasında Malaga Night Club'ın neon ışıkları var.

11.06.2012

41 kere maşallah mı?

Bundan 56 ay önce şirkete adım attığımda bir şirket bilgisayarı vermişlerdi. Sanki içerisinde devlet sırrı varmış gibi şifresini belli aralıklara değiştirmek, içerisinde bir büyük harf ve rakam kullanmak ve sürekli değiştirmek gerekiyordu. Ben de her mantıklı insan gibi "Abcd01" şifresiyle şirketteki hayatıma başladım ve her seferinde sayıyı birer birer artırdım. En sonunda bu sabah itibariyle o şifre "Abcd41" oldu; arada mecburiyetten düzen dışına çıkanları da unutmamak lazım-misal bir önceki IT'nin verdiği "Adana01" idi.

Neyse bu sabah şu gerçek bir kez daha yüzüme çarptı: hayatımın neredeyse 5 yılını burada tüketmiş bulunuyorum.

6.06.2012

ne kadar da çok olmuş

Hiç bu kadar uzun ara verdiğimi hatırlamıyorum. Sebep kesinlikle yazacak şey bulamamam. Ya yazacak konum yok ya da zaten olanları da başka mecralarda harcıyor muyum bilemiyorum. Bir yandan da dönem dönem gelen iş seyahatleri ve sosyalleşme zorunlulukları düzenimi bozuyor. Genel bir konsantrasyon güçlüğüm de var; hepsi bir araya gelince pasif agresif bir davranış olduğunu söyledi işin bir uzmanı.

Yazısı kuvvetli birisi benim başarısız bitki yetiştirme uğraşlarımdan-sokakta duvarlardan fışkıracak kadar arsız aslanağzını bile öldürmemden bahsediyorum, ya da kefir yapma maceralarımdan-evet yapabiliyorum!- eğlenceli yazılar çıkartabilirdi. Ya da akşam serinliğinde yıllardır özlemini duyduğum bir şekilde balkonda oturup gökyüzünü izlerken döktürebilirdi. Ne yapacaksınız eldeki malzeme bu...

13.05.2012

ilüzyonlar diyarı


Bundan 40 sene önce çölün ortasında önemsiz bir kasaba olan Dubai'nin bugün kurduğu simülatif şehir görülmeye değer gerçekten de. Yedi şeritli yollar, gökdelenler, alışveriş merkezleri sanki bir bilgisayar oyunu gibi görünüyor. Her şeyin "en"i orada: "en büyük", "en pahalı", "en pahalı"...

Şehrin %5'i yerlisi, %20 expat ve %75 de en ağır işleri yapan ve de bu görkeme sadece uzaktan bakabilen işçiler: Pakistan'dan, Etiyopya'dan, Hindistan'dan gelenler. Durumu anlamak için Independent'ta çıkmış şu makaleyi okumanızı öneririm.

Şehirde hayat bir kaç yer dışında alışveriş merkezleri ve otellerde geçiyor. Ne de olsa klima ve alkol sadece buralarda var (doğrusu alkol sadece otellerde var-ılımlı şeriat). İçinde kayak pisti bile olan alışveriş merkezleri para harcamak isteyenler için cennet, çünkü ülke vergiden muaf bir yapıda. Bur Dubai denilen eski bölge ise bizim Mahmutpaşa'yı andırıyor. Şüphesiz ki daha insani geri kalan tüm o mimari ve mühendislik laboratuarına kıyasla.

Alışveriş yapmadığımıza göre bizi paklayacak bir yer var: kumsal. Kafeler ve iğrenç müziklerle işgal edilmemiş uzun bir plaj ve harika mavi bir deniz. Aynı kumu biraz daha içeriye doğru takip edip binaları da aşınca çöle varılıyor kolayca. Burası da herkesin bildiği gibi sarı, uçsuz bucaksız ayrı bir dünya.

Her yere arabayla gitmek gerekiyor, bu durumda taksi önemli bir seçenek-ki fiyatlar ucuz. Bununla birlikte klimalı duraklara sahip otobüs ve uzay üssünün andıran durakları, yerin üstünden giden yolu ve biraz fazla para verince kullanabileceğiniz "gold class" vagonuyla metro da birer alternatif.

Dünyanın 170 ulusundan insan yaşadığı için yemek konusunda isediğiniz alternatifi bulmak kolay. Bir Emirlik spesyalitesi yemedim ama özlemini duyduğum Uzakdoğu ve Lübnan yemeklerine doydum.

Görülmesi gereken bir diyar Dubai. Paranın nasıl bir dünya yaratabileceğini görmek gerçekten etkileyici. Bununla birlikte turistik aktivite açısından kısıtlı, bu ihtişamın arkasında yatan sömürü ise sinir bozucu.

11.05.2012

dülger balığının ölümü

"Artık her şeyi anlamıştı. Denizlerin dibi alemi bitmişti. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek... Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen serin aydınlıkla uyanıvermek., günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüzeye doğru fırlamak... Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla aletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:"

tek değişen alkolün kalitesi



16 yıl önce dinlediğim şarkıları dönüp dönüp dinliyorsam sorun sende mi yoksa bende mi? O zamanlar iğrenç tekel votkasına vişne suyunu katık ederdik bugün maşallah seçeneğimiz çok. Tek fark budur.

2.05.2012

dubai prelude

Hiç aklımda yoktu Dubai'ye gitmek. Bu nedenle olsa gerek pek bilgim de yoktu. Nitekim kendisi Birleşik Arap Emirlikleri Devleti'ni oluşturan yedi emirlikten bir tanesi ve de en batılısı-bu konuya bir sonraki yazıda değineceğim.

Peki noldu da oldu ben Dubai yollarını tuttum? Bir kere orada arkadaşların olması ve onların muhteşem konukseverliğiyle birlikte turist olarak gelsem yapamayacağım şeyleri yapma imkanı buldum; otel parası vermemek de cabası, keza oteller pahalı oralarda.

Birleşik Arap Emirlikleri gayet de formaliteden de olsa vize istiyor. Eğer biletinizi THY'den alırsanız istenen belgelerin jpeglerini internete yükleyip bir de 85 doları bayılıp kısa sürede vizeyi de alıyorsunuz. Bir de prosedür gereği imzalı bir metin göndermeniz gerekiyor, benimkini kaybedip gereksiz stres yaşattılar.

Velhasıl kelam bir geceyarısı Dubai'ye indik. Yine arkadaşlar sağolsun karşılama şirketiyle anlaşmışlar, bu sayede methini duyduğum retina taramasına da girmeden ülke sınırlarına ve dolayısıyla da çöl ortamına ayak bastık.

26.04.2012

arnavutköy'e övgü

Her ne kadar Cemal Süreya "hiçbir semtte berberin olmadı senin" dese de ben taşındıktan sonra bile eski semtime gidiyorum berbere. Dün eski semtte dar kaldırımlarda yavaş adımlar ve Rumca kelimeleriyle yaşlıların yanından geçip köhne apartmanlardan gelen nem kokularının hatırlattıklarını zihnimden uzaklaştırarak berbere vardım. İki ay olmuş, epey de şey değişmiş semtte; misal yılların muhtarı ölmüş...

Yeni semte alıştım artık. Erguvanlar ve morsalkımlar açmışken aksi de düşünülemezdi zaten. Üzgünüm Şişli seni hiç özlemiyorum, burada bir berber bulunca son bağımız da kopmuş olacak.

25.04.2012

çöle yağmur yağarmış

Gidildi ve de dönüldü. Eş dost sağolsun turist olarak gidilse ıska geçilecek çok şey yapıldı. Sağolsunlar var olsunlar. Yazıları bekleyin biraz.

20.04.2012

kemiklerimi ısıtmaya gidiyorum

Tam erguvanlar açmış, mor salkımlar coşmuşken ben 30 derece sıcağa ve kumlar ortasına gidiyorum. Bu dört günü boğaz sırtlarında yürüyerek geçirmek de güzel olabilirdi ama neyse...

İlk defa bir yere giderken sıfır hazırlıkla gidiyorum; eş dost sağolsun gezdirecekler. Dönünce yazarım merak etmeyin.

13.04.2012

deniz kıyısına övgü-2

İş için Antalya'da türüne bol rastlanan bir kongre otelindeyim. Oda bahçeye yayılmış binalardan birinde. Otelin haritalandırma sistem rezil olduğundan bahçede kaybolma imkanı doğuyor. Çiçeklerin ve kuşların arasında geziyorum iş için geldiğim yerde.
Geçen sene iki yan otele bu kez tatil için gelmiştim. O tatile çıkaran sebep yok artık hayatta, geri/yenisi gelir mi bilinmez? Buraya şimdi gelme sebebim de biraz kaçmaktı İstanbul'dan ama tam da şimdi kalmam gerekiyor halbuki. Tanrıarı güldürmek için plan yap mı demişti birisi?
Hava bu kadar güzelken çalışmamanın mutlak özgürlük olduğuna bir kez daha ikna oluyorum...

6.04.2012

deniz kıyısına övgü

Odanın pencere kenarı üçgen şeklinde bir çıkıntı. En uca yürüyünce soldan sağa körfez manzarası. Altımda çirkin çatılı binalar ve denize giden cadde. Şirketin parasıyla içtiğim rakı sayesinde yarın sabah sahilde oturup boyoz yemek istiyorum ama aynı şirket başka işlere koşuyor beni. Çalışmak zorunda olmamak mutlak özgürlük olmalı.

Bu İzmir'e değil deniz kıyısına övgü...

1.04.2012

winter is coming

Hayat darbeli matkap gibi; bunu kabul edince o titreşim, o gürültü daha çekilir hale geliyor. Bunda hemfikir miyiz? Yine de o darbeli matkap her türlü keleği atmaya hazır; asla unutmayalım. Öyle bir dönemden geçiyorum, sıkıntılıyım ve de sıkıcıyım. Bu nedenle benden bir hayır beklemeyin bir süre; zaten twitter alemine de girdim belki mecalim olursa bir iki cümle orada ederim. O zaman selametle...

19.03.2012

döndüm

Rapor bitti ben de döndüm. Gördüm ki pek kaale alınmamış gidişim. Zaten blog yarışmasında da külliyen babayı aldım. Hadi oy vermediniz, çiçek/çikolata göndermediniz anladım. Bari bir yerlere gitmeme yardımcı olun yav, çok sıkıldım.

12.03.2012

raporluyum

Al işte buraya yazmamak için bir bahane daha. Yarın sabah itibariyle yıllardır (20 olsa gerek) nefes almamda sıkıntı yaratan burnumdan kurtulmak için hastaneye gidiyorum. Hayatımdaki ilk defa rapor alacağımdan dolayı (askere geç gitmek için aldığım iki raporu saymıyorum) heyecanlıyım desem inanacak mısınız?

Kadir Topbaş fotoğrafıyla gidiyorum, bakalım ben de 10 yaş gençleşir miyim...

10.03.2012

milise mou



1970lerin aranjman furyasında Türkçe'ye devşirilmiş harika bir şarkı. Manos Hacidakis'e saygılar...

3.03.2012

gazella'nın yarışmasına katıldım a dostlar

Gazella bir blog yarışması düzenliyor, ben de katıldım gaza gelip. Sağ tarafta banner görüyorsunuz ya, hah tıklayın ona. Sonra karşınıza çıkan facebook sayfasında sarı bir yıldız gördünüz değil mi? Hah ona tıklayıp oy verin, herkesin üç oy hakkı var; elbette arzum üç oyu da bana vermeniz.

Olur da kazanırsam ve hani belki de yolum Laos'ya düşerse yukarıdaki üç üründen istediğinizi sizin yerinize de içerim.

Şimdiden teşekkürler...

27.02.2012

bir ayrılık

Sinemada izlemeyerek aptallık etmişim. 2011 yılının en iyi filmi deniliyordu da şaşırıyordum, geçen gün izledim; hemfikirim. Oyunculuklar o kadar iyi ki, sanki gerçekten de Tahran'da bir komşunuzun hayatına tanıklık ediyorsunuz. Karı-koca, baba-oğul, anne-kız, baba-kız ilişkileri, sonra adalet ya da adaletsizlik ve sınıf farklılığı... Hepsi de harika bir senaryoda önümüze seriliyor.

Hiç konusuna falan girmiyorum, hazır Oscar da almışken seyredin.

25.02.2012

under god's power she flourishes



Bir dizi HBO tarafından çekildiyse 1-0 önde başlıyor benim gözümde. Boardwalk Empire da keza böyle bir dizi. Her güzel dizinin bir de en güzel bölümü vardır, ikinci sezonun on birinci bölümü de bol Ödipus göndermeli harika bir bölüm olarak dizi tarihindeki yerini aldı. Yukarıdaki sahne ise sezon finalinden.

Bir ara In Treatment hakkında da yazmam lazım...

23.02.2012

peki mutsuz olduğumu söylemiş miydim blog?

Büyük laf etmişim kabul ediyorum. 29.12.2011 tarihinde daha mutluyum demişim omlet sırasında aynı yılın ilk ayında yazdığım bir yazıya referansla, halbuki mutlu olmadığımı fark ediyorum omlet beklerken sabahları. Bir yıl öncekiyle aynı oteldeyim; omlet aynı omlet, sıra da aynı sıra...

Yiyceklerin ve de lüksün insanı mutlu ettiği konusunda hemfikiriz değil mi? Güzel, yazacak halim yoktu zaten. Çalışmanın insanı mutsuz ettiği konusunda da hemfikiriz? Aç parantez: ocakbaşına oturduğumuz bir arkadaşa "çalışmak iyi bir şey olsa üste para vermezlerdi zaten" demiştim de kınamıştı beni. Alain de Botton tarzı yorumlar istiyormuş benden. Siz istemiyorsunuz değil mi? Zaten okumadım da daha kendisini.

Çok çalışıyorum, çok yorgunum ve çok mutsuzum. Haftaya işi kırıp boş boş evde oturmak istiyorum. Nisan ayı için de Dubai biletim var. O değil de rüyamda Luang Prabang'daydım, ağutosta gidebilir miyim acaba?

15.02.2012

çok yoruldum be blog

İnsanlık için kısa ama benim için uzun bir süredir yoğun çalışma temposundayım be blog ve de sayın okuyucu. Bu sebepledir ki bu öğleden sonrayı boş boş oturma günü olarak atadım. Kah podcast dinliyorum kah ilginç makaleler buluyorum. Bugün böyle geçer de yarın yine beyin süzgeçi gibi bir gün olacak.

Bir yolunu bulsam da Montevideo'ya gitsem...

6.02.2012

joe sacco

Joe Sacco'nun kim olduğunu birkaç ay öncesine kadar bilmiyordum ne yazık ki. Saraybosna'da bir kitapçıda benim entel hanım gösterdi Gorazde'yi. Dönünce hemen araştırdum ve Türkçe'ye çevrilmiş iki çizgiromanı da aldım: Filistin ve Gorazde.

1960 yılında Malta'da doğmuş bir gazeteci ve çizgiromancı Sacco-bu vesileyle Corto Maltese'ye d eselam edelim. Gazeteci kimliğiyle Filistin'de 90ların başında ve 1995 yılında kuşatmanın sona erdiği dönemdeki Gorazde'de gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını çizerken insanları odak noktası yapıyor. Bir yandan da kendisinin orada geçici/misafir olduğunu da belirtmekten kaçınmıyor. Çizimleri de çok sade, akıcı bir hikaye okur gibi ilerliyor.

Gorazde'yi okurken Balkanlarla ilgili okuduklarım, gördüklerim ve duyduklarım geldi aklıma doğal olarak. Elbette üç beş kitap okuyup oralarda üç beş gün geçirince Balkanları anladığımı iddia etmeyeceğim. Zaten din farklılığının insanları nasıl komşularını boğazlamaya ittiğini, Tito'nun yıllarca nasıl herkesi sakin sakin yönettiğini, onun ölümünün ardından nasıl ortalığın karıştığını, Enver Hoca'nın bir ülkeyi onlaca yıl nasıl dünyadan izole ettiğini kolay kolay anlamak da mümkün değil.

Ama emin olduğum bir şey var: bir Boşnak/Hırvat/Sırp olsam, evim yakılsa, ailem/arkadaşlarım öldürülse ve bunu yapanlar benden sadece dini farklı olan Slavlar olsa; bir daha asla o millete mensup biriyle eskisi gibi bir ilişki kuramazdım. Bu vandalizm isteği ister tepeden iniyor olsun, ister içlerinden gelmiş olsun; ve üstelik de isterse bu kişi sonuna kadar masum olsun...

1.02.2012

küçük asya'ya ağıt



Afieroma Sti Mikra Asia albümü birçok harika parçaya sahip ama en güzeli bu bence; seyirci muhteşem çünkü. Albümü ne yapıp edin bulun derim, mümkünse hem Dalaras hem de Glykeria külliyatını arşivleyin.

25.01.2012

tehlikeli tatlar

Ne zaman konu baharatların tarihinden açılsa ilk söylenen söz kokmuş yemekleri yenir hale getirmek için baharatların tüketildiği olmuştur ve bu külliyen yanlış bir bilgidir. Eski dönemlerde baharat o kadar pahalıdır ki ancak zenginler kullanabilir ve şüphesiz zenginler kokmuş yemek yemez. Misal safran hala pahalı bir baharat.
Andrew Dalby tarih boyunca baharatların nasıl kullanıldığını, nasıl bir ticari meta olduğunu, uğruna nelere katlanıldığını, nasıl sömürgeciliğin bir parçasına dönüştüğünü gayet güzel bir dille anlatıyor. En yenisinden artık bulunamayanına çeşit çeşit baharat anavatanlarına göre kitapta yerini almış. Bu arada yemek tarifleriyle örnekler çeşitlendirilmiş.
Baharat meselesi adı, tadı ve şekli gibi gayet renkli. Uygun miktarda kullanıldı mı içine girdiği yemeği eşsiz bir hale dönüştürür. Burada önemli olan onları tanımak. Tehlikeli Tatlar'da adını daha önce duymadığım ya da şöyle bir kulağıma çalınmış bir sürü baharatla karşılaştım. Okurken de hangisini nasıl kullanırım diye kafa yordum; ilk sonuçlar: avokado salatasına kişniş ve yoğurda garam masala denemeleri gayet başarılı oldu.
Kitabın yazarı Andrew Dalby 1947 doğumlu bir dilbilimci ve tarihçi. Özellikle yemek tarihine eğilmiş, Oxford arşivlerinde incelediği elyazmalarından yola çıkarak yazdığı Bizans'ın Damak Tadı yine Kitap Yayınevi'nden çıkmıştı; bir ara okumak lazım. Son kitabı da peynir üzerine, umarım gelir.

22.01.2012

jovano, jovanke



Kotor'da eylül sonunda bir cumartesi akşamı Karadağlı ailelerin çocuklarını gezdirdiği, turladığı sahil şeridindeki lokantalardan birinde duydum ilk defa bu türküyü. Masalarda oturanlar kadar etraftan geçenler ve biz de şarkı bitene kadar kaldık yerimizde; diğerlerinin tersine biz eşlik edemedik. Melodi tanıdıktı, Ajda Pekkan söylüyormuş bilemedim... Bir hafta sonra bu kez Üsküp'te çıktı karşıma türkü. Vardar Nehri'nin kenarında oturup keten ağırtan Jovano için yakılan bu türküyü başka nerede dinlemek gerekirdi ki zaten?

Dönüp araştırınca gördüm ki envai çeşit versiyonu var bu Makedon türküsünün. Eski Yugoslavya'da popülerliğin zirvesini yapmış olsa da bir talibi de Bulgaristan'dan. Yıllar önce Balkanların ayrı köşelerinde ayrı anlama, melodiye ve sözlere sahip Üsküdar'a Gider İken hakkındaki belgesel geldi aklıma. Balkanlar üzerine bol bol okumak, düşünmek ve elbette yazmak lazım.

18.01.2012

6 aylık türk telekom macerası

Her evini taşıyan abone gibi ben de 29 Temmuz günü hem telefon hem de ADSL nakil başvurusunda bulundum Osmanbey Telekom'a. Pazartesi geleceklerini söylediler, gelmediler. Çarşamba durumu bildirince Perşembe geleceklerini söylediler, gene gelmediler. İşin enteresanı geldikleri günlerde de aramadılar, sonuçta yarım saatte atlayıp eve gidebilirdim.

En sonunda Gayrettepe Telekom'u bastım, Bebek katına çıktım ve ertesi gün için kesin randevuyu aldım. Nihayet 11 Ağustos'ta telefonum bağlandı. Ama o da ne: internetim yok! Sebep: ADSL nakli için başvurmamışım. Evet salağım çünkü telefonu naklettirip interneti eski evde bırakacağım. Neyse onun nakli de iki gün sürdü, bu sefer de port hatası nedeniyle bekledim üstüne. İnternete tamamen kavuşmam ayın 15'ini buldu.

Yaklaşık iki hafta sonra bir sabah uyandığımda internet yoktu. Her aklı başında insan gibi arıza kaydı bıraktım, ne hikmetse sorunun nereden kaynaklandığını bir Allahın kulu açıklayamadı. Meğer arıza kutudaymış ve benim sorumluluğumdaymış.

Bu arada Eylül ayı telefon faturam nakledilmeyen günlerin düşülmesiyle indirimli gelmişti fakat bu fatura ADSL faturama bir türlü yansımadı ben de Eylül sonunda bu duruma itiraz ettim. İki ay durum incelendi, yazılı belge beklendi. İtirazım Kasım sonunda kabul edildi fakat uygulamaya halen geçilemiyor, en iyisi Gayrttepe Telekom'u basmak gene.

6 ay süren, defalarca 444 0 375'i aramamla geçen, derdimi anlatmakla saatlerimin geçtiği Türk Telekom çilesi sona ermiyor bir türlü...

14.01.2012

balkanlar: içelim










Balkanlar'da içmek de keyifli. Öncelikle bizimki gibi olmasa da bir kahve kültürleri var: espresso. Boşnak kahvesi bizim kahveye benziyor, ama cezvede pişmiş olarak getiriliyor ve 1,5 fincan kahve çıkıyor. Yanında şeker ve "rahat lokum" geliyor. İstediğiniz kadar içinde eritebilirsiniz.

Alkol tahmin edileceği üzere bol, güzel ve ucuz. Karadağ ve Makedon şaraplarını, Hırvat Pelinkovac ve likörlerini, Kosova birası Peja'yı, adı benzeyen ama tadı daha farklı rakıyı, brendi ve kanyakları ve elbette çeşmelerden akan soğuk suları şiddetle öneririm. Ha bir de sık sık karşınıza çıkan Schweppes bitter limonu.

13.01.2012

balkanlar: yiyelim











Gelelim işin en güzel kısmına: yemek! Balkanlar şüphesiz ki etleri, deniz mahsülleri, unlu mamülleri ve süt ürünleriyle bir cennet. Bosna Hersek, Arnavutluk, Makedonya ve Kosova et ve köfte açısından harika, Hırvatistan ve Karadağ deniz mahsülleri açısından... Özellikle buralarda kolay kolay yiyemeyeceğimiz deniz mahsüllerine görece az para vererek stoklarımızı tamamladık. Boşnak börekleri ne kadar güzelse Hırvat ve Arnavut pastaneleri de o kadar leziz. Tüm ülkelerde peynir ve ayranın şahını yiyebilirken kuru etleri de atlamamak gerekiyor.

Her şehir için önerdiğim lokantaları zaten yazmıştım, o sebeple foroğraflara bakıp yutkunmak ve o taraflara yolumu düşürmeye çalışmak en iyisi...

12.01.2012

fırtınalı bir beyoğlu anısı

Oturduğum yerden odadaki perdelerle örtülmemiş tek pencerenin dar camlarından gayet güzel bir manzarayı izleyebiliyorum. Sol tarafta muhteşem Gökkafes sağ tarafta ondan biraz daha az muhteşemlikteki The Marmara. Aralarında Aya Triada Kilisesi'nin kubbesi ve haçı sıkışmış. Biraz daha aşağı doğru çekince odağı eski, büyük ve güzel bir binanın üst katı dikkatimi çekiyor. Belli ki yenilenmiş, balkonlu güzel bir daire. Fırtınada çatının etekleri uçuşuyor; ayrıntıları göremeyecek kadar uzağım. Birisi geziniyor galiba balkonda. Ben de imkanım olsa evden çıkmaz o evde takılırdım. Ama sıkıcı bir toplantıdayım, bitince de o yağmurda ve rüzgarda dışarıda dolanmam gerekiyor.

10.01.2012

sürdürülebilite açısından taş devri diyeti

İki hafta önce Antalya'nın açık büfesi leziz bir oteline yolumuz düşünce gaza gelip taş devri diyetine adım attım. 4-5 gün minimum karbonhidrat maksimum et şiarıyla kilo da verdim; yalan yok. Gel gör ki dananın kuyruğu gerçek hayata dönünce kopuyor. Ofiste öğle yemeğinde mutlaka ya pilav var ya karbonhidrat, eh uzak duruyoruz da aç kalıyoruz çünkü protein minimum; bir Türk klasiği: makarna-pilav-ekmek yoksa aç kalınır!

Bu sebeple o kadar da radikal davranmamaya karar verdim, karbonhidrat yenecekse bari kalitelisi yensin. O sebeple dün ofisteki pastaya rahatlıkla burun kıvırabildim keza evde Erzurum'dan gelmiş kadayıf dolması vardı. Tercih meselesi...

Bu öğlen nohut pilav iklisi var, bakalım neler olacak...

7.01.2012

üsküp

Üsküp büyük bir şantiye. Şehrin ortasından akan meşhur Vardar Nehri'nin iki yanına milliyetçi hükümet büyük büyük hükümet binaları dikiyor. Genel yaklaşımları fotoğrafta da özetlenebiliyor aslında: şehre hakim tepede bir haç, mümkün olan her yerde olabilecek en büyük ölçülerde Makedon bayrakları ve mümkün olduğunca çok sayıda ve büyük ebatta heykeller; bu yaz 5 milyon TL'lik maliyetiyle ülkede tartışma yaratan 30 metre yüksekliğindeki Büyük İskender Heykeli dış politikada sebep olduğu tartışma nedeniyle "Atlı Savaşçı Heykeli" olarak biliniyor-malum Yunanistan ve Makedonya arasında hem Büyük İskender'in etnik kökeni hem de ülkenin adı nedeniyle inatlaşma hala sürüyor, FYROM denilen şey bildiğimiz Makedonya. Balkanlar ve bir etnik saçmalama daha...

Şehrin kuzeyi çarşısı, hanları, kalesi ve hamamlarıyla Osmanlı kimliğini koruyor. Taş Köprü'yü geçip güneye varınca da Slav etkisi başlıyor: büyük bir meydan, kafeler, binalar ve güzel kızlar...

Köfteye güveçte kuru fasulye de ekleniyor burada. Köfte için Destan, Makedon müzikleri ve yemekleri için de Old City House denenmeli. Tikveş bölgesinin şarapları pek leziz. Kuru et ve kaşkaval peynirlerini de zulaya atıp 24 saatten az kaldığımız Üsküp'ten Büyük İskender Havaalanı'na doğru yola çıkıyoruz. 24 seneki yolculuğun son gecesi de havaalanının otoparkında geçmişti.

İki haftalık Balkan seyahatimizin sonuna gelmiş oluyoruz.

6.01.2012

prizren üsküp yolu

Sabah -bu sefer insani bir saatte- kalkıp Üsküp otobüsüne gidiyoruz. Artık bagaja para alınmıyor buralarda. Savaş esnasında Türkiye'ye kaçmış gençlerle sohbet ediyoruz.

Yol boyunca Sırplar'dan ne kadar nefret edildiği görülüyor: ülkede 2 resmi dil var (Arnavutça ve Sırpça; hatta Prizren bölgesinde Türkçe) bu nedenle tüm tabelalar iki/üç dilde yazılmak zorunda. Şehir isimlerindeki Sırpça bölümler karalanmış. Yol boyunca Arnavutluk hatta UÇK bayrakları, ölen UÇK üyelerinin heykelleri.

24 yıl önce bu yoldan geçmiştim. Hava karanlıktı ve biz geceyi Üsküp'te geçirmek için tek şeritli virajlı yollarda acele ediyorduk. Yol hala tek yön ve virajlı. Bu sefer gündüz gözüyle görüyorum.

Biraz sonra Makedonya'ya varıyoruz. Kril alfabesiyle yeniden karşı karşıyayız. Yarım saat sonra da başkentteyiz. Otobüs terminale varmadan şehir merkezine vardığımızı anlıyorum; apar topar iniyoruz. Son durak Üsküp!

5.01.2012

prizren


Prizren her ne kadar ecnebilerin dikkatini çekmese de Türkler için Kosova'nın mutlaka görülesi şehri. Arnavut nüfus çoğunlukta olsa da nüfusun %10-20'sini oluşturan Türkler ve Türkçe hakimiyetini hissetiriyor. Hemen herkesle rahatça iletişim kurabilirsiniz başka bir dile ihtiyaç duymadan. Osmanlı mirası... Ülke Yugoslavya döneminde biraz ihmal edilmiş olsa da özellikle yaşlılar Tito'yu özlüyor hala. Sonrasında gelen savaş şehre pek zarar vermemiş olsa da çevresi ve en önemlisi ülkeyi perişan etmiş durumda. Fakirlik her yerden taşıyor.

Şehir ortasında geçen derenin kenarında dizili şadırvanı, camileri, hamam ve kiliseleri, tepede de surları kalmış kalesinden ibaret. Çevresi Bağcılar benzeri bir yapılaşma. Biz de gezi boyunca kaldığımız en güzel odaya eşyalarımızı atıp keşfe çıkıyoruz; Oltas Pansiyon tatlı yaşlı bir çiftin işlettiği bir yer. Bize verdikleri kocaman odada bilgisayar bile var. Kahvaltı dahil 35 Euro-Kosova'nın da resmi para birimi Euro.

Sinan Paşa Camii'nin kapısının bir tarafında Kosova bir tarafında da Türkiye bayrağı asılı; Kurban Bayramı'nı Kosova'da geçiren Davutoğlu'nun etkisi devam ediyor hala. İnsanlar Türkiye'yi koruyucu abi olarak görüyor, Kosovalı Türk liderler de seçimlerde gelip Kosova kökenlilerden AKP için oy istiyor. Başarılı bir politik ilişki...

Saraybosna'dan sonra burada da köfte kokusu vuruyor beni: ilk durağımız herkesin ortak tavsiyesi sonucu Besimi. Köfteler, salatalar, bira, yoğurt derken üstüne bir de tatlı olarak bombiçe yiyip çatlayacak kıvama geliyoruz. Ve hepsinin ederi 12 Euro.

Şehir bir Anadolu kasabasını andırsa da kızlı erkekli genç grupları, askılı giymiş hamileye kem gözlerle bakmayan halkıyla Anadolu'dan çok da farklı. Halveti ve Kadiri tekkelerinin bahçelerini de sükunetle gezip Aurora'da börekle birlikte trileçe yiyoruz. Burada ne yazık ki Türk kahvesi bulunamıyor ama çaytorelerde demleme çay bulmak mümkün.

Kaleye doğru yıkık evler ve dikenli tellerle çevrili bir kilise görüyoruz. 2004 yılında yaşanan gerginlik esnasında Sırplar'ın evleri ve kiliseleri yakılmış ve hepsi şehirden sürülmüş. İç savaşların doğası: komşu komşuyu öldürüyor. Son olarak da o fakirliğe rağmen açık olan müzik okulunun yanında durup içeriden gelen sesleri dinliyoruz; hemen yandaki sokağa ise dikenli telle kapatıldığı için giremiyoruz.

Akşam yemeği için Ambient Restaurant'ı deniyoruz. Şansımıza garson Ahmet düşüyor, burada hukuk okuyup tatillerde Kosova'da çalışıyor. Türkiye'den geldiğimizi duyunca sanki akrabaymışçasına ilgileniyor bizimle. Önce özel Prizren tava yaptırıyor sonra da normalde kadehle satılmayan şarapları bize kadehle veriyor: "içmediğinizi dökeriz, kalkıp İstanbul'dan gelmişsiniz buralara başımızın üstünde yeriniz var." Kosova'nın durumu, savaş, Türkiye derken harika bir akşam yemeği yemiş oluyoruz.

Akşam odaya dönerken haftaiçi ve geç saat olmasına rağmen kafeler kalabalık. Yarın son durak Üsküp'e gidiyoruz...

4.01.2012

tarık hocic

Saraybosna Güvercin Meydanı'na adım atar atmaz köfte kokusu çarpmıştı beni. Cevapci yenecek mekan da belliydi; Başçarşı'da kocaman Galatasaray bayrağı ve köşede oturup etrafı kesen karizmatik sahibiyle Tarık Hocic'in dükkanı. Köfteler biraz tuzluydu gerçi-fiyat olarak değil.

Dün Tarık Hocic kravatını bağlamış Telekom Arena'daki törendeydi. Benim aklıma Saraybosna geldi. Sonra da Balkan seyahatinde yediğim en muhteşem köfte: Prizren'deki Besimi. Yarın da burayı yazayım...

Nisan'da nereye gitsem acaba?

2.01.2012

bekleme yapmayacağız anlaşılan

Berbat hissediyorum. Pazartesi sendromunun daniskası. Milli Piyango'dan da hayır yok; 125 bin TL iki rakamla kaçmış gitmiş. Kime çıktıysa hayırlısı olsun.

Başladık bakalım seneye, ne bok olacaksa...

29.12.2011

geçen seneye göre ne değişti?

Bir sene önce bu vakitler şunu yazmışım başka mecralara:

"...sabah uyandığımda hava soğuk ve kasvetliydi. yan odadan Türkçe pop şarkısı geliyor. Duş alıp traş oldum, takım elbisemi giydim ve 400 şirkettaşımla açık büfede omlet sırasına girdim; yakamızda rozetimiz. Halbuki Luang Prabang'da sabahın köründe nemli bir sıcağa uyanıp pirincin üzerine atılmış yumartamla yapabilirdim kahvaltıyı. Kısmet..."

Luang Prabang'a hala gidemedim. Bu sene daha mutlu muyum neyim omlet sırasında? Asimilasyonum mu tamamlandı?

"Seneye bu toplantıda olmam" dediğim her toplantıda oldum. Bu sefer "seneye bu toplantıda olurum" diyorum. Bakalım neler olacak?

22.12.2011

tiran prizren yolu

Yine sabahın köründe kalkıp otobüsün yolunu tuttuk. Külüstür otobüse ulaşır ulaşmaz ön koltuklara kurulduk. Dedim ya Arnavutlar pek misafirperver diye, yeğenini Kosova'ya geçiren bir teyze bize de el sallayıp iyi yolculuklar diledi. Otobüs mürettabatımız üç kişi: biri genç biri yaşlı şöför ekibi ve Avarel Dalton'a benzeyen muavin.

Yola çıktıktan sonra ilk vukuatımızın geleceği ekibe gelen ve bağrış-çağrış/fevri hareketlerle cevaplanan aramalardan belliydi. Nitekim 45 dakika sonra kenara çekip beklemeye başladık. Bir taksiyle gelen yaşlı çifti alıp yolumuza devam ettik. Tabii devam ederken otobüsün sağ ön kapısı kapanmadığı ve rüzgar nedeniyle sallandığından şöförümüz aracı durdurup iniyor ve tüm kuvvetiyle kapıyı dışarıdan itip yoluna devam ediyordu. İkinci vukuat da gecikmedi. Yol kenarına dizili meyve tezgahlarının yanında durduk, otobüse binen olmadı inenlerse bizim üç kişilik mürettebattı. Yolcuların bakışları arasında kuru incirlerini alıp otobüse bindiler, inciri yolculara dağıttılar.

Tiran'dan sınıra kadar yol yeni yapılmış ve güzel; malum Kosova Savaşı esnasında UÇK'ya malzemeler bu güzergahtan iletiliyordu. Sınıra gelince Kosova polisi pasaporta damgalarımızı vurdu-Sırbistan problem çıkartabildiği için isterseniz vurdurmayabilirsiniz. Kosova topraklarında mola verip sabah soğuğunda karşıdaki bz dağları izledik. Ülke çok fakir. Tito'nun bile Enver Hoca'ya vermeyi istediği üvey evlat. Yugoslav iç savaşının kıvılcımlarının çaktığı yer. Savaşın yerle bir ettiği, hala NATO askerlerinin varlığını sürdürdüğü, etnik gerginliğin devam ettiği topraklar.

Bunları düşünürken bir benzin istasyonuna giriyoruz ve Arnavut usulü tartışmaya tanık oluyoruz. Herkes otobüsten indiriliyor ve arkadan bir yerlerden gelen, ön camında kocaman bir çatlak olan otobüse transfer ediliyoruz. Bir bağrış ve kaos hakim.

Biraz sonra Prizren'e varıyoruz. İnternetten okuduğum ve gördüğüm kadarıyla şehir merkezinden geçiyoruz ve kalacağımız yer de orada. Fakat şöförden hiç işaret yok, durmazsak soluğu Priştine'de alacağız. "Prizren?" diyorum kafasını sallıyor. İneceğimizi işaret ediyorum duruyor. Bagajdan çantaları alıp aşağı doğru yürüyoruz...

16.12.2011

berat

Berat Tiran'ın güneyinde UNESCO Listesi'nde yer alan şirin bir kasaba. Eski evler korunmuş olduğu için insan kendini eski bir Osmanlı kasabasında yürüyormuş gibi hissediyor. Velakin biz feci bir yağmura yakalandığımızdan tadını çıkartamadık. Önce Etnografya Müzesi'nde oyalanıp sonra kaleye tırmandık. Esas hazine de kalede zaten: Onufri İkona Müzesi. 16. yüzyılın büyük ikona ustasının -ve onun öğrencilerinin de- paha biçilmez eserleri bir kiliseye doldurulmuş, eğer dikkat etmezseniz yanından geçip gideceğiniz şekilde bekliyor. Arnavutluk turizmle yeni yeni haşır neşir olduğundan ne yazık ki bu harika ikonalar ancak bir avuç meraklı tarafından görülebiliyor.

Bir başka hazine ise fazlasıyla kişisel. Dinmeyen yağmurdan bezip karnımızı doyurmak için iki teyzenin işlettiği küçük bir lokantaya sığındık. Leziz börekleri ve patlıcan yemeklerini götürdükten sonra müessesenin ikramı geldi: galaktoboureko! Rahmetli ananem yapardı bu tatlıyı, bu da demektir ki yaklaşık yirmi senedir yemiyormuşum.

Peki Tiran'dan nasıl gidilir Berat'a? Şehrin bir noktasından minibüsler (furgon) kalkıyor, taksiye binip sormak en mantıklısı çünkü habire yerleri değişiyormuş. 2,5 saatlik zor bir yolculuk. Kişi başı 500 lek (1 euro 150 lek). Biraz yolculuğun ayrıntılarından bahsetmem lazım: minibüsün şöförü (ki tip olarak gayet Kadıköy-Pendik hattından gelmiş bir Muhittin Abiydi) bizi alıp yan yana oturtma çabasına girdi. Bu amaçla da yolcularla kavga etmekten çekinmedi, ama genç bir yolcu inatçı çıkınca (bkz. Arnavut inadı) başarılı olamadı. Yolda da kavgalarına devam eden Muhittin Abi kendisini sollamaya çalışan bir cipi (tahmin edin markası neydi?) karşıdan gelen tırın altına atma girişiminde bulunmaktan çekinmedi. Buna karşılık bizim rahatımız için elinden geleni yaptı. Nitekim daha önce üç beş lek için kavga etmekten çekinmeyen Muhittin Abi inerken verdiğimiz parayı alırken pek mahzun baktı. Dönüş yolu da aynı abinin minibüsünde aynı kaosla geçti.

Dilini bilmediğiniz insanların kavgalarını izlemek, neler olup bittiğini anlamaya çalışmak ne keyiflidir; değil mi? Nitekim bir benzerini Tiran-Prizren yolunda yaşadık. Az sonra...

13.12.2011

ya corto yaşasaydı

Malum Corto Maltese'nin yeri apayrı bende. Topu topu 10 cildin ve bir romanın etkisi neredeyse binlerce sayfalık kitaplar kadar. Eh gün içinde Corto efendi yaşasaydı bugünlerde neler geçerdi başından diye düşünmem de gayet normal.

Muhtemelen 17 Aralık 2010 günü yine bir hazine peşine düşüp geldiği Tunus sokaklarında avare avare dolaşırken Muhammed Bouazizi'nin kendisini yaktığı haberi gelir kulağına. Bin Ali ülkeyi terk ederken de gene oralardadır. Sonra Tahrir Meydanı'ndan geçer yolu. Ve elbet denize açılıp kıyısından geçtiği bir ülkede maceralara atılır -ben diyeyim Yemen siz diyin Suriye. Eve dönüş yolunda da -ki yoktur öyle bir yer- Kaddafi'nin ölüm haberi gelir kulağına.

Velhasıl ay sonuna kadar imanımı gevretecek koşuşturmada nefes aldırıcı bir şey bunu düşünmek benim için. Şimdi işe dönme zamanı...

11.12.2011

tiran

Yıllarca izole yaşamış komünist küçük bir ülkenin yeni yeni dışarıya açılan başkenti Tiran. Şehrin ilgi çeken iki bölümü var: İskender Bey Meydanı ve Blloku.

Blloku komünist dönemde yöneticilerin evlerinin ve de hükümet binalarının olduğu kısım. Şimdi lüks arabaların, pahalı kafe ve lokantaların mekanı olmuş durumda. Aynı zamanda meşhur boyalı binaların çoğu da bu bölgede bulunuyor. Peki nedir bu boyalı binalar? 2000 yılında Tiran Belediye Başkanı olan Edi Rama bir sanatçıdır. Elde gri çirkin binalarla dolu bir şehir vardır. Güzel bianalar dikmeye de para olmayınca Edi abi çağırır ressam arkadaşlarını boyatır binaları rengarenk ve ortaya gayet enteresan bir görüntü çıkar. Blloku bölgesinde dikkat çeken başka bir bina ise Piramid. Enver Hoca'nın kızı tarafından yapılan ve Enver Hoca Müzesi olması planlanan bina rejimin çöküşüyle birlikte halkın yıllarca baskı altında kalmasına verdiği tepkiyle önce kongre merkezine sonra da Mumya(!) ismiyle gece kulübüne dönüşür. Şimdiyse etrafı otopark olarak kullanılan bir virane.Bağlantı
Eski Yugoslavya'da özellikle yaşlılar Tito'ya özlem duyarken Arnavutluk'ta Enver Hoca tamamen anısı silinmeye çalışılan bir figür. Nitekim kendisine dair tek bir ize bile rastlanmıyor. Bununla birlikte Arnavutlar için iki isim ön planda: ulusal kahraman İskender Bey ve Rahibe Teresa. Nitekim şehrin kerteriz noktası da fotoğrafta görülen heykelinin merkezinde olduğu İskender Bey Meydanı. Şu an toptan bir inşaat halinde ve etrafında İtalyan mimarisi binaları, Ethem Bey Cami, saat kulesi, opera binası ve antik dönemden 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar Arnavutluk tarihini anlatan Ulusal Tarih Müzesi var.

Peki kimdir bu İskender Bey? Prensken Osmanlı'ya rehin verilen, Gjergj Kastrioti olan ismi savaşçılığından ötürü İskender'e devşirilen ve sonra da Osmanlı'ya karşı gelip ölene kadar kök söktüren bir savaşçı. Osmanlı ancak onun ölümü sonrası Arnavutluk'u ele geçirirken Arnavutlar da Müslüman olmak kaydıyla özerkliklerini korur. Bundan dolayıdır ki Balkan ülkeleri arasında bağımsızlık mücadelesinin önderi Mektebi Sultani mezunu isimler olan tek ülke Arnavutluk'tur.

Rahibe Teresa ise Arnavutlar ve Makedonlar arasında çekişme nedeni. Her iki taraf da Teresa'nın kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. İşin özeti şu: Osmanlı hakimiyetindeki Üsküp'te doğan, Hindistan'da ölen, Gonca isimli Arnavut bir Katolik kendisi.

Arnavut yemekleri Türk yemeklerine benziyor. İtalyan etkisiyle bir kahve kültürü de yerleşmiş. Blloku'daki Era ve İskender Bey Meydanı'na yakın Oda Arnavut yemeklerini yemek ve rakı içmek için güzel iki mekan. Yemek isimleri de Türkçe'ye çok yakın. Ayrıca marketlerdeki sıradan ayranlar, yoğurtlar vs bizdekilerden kat kat güzel, o doğal tadını aşıyorsunuz daha kutuyu açınca. Pastanelerde de güzel çeşitler var.

Bir de tüyo: Arnavutluk'ta iki türlü teşekkür etme şekli var: Arnavutça "falaminderi" ve Osmanlı etkisiyle "eyvallah". İkinciyi kullanınca "Türk müsünüz?" sorusuyla karşılaşıyor ve zaten misafirperver olan halkın daha da sempatisini kazanıyorsunuz.

9.12.2011

sekiz dokuz cim morison ağa

Nasıl ki sahip olduğum ilk kasedi ilkokulun yılbaşı çekilişinden elde ettiysem (Michael Jackson-Bad) sahip olduğum ilk CD'yi de peder beyin yılbaşı hediyesi sayesinde elde ettim (The Doors-Soundtrack). Annem ilkinde kasedi dinleyip moonwalk yapmayı deneyip kafayı gözü yarmamdan korkmamıştı ama ikincisinde "dis is dı end" diyip keş olmamdan korkup babamı fırçalamıştı. Neyse ki annemi site yöneticisi yaptık da kardeşimle biraz nefes aldık son yıllarda...

Bu sene Paris'teykene "keş" iş arkadaşlarım kongreyi kırıp Jim Morrison'un mezarını görmeye gittiler. Eskiden olsa giderdim ama Albrecht Dürer sergisi gezip Fransız kızlarla kahve içmek daha cazip geldi. Entelleşiyorum muntazaman. Hem yine peder bey sağolsun görmüştüm hep o civarları zamanında.

Dün öğrendim ki Jim Morrison 8 Aralık doğumluymuş. Sonra aklıma bu hediye meselesi geldi. Bir baktım ki hediyeyi alanın da ölüm yıldönümü olmuş bugün; dört koca sene geçmiş, unutulmaya başlanmış sanki anılar. Budur yazının sebebi.

Akşama CD'yi dinleyip rakı mı içsem şerefine...

8.12.2011

sen ne güzel abimizdin-11

Hayal meyal hatırlıyorum Fransa maçında kaçırdığı penaltıyı. Adı gibi filozof, bir meslektaş, harika bir futbolcuydu...

2.12.2011

rejimle olan bitmek bilmez imtihan

Obezim. Kendimi bildim bileli göbek sahibiyim, üç yaşıma ait ses kayıtlarında babaım "göbeğini yerim oğlumun" diye sevmesi bunun bir kanıtı. Ortaokul ve lise yıllarında deliler gibi basket oynadığımdan gayet fit bir vücudum vardı gerçi ama ne zaman ki geldim İstanbul'a gayet hımbıl bir insana dönüştüm. Gerçi bir yaz tatilinde gaza gelip mahalledeki spor salonuna gitmişliğim var ama ne fayda... O günden kalan tek olumlu şey çaya kahveye şeker atmamam oldu.

Sonra 2005 yılında bir kafa geldi bana. Gittim şık bir spor salonuna üye oldum ve yaklaşık 1,5 yıl boyunca haftada 3 gün sporumu yaptım, yediğime içtiğime gayet dikkat ettim. Sonuç: Verilen 10 kilo. Hemen akabinde acemilikte yiyecek bir şey bulamamaktan ve uykusuzluktan üstüne verilen 5 kilo gayet güzel olmuştu. Sonra verdim kendimi yemeğe ve ofis hayatına, oldum bir duba.

Evet rahatsızım ben obezliğimden. İlk aşamayı tamamladığına göre (kabullenme) faalyete geçme zamanıdır. Bu konuda en sürdürülebilir beslenme şeklinin taş devri diyeti olduğuna inanıyorum. İnanıyorum da nasıl uygularım bilmiyorum. Çünkü karbonhidratı kesmek demek öğlen iş yerinde çıkan makarna, çorba ve pilavdan uzak durmak demek. Bu da aç kalmak demek. Hani desem ki sadece evde uygulayayım; ne yazık ki kış geldi. Kış gelince doğa ölür, bize vere vere kereviz, pırasa ve lahana verir. İnsan olan da yemez bunları, isterse taş devrinde mağarada yaşasın.

Geçen gün bizim hanım lahana pişirmeye karar verdi misal. Önce lahananın ebatlarını bir göz önüne getirin. Biz de bir arkadaşla ortak aldık lahanayı, Migros'ta böldürdük. Ertesi gün eve geldiğimde o yarım lahananın doğranarak çoğaldığını ve mutfağı ele geçirdiğini tecrübe ettik. O kadar çoğaldı ki pişirecek tencere bulunamadı (kendine not: yarın Eminönü'nden kazan alınacak). Pişerken tüm ev lahana koktu ve biz o akşamı lahmacun yiyerek tamamladık. Pişince kapuskaya dönüşen lahanaya pek el sürmedim her mantıklı insan gibi, birazını lahmacuna katık ettim çiğ çiğ.

Velhasıl kelam kışın ya sağlıksız beslenmeye mahkumum ya da kış uykusuna yatmaya. İkincisi mümkün olmadığına göre...

24.11.2011

kotor tiran yolu

Karadağ'ın herhangi bir şehrinden Tiran'a direkt ulaşım yok. Önce Arnavutluk sınırındaki Ülgün'e (Ulcinj), oradan İşkodra'ya ulaşmak gerekiyor. Bu hatta günde iki kere minibüs işliyor. Teorik olarak öğleden sonrakine yetişebilecektik fakat ne zaman kalkacakları tam saat olarak belli olmadığından kaçırma ihtimali hep mevcut. O zaman da ya sınırı taksicilerle geçmek ya da bu küçük şehirde bir gece geçirmek gerekiyor. İşkodra'ya ulaşınca da minibüsle ver elini Tiran. Kısacası Kotor-Tiran hattı hem yorucu hem yıpratıcı. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken aklıma Karadağ'dan günübirlik Tiran turu yapan turizm şirketleri geldi; bir şekilde atladık mı otobüse elbet ineriz Tiran'da.

Velhasıl Kotor'da cumartesi öğleden sonra ve pazar günü açık turizm şirketi bulmak imkansız. Şansımızı denediğimiz bir araba kiralama acentesindeki genç Budva'daki arkadaşının bu işi yaptığını söyledi ve telefonunu bize verdi. Biz de genç bir kız olan tur rehberiyle konuşup sabah Budva'da buluşmak üzere anlaştık. Vereceğimiz para da bu işi toplu taşımayla yapsak harcayacağımız miktara yakındı.

Önce sabah 5.30 minibüsünü son anda yakalayıp Budva'ya ulaştık, sonra da Ruslarla dolu tura katılmış olduk. Budva'dan çıkınca biraz sonra St Stevan'ın önünden geçtik, halen restore edilen ada-köy otel olarak müşteri ağırlayacak. Güneye gittikçe Arnavut nüfus arttı, köylerde minareler mezar taşlarında kavuklar görülmeye başladı. Ve nihayet Arnavutluk sınırlarındayız.

Arnavutluk'ta ilk gözüme çarpan Enver Hoca'nın paranoyası sonucu ülkenin her tarafına yapılmış olan beton koruganlar. Hruşçev ve Mao'yu bile revizyonist bulan ve ülkeyi dünyaya kapatan birisinden bahsediyoruz. İkinci gözüme çarpansa Mercedesler. 90ların başında çöken komünist düzen sonrası ülkeye çoğu çalıntı Mercedesler dolmuş. Ehliyetsiz, kuralsız ve trafik ışıksız bir kaos... Mercedes olmayanlar ise başka Alman arabaları. Ve de adım başı araba yıkama yerleri.

- Fakir bir Arnavut'u nasıl tanırsınız?
- Mercedesini kendisi yıkıyordur.

Bir süre sonra İşkodra'dayız. Binalar çirkin, insanlar Slavlar'dan farklı. Şehirde kısa bir turdan ve tepedeki kaleye uzaktan baktıktan sonra çirkin liman kenti Durres'e fırtınayla beraber giriyoruz. Yarım saatlik bir yoldan sonra nihayet Tiran'dayız...

23.11.2011

kotor


Her seyahatin bir hedefi vardır: Geçen sene Bagan bir önceki sene Angkor Wat... Yolculuğun gayesidir. Bu sene o gaye Kotordu. Geçen sene duydum Kotor'u. Ortaçağdaki halini koruyan, daha turist akınına uğramamış, bir fiyordun içinde gizli, dağların eteğinde, tepesinde bir kalesi olan bu Karadağ şehrini...

Karadağ Avrupa'nın görece yeni ülkelerinden; Sırbistan'dan ayrılalı daha dün gibi. Tarihsel olarak kendilerini Sırp yerine Bizanslı olarak tanımlamayı daha çok tercih ediyorlar. Yugoslavya döneminde ikinci planda kalmış cumhuriyetlerden. Ülke fakir, resmi para birimi Euro. Hem harika bir Adriyatik kıyısına hem de ormanlık dağlara sahipler. Daha çok duyuracak Karadağ adını ileride.

Şehrin 70lerde kalmış köhne otogarını inince gene oda kiralamak isteyenler sarıyor çevreyi. Bir teyze otogarla eski şehir arasında odası olduğunu-üç dakika yürüme mesafesi- istersek gelip görebileceğimizi söylüyor. Şehrin anayolunun kenarında, Tito dönemi apartmanının ikinci katına çıkıyoruz. Ev topu topu iki oda; yatak odalarını turizm sezonunda kiralayıp salon niyetine kullandıkları odada yaşayan yaşlı bir çiftin evindeyiz. Teyzenin kocası fanilasıyla oturmuş, bulmaca çözüyor; bizi görünce de gözlüklerinin üzerinden selam veriyor. Her şeye rağmen tertemiz ve balkonu çiçek dolu. Pazarlık yapmadan iki geceliğine tutuyoruz odayı. Böylece teyzenin bir günlüğüne otogara gitmesine de gerek kalmayacak.

Teyzenin yaptığı sert Türk kahvesini içip şehre doğru yola çıkıyoruz. Dubrovnik'in daha küçük, daha bakımsız ve daha az kalabalık hali burası. Ve daha ucuzu.

Şehrin içi yarım saatte dolaşılıyor. Kiliselerin çanları çaldığında -özellikle de pazar günü- ortalık mahşer yerine dönüyor. Kotor'un esas hikayesi bin küsür basamakla tırmanılan kalesi. Nitekim bir pazar sabahı güneş yükselmeden tırmandık biz de. Yavaş ve dikkatli, aşağıdaki manzaranın tadını çıkarta çıkarta... Şehirde bir çok yeme içme mekanı var doğal olarak. En beğendiklerim Stari Grad ve Bastion; elbette konumuz deniz mahsülleri. Eski şehrin biraz dışında taşlık bir halk plajı var, dağları seyrederek çarşaf gibi denizde yüzmek büyük bir keyif.

Evet Kotor'u gördüm, muradıma erdim. Şimdi zorlu bir yolculuk sonrası istikamet Tiran...

19.11.2011

ömer lütfi akad'ın ardından

Türk filmleri arasında en etkilendiklerimden....


14.11.2011

intibak süresi

Yeni bir eve taşındıktan sonra alışma süresi 6 ay diyorlar. Buna semte alışmak da dahilmiş. Taşınalı daha 3,5 ay oldu ve bizim intibakımız da devam ediyor. Bu eve taşınma süreci öyle alengirli oldu ki artık anlatasım bile gelmiyor. En nihayetinde bu haftasonu ev içe sinen bir dizayna kavuştu; yine de kolilerde kitaplar ve CDler sıralarını bekliyor.

Semte alışmak ayrı bir zorluk; ne olsa senden bağımsız. Şişli gibi istemediğimi bile bulabildiğim bir yerden sonra Arnavutköy gerçek manasıyla bir köy: örneğin dergi satan bir yer yok.

Sonuçta insanoğlu adapte oluyor değişikliklere. Hem evden çıkınca deniz kıyısı bir dakikalık yürüyüş mesafesinde be!

11.11.2011

dubrovnik kotor yolu

Belediye otobüsüyle otogara ulaşıp yine aynı uygulamayla otobüse bindik: Bagaj başı 1 Euro bayılıp çantaları aşağı bırakıp boş bulduğumuz yerlere sığıştık. Bu sefer otobüs daha da eski.

Dubrovnik'e tepeden bakıp güneye doğru biraz daha devam edince sınıra vardık. Hırvat polisi dört günlük gecikmeyle giriş damgamızı bastı sınırdan çıkmadan. Karadağ daha fakir bir ülke tahmin edileceği üzere. Herceg Novi'ye ulaştıktan sonra Kotor körfezine girdik: Yolun hemen yanında harika durgun bir deniz, yanıbaşımızdan yükselen gri, çorak dağlar, denizin üzerinde hafif bir pus... Burası şüphesiz ki çok farklı bir yer gördüklerimden. Kotor'a ulaşınca bu his daha da pekişti.

10.11.2011

dubrovnik


Otogarda oda kiralayan bir sürü insan turistlere en azından ellerindeki fotoğrafları ve haritaları göstererek ikna etmeye çalışıyor. Balkanların en pahalı ülkesi Hırvatistan, Hırvatistan'ın da en pahalı şehri Dubrovnik. Ülkenin para birimi Kuna. Bir Euronun ederi 7,2 Kuna idi.

Bir abi Lapad tarafında odası olduğunu, istersek gösterebileceğini söylüyor. Minibüsüne atlayıp tepelere tırmanıyoruz. Yer çok sapa, eski şehir tarafında kalmak daha mantıklı geliyor; sırtımızda çantalar merdivenlerden Lapad'ın merkezine iniyoruz. Evlerin ve otellerin bulunduğu yeşillik bir bölge burası. Marmaris'i hatırlatıyor sanki. Bir otobüsle eski şehre varıyoruz. Hatunun aklına kısa süre önce Dubrovnik'te tatil yapan ve kaldığı yerden memnun olan arkadaşı geliyor. Ve evet; şehre yürüyerek üç dakika uzakta, kale manzaralı, eski bir binanın en üst katındayız.

Dubrovnik'i Dubrovnik yapan Stari Grad, yani ortaçağda donup kalmış surlarla çevrili eski şehir. Pile Kapısı'ndan girince sizi Onofrio Çeşmesi karşılıyor. El kadar yerde manastır ve müzeler var ama pek parlak olmadığını duyduğumuzdan itibar etmedik. Sokaklarda aylak aylak dolaştık, Slavların heryerde çiçek yetiştirme çabasına imrendik, akşamüstü de iki kilometre uzunluğundaki surlara çıkıp şehri tepeden turladık. Eylül ortası olmasına rağmen şehir kalabalıktı; temmuz ve ağustosu düşünemiyorum.

Oralara kadar gitmişken Adriyatik'in de tadını çıkarttık elbette. Siftahı Edie abinin çıkmaz sokaklar, demir kapılar, tarihi duvarlar aşarak bize gösterdiği; kısa saçlı, yaşlı ve iri teyzelerin piknik yaptığı kalenin hemen dibinden yaptık. Şehirden tekneyle on beş dakikada ulaşılan ve üzerinde bina olmayan yeşil ada Lokrum'un kayalıklarında devam edip Lapad halk plajında bitirdik.

Yemek deniz mahsülü ağırlıklı. Fiyatlar yüksek olsa da porsiyonlar büyük, dolayısıyla buradaki küçük porsiyonlar sonrası kendimizi kalamara, midyeye, istiridyeye, risottoya verdik doyasıya. Hemen iki yer önereyim: Meydandaki Kamenice ve limandaki Lokanda Peskarija. Ayrıca "pekara"larda harika unlu mamüller bulunuyor. Şehirdeki dondurmaların da güzel olduğunu unutmamak lazım.

Şehirde bol bol Türk turiste, Türkçe menüye rastlamaya da hazır olun.

Yıllar yıllar önce tepeden şöyle bir baktığımız Dubrovnik'i nihayet gördüm. Kuzey Adriyatik'i sonraya bırakıp esas hedefe, Kotor'a doğru yola devam ettik.

9.11.2011

dönüş

Havaalanından bir şekilde çıkıp yola koyulunca düz bir yoldan gidiliyor çam ağaçlarını yanlarda bırakıp. Bir rampa çıkılıyor, tepeye ulaşınca çam ağaçları da artık geride kalıyor. Ova dediğin zeytinler arasında bir yol. Bir süre sonra da sağ tarafta deniz eşlik ediyor. Pırıl pırıl, mavi bir deniz. Yolun sonu yokuş aşağı harika bir manzara.

Bu yolu yılda en az iki kere aşıyorum. Vardığım yer harika bir bahçe, güzel bir ev, insanlar... Bir gün de olsa on gün de, sıcak da olsa soğuk da o evde geçen zaman su gibi akıp gidiyor-güzel şeyler çabuk bitermiş. Ve dönüş yolu bir o kadar ağır ve kasvetli geçiyor. Tıpkı bu seneki gibi...

28.10.2011

mostar dubrovnik yolu

Öncelikle size Balkanlar'daki eşsiz şehirler/ülkeler arası otobüs yolculuğunun esaslarından bahsetmeliyim:

1. Bu otobüslerde pek önceden bilet alma kavramı gelişmemiş. O gün vaktinde terminalde olun.
2. Bagaja verdiğiniz eşya başına 1 euro ödüyorsunuz.
3. Bilette yazan numaraya oturmak için kasmayın çünkü herkes istediği yere oturmakta özgür. Otobüse erken binip güzel bir yer kapın.
4. Otobüsler külüstür.

Biz de Mostar'dan otobüse binip bağları ve ovaları aşıp sınıra vardık. Hepi topu bir Boşnak polisin pasaportlarımıza göz ucuyla bakması sonrası kendimizi Hırvat topraklarında bulduk. Otobüsün sağında oturursanız enfes Adriyatik manzarasını (masmavi deniz, adalar, midye çiftlikleri, yazlık kasabalar) seyredebilirsiniz. Bir süre sonra Boşnak polisi tekrar kontrol etti otobüsü çünkü Dayton Anlaşması sonucu Neum kasabası Bosna Hersek'in denize kavuşabilmesi için bir fırsat olarak Boşnaklara bırakılmış ve Neum Koridoru'na giriş ve çıkışlarda sınır kontrolü yapılıyor.

Tek bir Hırvat görevli görmeden ve pasaportumuza giriş damgası bastırmadan Hırvatistan'a hoşgeldik.

24.10.2011

mostar


Trenin 09.30 gibi Mostar'a varması, Dubrovnik'e ise otobüsün 14.30'da kalkmasını bekliyorduk; şehri gezmek için 5 saat demekti bu. Olmadı. Tren vardığında saat 10'u geçiyordu. Gişedeki kısa saçlı, asık suratlı teyze de son otobüsün 12.30'da olduğunu söyledi. Bu da demektir ki Mostar'ı ancak 2 saat görebildim.

Savaşta yıkılıp yeniden yaptırılan ve altından geçen zümrüt yeşili Neretva ile ahenk oluşturan Mostar Köprüsü'nü de şehri de layıkıyla gezemedim. Bilmem yolum düşer mi tekrar?

19.10.2011

17.10.2011

saraybosna mostar yolu

Trenle yolculuk keyifli şey. Biz de fırsatını bulmuşken Saraybosna'dan Mostar'a trenle geçmeye karar verdik. Eski Yugoslavya şehirlerinden görebildiğim kadarıyla tren ve otobüs istasyonları yan yana ve binalar Tito döneminde yapıldıkları halleriyle hizmet veriyorlar. Saraybosna tren istasyonu da binasıyla, trenleriyle ve de çalışanlarıyla 70leri görme fırsatı veriyor. Sabah ve akşam birer tren Hırvatistan'ın Ploce kentine ulaşırken Mostar'dan geçiyor dağların arasından geçerek. Manzara kesinlikle muhteşem. Yol boyunca Neretva Nehri'nin kıyısından gidiyor, tünellere girip uçurum kenarlarından devam ediyoruz. Yolcular pofur pofur sigaralarını tüttürüyor. Nefes alabilmek için kafamı camdan çıkartıp sabah serinliğini hissediyorum. Elma ve nar ağaçları yükünü tutmuş.

Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.

16.10.2011

welcome to sarajevo

Uçak yeşil tepelerin arasına sıkışmış Saraybosna'nın üzerinden geçip piste iniyor. Havaalanından şehre otobüs olduğunu okumuştum ama biz çıktığımızda yoktu ortada; zaman kısıtlı olduğundan mecburen taksiye.

Şehir küçük. Ferhadiye Caddesi'nin bir ucu sebiliyle, çarşısıyla, camileri ve hanlarıyla eski Bursa; diğer ucu görkemli binaları, kiliseleri ve parklarıyla minik Viyana. Aralarda karşınıza çıkan kurşun delikli binaları, mezarları, ölenlerin isimlerinin olduğu sokaklarıyla insanın içi acıyor. Şehrin üstüne yağan kurşunları düşündükçe iç savaşta, gördüğünüz o yeşil tepeler hiç bir güzel his oluşturmuyor.

Toplu taşımanın temelini külüstür tramvaylar oluşturuyor. Bileti içerideki makineye basmanız lazım, sakın bunu atlamayın yoksa görevlileri tepenizde bulabilirsiniz. İnterneti biraz araştırdığınızda tramvay görevlilerinin turistlerden para tırtıklamak için yaptığı numaraları okuyabilirsiniz. Böyle bir durumda kalırsanız bizim gibi polis çağırmalarını, karşılığında konsolosluğa haber vereceğinizi belirtin; asla pasaportunuzu ortaya çıkarmayın.

İnsanlar mutsuz. Yıllarca kuşatılan, haksızlığa uğrayan, öldürülen, tecavüze uğrayan bir şehrin halkı nasıl mutlu olabilir ki zaten. Mevcut politik durum tam bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Halk fakir ve işsiz. Etnik gerginlikler alttan alta devam ediyor. Bununla birlikte akşamları cıvıl cıvıl bir hayat da var dışarıda. Belki de unutmak için olanları...

Şehre köfte kokusu hakim. Cevapcici (küçük köfte) veya pljeskavica (böyle kocaman köfte) mutlaka yenmeli. Ara öğün niyetine de enfes Boşnak böreği. Üstüne de "rahat lokum"la servis edilen Boşnak kahvesi.

Ülkenin para birimi KM yani konvertible mark, Boşnakçası maraka. Kur 1 euro=1,95 KM'de sabitlenmiş. Havaalanında bir posta ofisi var, açık bulursanız orada bozdurabilirsiniz paranızı.

Yolculuğun ilk durağı Balkanların en zor anlaşılabilecek, çok büyük acılar çekmiş ülkesinin başkentiydi. Yarın Mostar üzerinden eli kulağında AB üyesi Hırvatistan.

11.10.2011

istikamet: balkanlar

Bir yandan çok yakın ama bir yandan da çok uzak Balkanlar bize. Yüzlerce yıl aynı devletin çatısı altında olduğumuzdan yakın, yıllarca karşı blokta yer aldığından uzak, etnik ve din temelli savaşlar ve çatışmalardan dolayı ise karmakarışık. Merak ettiğim bu bölgeye hatun kişinin de ilgisini çekmesi sayesinde iki haftalık bir sefer düzenledik. Saraybosna’dan girdik Üsküp’ten çıktık, 12 günde 6 ülkeye ayak bastık, yedik, içtik, gezdik ve her birini ayrı ayrı pek sevdik. Biletler millerle alındı, vizeye zaten gerek yok, ülkeler arası otobüs bulmak kolay. Parayı lükse değil yemeye, içmeye ve görmeye ayırmak esas gaye.

Gördüğümüz her bir yer ayrı dinamiklere sahip olduğundan tek tek ele alıp genellemelerden kaçınmakta fayda var, zaten Balkanlar’da genelleme yapmak hata olur. O zaman bir sonraki yazımızın reklamını yapalım: Saraybosna’ya hoşgeldiniz.

3.10.2011

bir zamanlar anadolu'da


Bozkırın sıkıcılığı, taşranın sıkıcılığı öyle bir basıyor ki izlerken üstüme "ya o hayatı ben yaşıyor olsaydım" diye düşünüyorum. Daha da kasılıyorum. İçinde olduğum yolu seçmesem belki ben de benzer şeyler yaşıyor olacaktım. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki diyor ya hani "kaybedenler"; evet yok. Film bitiyor ve feci derecede içmek istiyorum. Üzerinden 24 saat geçmesi gerekiyor bunun için. Nitekim bu satırları Tuborg Gold eşliğinde yazıyorum. Bir daha izlemek lazım...

25.09.2011

tekkeye dönüş

Sakallar gene kesildi. Yarın gerçek hayata tam dönüş. Keşke 24 sene önceki çocuk olsam...

22.09.2011

arnavutluktan arnavutkoye...

Artik donus yolundayiz. Saraybosna-Mostar-Dubrovnik-Kotor-Iskodra-Durres-Tiran derken Prizren`e vardik. Guzel, ucuz ve kocaman odada oglen yedigimiz kofte ve borekleri sindirip yeni koftelere yer acmaya calisiyoruz. Yarin Uskup son durak...

10.09.2011

her şey böyle başladı - 2

24 sene önceden bahsediyorduk: sabah Venedik'ten yola çıkıp akşam Split civarında bir pansiyonda kalmıştık. Ertesi gün Dubrovnik'i görünce Adriyatik kıyısına ayrı bir sefer yapmaya ikna olduk; ama olmadı... O günü Üsküp Havaalanı'nın otoparkında uyuyarak sonlandırdık. Ertesi gece İstanbul'daydık.

Tam 24 sene sonra nihayet gidiyorum o taraflara. Saraybosna'dan Adriyatik kıyısına inip Tiran'ı da aradan çıkartıp dönüşü gene Üsküp Havaalanı'ndan yapacağım. İki hafta sonra dönerim...

1.09.2011

ıska

Gitmeden biliyordum bu serginin bittiğini ama bir umut denedim uzatılmıştır diye; uzatmamışlar. Satış mağazasında bir şey vardır diye yokladım sayıma girmişler bir türlü bitiremediler. Kedi gibi baktım camdan içeriye, çerçevelelnmiş Corto Maltese karelerine iç geçirdim. Kısmet değilmiş ne yapalım...