11.05.2021

erguvanlar ve diğer meseleler

Sanırım üçüncü sınıf dahiliye dersindeyiz, bir hocamız hasta başında Cushing Sendromu'nun muayene bulgularını anlatırken konu "erguvan rengindeki strialar"a geldi; bize dönüp "Hiç erguvan gördünüz mü? Arkadaşlar yaşadığınız şehrin keyfini çıkartın, baharda Boğaz'a gidin erguvanları seyredin" dedi. Böyle güzel insanlar yetiştirmişti bizi. Ben elbette biliyordum erguvanı, Fenerbahçe Parkı'nın girişinde kocaman vardı mesela bir tane. Hem Bizans İmparatorları'nın rengiydi erguvan, elbette İstanbul'a özgü olacaktı. İngilicesinin Judas Tree olmasından şüphelenmiştim ama olurdu öyle. Sonra birçok başka şehirde de gördüm erguvan. Fransız botanist Louis Antoine de Bougainville'den adını alıp Brezilya'dan tüm dünyaya yayılan begonvili Marmaris'te görünce şaşırmıyordum ama; saçmalık... Bir başka hocamız kardiyomegaliden bahsederken konuyu Marathon Savaşı'na getirmişti ama gerçekten hatırlayamadım isimlerini. Kötü bir öğrenciydim ben. 


Mesela Cemil Taşçıoğlu bize hastayı muayene etmenin kapıda görmeyle başladığını, semiyolojinin temelini ne kadar da güzel anlatmıştı. Çok da güler yüzlü bir insandı. Şansıma beşinci sınıf dahiliyede onun grubuna düşmüştük. Geçen sene öldü Cemil Hoca. Ülke sınırlarında bilinen ilk Covid-19 vakasını muayene ediyordu, maske takmıyorduk o zamanlar. Aldı virüsü, epey ağır geçirdi. Her türlü deneysel ilacı da üzerinde denetti; olmadı...


Bizim zamanımızda dördüncü sınıf dahiliye stajını bitiren okulu bitirmiş sayılıyordu, şimdi nasıldır bilemiyorum. Aylarca teorik-pratik bir sürü ders gördükten sonra ilk gün yazılı sınav ertesi günü sözlüyle geçirirdik. Önce sizi alırlar bir hasta başına bırakırlar ve yarım saat vakit verirlerdi. Siz anamnez ve muayeneyi bitirir ilk hocayı beklerdiniz. Oradan da aşağı iner öğleden sonra iki başka hocanın langır lungur sorduğu soruları cevaplar akşam saatlerinde tükenmiş bir şekilde çıkardınız odadan. Bazı habis hocalar vardı misal ağzınızla kuş tutsanız geçemezdiniz. Ama ben şanslıydım, beni önce özel odada kalan bir hastaya götürdüler; sene 2001, üniversitede özel oda büyük olay! Üçüncü dakika servis viziti ekibi geldi ve bir asistan takır takır vakayı anlattı ekibe, onlar çıktı hasta "bizim MR randevumuz var, gitmemiz lazım buzdolabında kiraz var yersiniz" dedi ve gitti. Odada ben, kirazlar ve şaşkınlığım... Yarım saat dolunca Melih Aktan geldi durumu anlattım, o da karşılıklı kiraz yerken vakayı anlattırdı bana. Geçtiğimi söylememe gerek yok sanırım. İki sene sonra hematolojide onun interni olmuştum tam bir ay boyunca. Laboratuarda yanına oturtup tek tek hücreleri de anlatmıştı, bir çok şanlı profesörün tepegözden sunum yaptığı günlerde powerpointte sunum hazırlamayı da göstermişti. Melih Hoca da Covid'den öldü geçen ay... Tüm bu olanlara çok kızgınım.


Tam kapanmada işten dönünce atıyorum hemen kendimi tepelere, erguvanlar geçiyor artık; mor salkımlar da. Leylaklar tek tük görünüyor. Süs kirazı modası var bir kaç yıldır. Bir sürü yabani bitki öğrendim: yaban kerevizi, nakkaş sarmaşığı, çakşır... Akasyalar ve gül zamanı başladı. Sonra yürürken çalıların ardından bir ses duydum: "Hişt! Hişt!"


Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!