27.11.2021

giden pavlonyaların ardından

10 yıl önce taşındığımızda çaprazımızda yer alan ahşap Rum evi çoktan yanmış, bir harabe haline gelmişti. Yağan yağmurlar, üzerinde gezen hayvanlar sağ olsun gün be gün doğanın orayı ele geçirişini izledik pencereden. Tahtalar düşüp bina zemine yaklaştıkça hem Boğaz Köprüsü'nü hem de mahalle kilisesinin kubbesini gören bir manzaramız da oldu. Kediler için ideal bir gezinti, avlanma ve üreme alanıydı. İki kere sansar gördüm mesela. Kargalar tuğlaların arasını büyük bir zevkle gagalıyordu sonra. Her bahar harabenin dört bir yanından aslanağızları, gelincikler fışkırırdı. 6-7 sene önceydi sanırım, yine bir bahar başı kalasların arasından yükselen iki ağacın silme tül gibi mor çiçeklerle dolduğunu görüp inanamadık. Yapraktan önce çiçek açan manolyayı biliyorduk da bu neydi acep? Biraz araştırınca adlarının pavlonya olduğunu öğrendik de nasıl olup tohumların oraya kadar geldiğini asla anlayamadık. Kendileri çiçekten sonra koca koca yapraklar verdiğinden o köşeyi tam bir bahçeye çeviriyordu, minnettardık kendilerine. 3-4 sene önceydi, bir akşam evde otururken ayakta kalan yan duvar gürültüyle devrildi. Çok üzüldük tuğlaların altında kalıp gözden yittiklerinde, bir yazı hayat belirtisi göstermeden geçirdiklerinde. Sonraki sene ilk çiçekleri gördüğümüzde ise çok mutlu olduk. 

Bilen bilir bu tür evleri tarihi eser oldukları için restore etmek çok zor ve pahalıdır. Enkazı kaldırmak bile izne bağlı ve pahalıdır. Uzun uzun sürelerin sonunda paralı biri gelmiş binayı almış gerekli izinlere de başvurmuş. Binayı torba torba kaldırmaya başladılar. Elbette pavlonyalara da veda anlamına geliyordu bu. Meğer kendileriyle geçirdiğimiz son yazmış bu yaz, nereden bilecektik?

Mutluluk veren en ufak şeyin bile elimden alındığı bir dönemdeyiz sanırım. Nefes almak bile güçleşiyor artık...


14.10.2021

sözün çubuğu

Ahmetle buluştuk bu akşam, yıllar yıllar sonra; hem de en sevdiğimiz mekanda. Bir bira, iki kadeh buluşmalarını saymıyorum ki onlar da üç dört yılda bire düşmüştü. Ahmet gitti yurtdışına çünkü benden daha zeki ve daha çalışkandı. Gitti çünkü çocukları vardı. Sağ olsun beni yanına aldırmaya çalışıyor ama çok zor, milyonda bir ihtimal de olsa umut veriyor bana. Uzun uzun oturduk, epey içtik ama hiç çarpmadı. Çok iyi geldi bana. Sonra ben ona kitap önerdim, o bana kitap aldı. Bir de sigar bıraktı Garibaldi markalı, efkarlanınca içerim. Lakerda aldık Reşat'tan, orada bir tek o yokmuş. Onu oteline bıraktım, yolda gözlerim doldu. Bir tek fonda Alanis Morisette veya Cake eksik. Arabayı park etmemle sarhoş olmam bir oldu. Lakerda ve taramayı dolaba koydum, bunu yazıyorum.


Baha'ya da ulaşamadım bugün. Önce kanser oldu, sonra kalp yetmezliği gelişti. Kalp nakli demişler en son. Nasıl olur anlamıyorum... 


Ahmet ve Baha en iyi dostlarım ya da daha doğrusu tek dostlarım. İkisi de çok uzak artık ve çok yalnız hissediyorum hayatta. Bunu okuyan da topu topu on on beş kişi olacak zaten...

4.09.2021

in treatment s04e01

Yazdım sanıyordum, bulamadım: on sene önce son terapi seansı da bitip kendimi Nişantaşı'nın akşam kalabalığına kattığımda güzel bir hafta içi sonbahar akşamıydı. Haftada birle başlayıp üç haftada bire kadar uzayan aralar sonucunda da sonlanan iki buçuk yıllık süreç bana iyi gelmişti. O dönem psikologlu diziler/filmler bu kadar popüler değilken elimizde bir In Treatment vardı bir de ucundan Sopranos, başka varsa da eklenir yorumlara. İşte o In Treatment'ın sonunda Gabriel Byrne da psikanalistinin seansından çıkıp bir Brooklyn sokağının kalabalığına karışıyor ve üç sezonluk dizi sonlanıyordu.


İşte aradan yıllar yıllar geçti, ben kendimi yalnız ve sıkışmış hissettikçe terapistime tekrar ulaşma fikri gittikçe büyüdü. Hazır In Treatment da tekrar çekilmeye başlamışken bir mesaj atayım dedim kendisine. Limonata gibi bir sonbahar öncüsü akşamda yeni ofisinde ilk seansımızı yaptık. Açıkçası iyi de geldi...

15.08.2021

17 ay sonra ilk konser

Bundan önceki son gittiğim konser İDSO'nun mart ayında verdiği Piazzola ve Çaykovski çaldığı konserdi. Maske falan yoktu tabi ama yeni yeni endişelere başlamıştı. İzlemek isteyen için ilk yarısını şöyle ekleyeyim.

Aradan aylar geçti, ne konser düzenlendi ne canım gitmek istedi. En sonunda geçen hafta Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinde 45 dakikalık bir Beethoven konserine hayır diyemedim (Covid-19 nasıl da yedi ama koskoca Beethoven yılını?). Orkestra küçük, ortamın akustiği idare eder seviyede olunca daha çok o harika bahçeye, Çinili Köşk'ün çinilerine, Gülhane Parkı'ndan havalanan papağanlara da bakarak güzel bir akşam geçirdim. Çıkışta da Sirkeci Garı'nda yalnız başına kalan Orient Express'te bir bira bir şarap içtik boş raylara bakıp bir birimize anılarımızı anlatarak.

Cuma günü de Kalamış Parkı'nda Baba Zula konseri vardı. Kendilerini canlı dinlemek çok çok büyük bir zevk. Sakin sakin oturan ben bile bir saat süren son şarkıda sahne önüne gelmiş çeşitli omuz kıvırtmaları yapıyordum. İnsanlar evde kalmaktan ve kültürel bastırılmadan bıkmış dans ediyorlardı. Sırf onları görmek bile mutlu etti beni. Aklıma Murat Ertel'in de içinde bulunduğu Zen grubunu ilk duyduğum şarkı ve klibi geldi, iki sene önce evin etrafında gezinirken birden burayı bulmuş ve çok şaşırmıştım. Havalar serinlesin de gideyim tekrar. Bilmem aranızda bilen/hatırlayan var mıdır ama ben onu da ekleyeyim.


Kısacası nefes almak iyi geldi...

7.08.2021

mutsuzluğumuzun yazı

Zaten yazı, yapış yapış sıcakları hiç sevmezdim; artık daha da sevmiyorum. Önce çok yakın bir arkadaşım ağzından kanser olduğunu kaçırdı. Ameliyatı olmuş, radyoaktif iyot almayı bekliyor. Neyse ki erken yakalanan ve bir kötü huylu kansere yakalanmak zorunda olsam ilk tercih edeceğim bir kanser ama kanser kanserdir. Sonra en yakın arkadaşım ailecek tatildeyken ülkenin en güzel yerlerinden birindeki evleri az daha yanıyordu. Öğlen yazıştık, bölge soğutuluyor diyince rahatlamıştık. Eve bir geldim internette sitenin yanma videoları. İki gün ulaşamadım, sonra ben uyurken bir mesaj "Bıraktık, Ankara'ya dönüyoruz". Bir cümlede bu kadar çaresizlik ve umutsuzluk olabilir mi? Aklıma o evde geçirdiğim dalga sesleri arasındaki o harika bir hafta ve iki sene önce uğradığımda yediğim en güzel meyveleri veren nar ağacı geldi. Sonra haber geldi, ev kurtarılmış. Peki o ağaçlar, hayvanlar, böcekler?

Bazen nefes alamayacak gibi oluyorum bugünlerde. Yapış yapış bir hava. Dün de gökyüzünü kaplayan orman yangını külleri. Ekinoksa 47 gün var, sağ salim akşam serinliğini hissedebilecek miyim tekrar acaba?

14.07.2021

bir yol hikayesi

 

1. GÜN



Bir haziran sabahı için fazla yağmurlu bir havada yola çıkıyoruz, ilk mini tatil kaçamağımız da bu feribotta başlamıştı ama o zamanlar üst kattaki “bizınıs” bölümünden almıştım biletleri. 8 yıllık evlilik sonrası kimsenin kimseye hava atacak hali kalmıyor. Hazır Bursa’ya gelmişken önce okulumun önünden geçip Heykel'e kadar gidiyoruz, yıllar sonra şehir gözüme şirin ve yeşil geliyor. Sonra o zamanlar da gri ve çirkin gelen kesimlerinden geçip şeftali bahçeleri arasındaki mezarlığa varıyoruz. Önceki gelişimiz şubat ayıydı, ılık bir güneş vardı, süsenler mor mor çiçeklenmişti. Kalabalığa rağmen nasıl sakin ve huzurlu bir mezarlıktı öyle… Şimdi ise bomboş ve düşen yağmur damlalarının altında yine çok huzurlu. Girişteki iki yavru kedi tüm ölümlülere inat, hayatlarının daha başında, tüm oyunculukları ile nerede olduklarını bilmeden/umursamadan taşların arasında zıplıyorlar.

Uluabat ve Karacabey’den geçerken yağmur hala devam ediyor. Neredeyse 25 yıl oldu bu yoldan geçmeyeli, küçük çevremdeki hemen hemen herkesin hayatını değiştiren ıhlamur ormanındaki o yaz tatilinden beri sanki pek bir şey değişmemiş? Ağaçlar aynı ağaç, tarlalar aynı tarla. Hara ve o güzellik abidesi atlar da duruyor hala. Neden çok az kişi biliyor burada bu kadar çok at olduğunu? Ya benim gibi çocukluktan itibaren her yaz ailece yazlığa gitmek için bu yolu kullananlar biliyor ya da yine benim gibi o delişmen lise yıllarında o garip duyguyu (hadi size kolaylık olsun da aşk deyiverin) ilk defa hissettiren hanımefendinin babasının burada çalışmasından dolayı aşina olanlar biliyor. Ha bir de gedikli ganyan oyuncuları. Sonrası Susurluk, sonrası bol peynirli tost, sonrası ayran, sonrası höşmerim…

Uzaktan arabayı izleyen birisi bizi İzmir’e doğru gidecekmiş sanırken birden yoldan sapıp Soma’ya sürüyoruz. Şans bu ya tam da biz geçerken maden faciasının davası sonuçlanıyor, ölen öldüğüyle kalıyor. Orası öyle bir ilçeymiş ki yolları delik deşik ve çamurlu, havası termik santralden dolayı kara, insanları madenlerden dolayı yaslıymış. Sanki yeryüzünde bir cehennem simülasyonuymuş. Yine şans bu ya tam ilçeden çıkarken nihayet güneş açıyor ve biz Bergama’ya ışıl ışıl varıyoruz.

Ben küçükken gelmişiz Bergama’ya ama hiçbir şey yok hafızamda. Ne ovaya hakim, zamanının en ihtişamlı şehirlerinden Pergamon; ne Anadolu’nun birçok ilginçliğinden sadece bir tanesi olan kocaman Mısır tapınağı; ne de bazıları restore edilmiş bazıları kaderine bırakılmış evleri. Zaten her şeyde böyle oluyor, eskiden görülenler, duyulanlar, okunanlar üzerlerine yenileri kaydedilmek üzere silinip gidiyor. Şanslıysak bir tutamı kalıyor saliselik anılar olarak. Yola çıkmadan methini bolca duyduğum kokoreçinden yiyoruz; evet gerçekten çok güzelmiş. Usta ben kalkmadan bir çeyrek daha alayım!


2. GÜN



Yabancı bir şehirde sanki o şehrin yaşayanıymış gibi davranmanın beni mutlu eden bir hissi var. Sokağa çıkıyorsun, insan kalabalığına karışıyorsun yetişmen gereken bir iş, buluşman gereken bir sevgilin varmış gibi. Bambaşka bir hayat ödünç almışsın gibi. Paris’te bir hafta boyunca yolun karşısındaki fırının tezgahındaki güzel gözlü kızın her sabah o cıvıltılı bonjour’u veya Bologna’da apartmanın girişindeki pastane tezgahındaki teyzeyle kafa göz kırarak anlaşmaya çalışmak. Heves ettiğim ama kurmayı beceremediğim hayatın fragmanları. İzmir’e de o kadar çok geldim ki İzmirlicilik oynayabiliyorum- en azından şehrin merkezinde, İzmir’i hiç bilmeyen birinin yanında. Yine de İşe Yarar Bir Şey’de Yavuz’un bütün gün önünde oturup da üst komşunun çellosundan Bach dinlediği pencereyi bulamadım.


3. ve 4. GÜN



Antik şehirleri gezmek insanlık hatta dünya tarihinde ne kadar az ve gereksiz bir yer kapladığımızı gösteriyor. Efes, Priene, Milet hepsi de görkemli, deniz kenarı şehirlermiş zamanında. Şimdi yıkık, terk edilmiş bir şekilde yemyeşil ovaların ortasında duruyorlar. Hep merak ediyorum yüz sene sonra şu an durduğum yer, sizin bu yazıyı okuduğunuz (tabi okuyan varsa) mekan kim bilir ne halde olacaklar? Bir yandan da zamanın gerisinde kalıyoruz. Mesela Milet’te Faustina hamamında güzeller güzeli bir Meandros heykelinin gölgesinde yüzüyormuş insanlar, bugün ancak çok zenginlerin tadabilecekleri bir lezzet.

5. - 10. GÜN



Tatilin ilk gün heyecanını atlattığımız an aslında sonuna da gelmiş oluyoruz, aradaki günler hızlıca yenilip yutuluyor. Yapılacaklar listesinden bazı maddeler siliniyor bazıları bir sonraki sefere erteleniyor, zaten önceki seferden devredilip devredilmediğine bakılmaksızın. Ama bu sefer mutlaka yapılması gereken bir iş var, listenin en tepesine yazılmış, yanına ünlemler yıldızlar eklenmiş: babamın kütüphanesine girişilecek! Neredeyse kırk yılın birikimi, dünya görüşü; tüm kitaplara okuduğu tarih not edilmiş, çoğunun altı çizilmiş, hatta notlar alınmış. Kısa bir ömre doldurulmuş kocaman bir entelektüel miras. Gel gör ki bazıları çocuklarının ilgisini çekmiyor, acaba bugün hayatta olsa kendisininkini çeker miydi hala? Ben eve götürmek üzere altı koli yapıyorum, sonra bir vakfa göndermek üzere altı koli daha yapıyoruz. Bir o kadarı kalıyor, artık annem ne yapar bilemiyorum. Ben bir tam gün iç içe geçirdim ve kalbim sıkıştı. Peki ben ölünce kalan kitaplarım ne olacak? Zaten artık çok az kitap tutuyorum, gerisi sahaflara, eşe, dosta. Ülkenin yayıncılık kalitesi, basılan kitapların çevirisi gün geçtikçe kötüleşiyor. İletişim Yayınları’ndan çıkan bir Yazıcı Bartleby baskısında Murat Belge’nin New York State’i New York Devleti diye çevirdiğini gördü bu gözler…


11. GÜN

Ve işte tatilin o son günü. Öğle yemeğini Manisa Oto Sanayi’de olacak şekilde ayarladıktan sonra sırasıyla Bafa Gölü’nden çilek (Bodrum ve civarında ciddi bir çilek yetiştirme faaliyeti başlamış, sonuçlar fevkalade!), Kırkağaç’tan kavun, Susurluk’tan peynir, Uluabat’tan soğan alıp arabayı gurbetçi kıvamında doldurduktan sonra güneş batma hazırlıkları yaparken Bursa’nın benim zamanımda tarla, şimdi bina olan tarafından giriyoruz. Ay  yükselirken Yalova’dayız. İstanbul’a adım atar atmaz mis gibi bir ıhlamur kokusu karşılıyor bizi. Kürkçü dükkanına döndük işte…


EKLER

Yol müzikleri: Hep TRT Radyo 3 açıktı, Yeni Türkiye’nin yok edilmemiş ender vahalarından. Teknoloji de gelişmiş yol aldıkça radyo da değişen frekansa göre ayarladı kendini bizi pek müziksiz bırakmadı. Aliağa’dan geçerken Erdek’teki yazlığında olan bir rockçı kardeşimiz/ağabeyimizin istek şarkısı, Torba kavşağında avangart caz, İassos'ta Rahmaninov, Orhangazi ışıklarda Frances Ha film müzikleri bizimleydi.

 

Yol kitabı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Orta okuldan beri ayrılmayan  en yakın arkadaşıyla zamanında aynı kıza aşık olmuş birisi olarak beğendim. Şu an hayatımda en çok eksikliğini hissettiğim şey de öyle birisiyle uzun uzun konuşamamak, bir kadeh bira içememek. Evet, benim de büyük çaresizliğim yediğim gençliğim.

11.05.2021

erguvanlar ve diğer meseleler

Sanırım üçüncü sınıf dahiliye dersindeyiz, bir hocamız hasta başında Cushing Sendromu'nun muayene bulgularını anlatırken konu "erguvan rengindeki strialar"a geldi; bize dönüp "Hiç erguvan gördünüz mü? Arkadaşlar yaşadığınız şehrin keyfini çıkartın, baharda Boğaz'a gidin erguvanları seyredin" dedi. Böyle güzel insanlar yetiştirmişti bizi. Ben elbette biliyordum erguvanı, Fenerbahçe Parkı'nın girişinde kocaman vardı mesela bir tane. Hem Bizans İmparatorları'nın rengiydi erguvan, elbette İstanbul'a özgü olacaktı. İngilicesinin Judas Tree olmasından şüphelenmiştim ama olurdu öyle. Sonra birçok başka şehirde de gördüm erguvan. Fransız botanist Louis Antoine de Bougainville'den adını alıp Brezilya'dan tüm dünyaya yayılan begonvili Marmaris'te görünce şaşırmıyordum ama; saçmalık... Bir başka hocamız kardiyomegaliden bahsederken konuyu Marathon Savaşı'na getirmişti ama gerçekten hatırlayamadım isimlerini. Kötü bir öğrenciydim ben. 


Mesela Cemil Taşçıoğlu bize hastayı muayene etmenin kapıda görmeyle başladığını, semiyolojinin temelini ne kadar da güzel anlatmıştı. Çok da güler yüzlü bir insandı. Şansıma beşinci sınıf dahiliyede onun grubuna düşmüştük. Geçen sene öldü Cemil Hoca. Ülke sınırlarında bilinen ilk Covid-19 vakasını muayene ediyordu, maske takmıyorduk o zamanlar. Aldı virüsü, epey ağır geçirdi. Her türlü deneysel ilacı da üzerinde denetti; olmadı...


Bizim zamanımızda dördüncü sınıf dahiliye stajını bitiren okulu bitirmiş sayılıyordu, şimdi nasıldır bilemiyorum. Aylarca teorik-pratik bir sürü ders gördükten sonra ilk gün yazılı sınav ertesi günü sözlüyle geçirirdik. Önce sizi alırlar bir hasta başına bırakırlar ve yarım saat vakit verirlerdi. Siz anamnez ve muayeneyi bitirir ilk hocayı beklerdiniz. Oradan da aşağı iner öğleden sonra iki başka hocanın langır lungur sorduğu soruları cevaplar akşam saatlerinde tükenmiş bir şekilde çıkardınız odadan. Bazı habis hocalar vardı misal ağzınızla kuş tutsanız geçemezdiniz. Ama ben şanslıydım, beni önce özel odada kalan bir hastaya götürdüler; sene 2001, üniversitede özel oda büyük olay! Üçüncü dakika servis viziti ekibi geldi ve bir asistan takır takır vakayı anlattı ekibe, onlar çıktı hasta "bizim MR randevumuz var, gitmemiz lazım buzdolabında kiraz var yersiniz" dedi ve gitti. Odada ben, kirazlar ve şaşkınlığım... Yarım saat dolunca Melih Aktan geldi durumu anlattım, o da karşılıklı kiraz yerken vakayı anlattırdı bana. Geçtiğimi söylememe gerek yok sanırım. İki sene sonra hematolojide onun interni olmuştum tam bir ay boyunca. Laboratuarda yanına oturtup tek tek hücreleri de anlatmıştı, bir çok şanlı profesörün tepegözden sunum yaptığı günlerde powerpointte sunum hazırlamayı da göstermişti. Melih Hoca da Covid'den öldü geçen ay... Tüm bu olanlara çok kızgınım.


Tam kapanmada işten dönünce atıyorum hemen kendimi tepelere, erguvanlar geçiyor artık; mor salkımlar da. Leylaklar tek tük görünüyor. Süs kirazı modası var bir kaç yıldır. Bir sürü yabani bitki öğrendim: yaban kerevizi, nakkaş sarmaşığı, çakşır... Akasyalar ve gül zamanı başladı. Sonra yürürken çalıların ardından bir ses duydum: "Hişt! Hişt!"


Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!

21.03.2021

ah giden gençliğim



Son bir senenin en büyük kazancı Mubi oldu benim için sanırım. Neredeyse her gün bir film seyrediyoruz hanımla, çok çok güzelleri de çıkıyor entel olacağım derken gayet traş olanları da. Klasikler de var dumanı üzerinde tüten tazeler de. Sinema salonlarında gişe rekorları kıranlar da var adı sanı duyulmamışlar da. Az bilinen, yeni çekilmiş ve çok güzel bir örneği biraz önce izledim: Türkçe adıyla Ergenler Fransa'da bir kasabadaki iki kız arkadaşın (Anais ve Emma) 13-18 yaş arasını kesitlerle takip eden harika bir belgesel. Kızlardan birisi okulda daha başarısız, ailesi daha problemliyken diğeri bir tık daha üstü. Sonra birisi meslek lisesine gidip biraz da ite kaka hemşirelik okumaya Limoges'a giderken diğeri cool ortamlarda devam edip Paris'e sinema okumaya gidiyor ve belgesel de sona eriyor. Ergenliğin sadece şiddet, uyuşturucu ve seks değil de "hoca bana taktı abicim", "bak şu çocuk da ne tatlıymış" gibi dertlerden oluştuğunu bize hatırlattığı için de ayrıca sevdim. Gösterimden kalkmadan izleyeyim diyorsanız irtibata geçin benimle de 30 gün ücretsiz deneme linki göndereyim.


Tam da liseden en yakın arkadaşımla bir vesile nedeniyle sık sık iletişime geçtiğimiz bir döneme denk geldi ayrıca. Sonra düşündüm, lisede çok yakınken o Ankara'ya ben İstanbul'a gittim ama yıllarca sık sık görüştük hatta 24 yaşındayken harika bir yaz tatili yaptık. Sonra iş hayatı girdi araya ve görüşmeler gittikçe azaldı. Benim yolum Ankara'ya düşmüşse toplantı vs aralarında iki bira için ancak zaman bulabildik, sonra o bir aktarma vesilesiyle uğrayıp nikah şahidim oldu. En son iki sene önce İstanbul'da yine bir toplantı sonrası görüştük, gece yarısını epey geçmişken hala Hilton'un lobisinde sohbet ediyorduk. Sonra o başardı ve kapağı yurtdışına attı. Ben beceriksizce kaldım...


Acaba Anais ve Emma ne yapacak? Bir daha görüşecekler mi, birbirlerine mesaj atacaklar mı? Anais hemşire olup kasabasına mı dönecek? Emma artık bir Parisien mi olacak? Muhtemelen bilemeyeceğiz. Ama ne şanslılar ki o beş yılları kayıt altına alındı.
 

31.01.2021

içimi acıtan şarkılar

 


Hafta sonu bir rutinimsi oluştu: öğlen vakti bluetooth hoparlör ve Spotify'da sakinleştirecek bir müzik eşliğinde yatağa uzanıp yarı uyku yarı uyanıklık arasında Araf'ta asılı duruyorum. Bu esnada geçmişte gittiğim yerler de gözümün önüne geliyor bazen. Şarkılar için genelde İş Sanat'ın listelerini kullanıyorum, hararetle tavsiye ederim; çoğu zaman kurtarıcı gibi yetişiyorlar. Bazen de hafta içi gün içerisinde denk gelip beğendiğim ve Shazam'dan el alıp öğrendiğim kişi/grupların diğer şarkılarını dinliyorum. Bu noktada bir parantez açmam lazım: bu şarkılar genelde "kedi sesli" diye tabir edebileceğimiz hanımefendilere ait oluyor ve ben genelde isimlerini ilk defa duyuyorum. "Bu kimmiş ya?" diye arattığımda benim dışımda sanki herkes tanıyormuş gibi bir his oluşuyor. Misal ben bugün adını duyuyorum ama kendisi yedinci albümünü çıkarmış ve üç kere de İstanbul'da konser vermiş, tam "ben adını ilk defa duyuyorum millet konserine bilet alıyor" durumu. Bu arada sanırım son para verip aldığım albüm Kid A, çıkmasını merakla beklediğim de Delinin Kızı. Düşünün gündemden ne kadar uzağım...


Neyse geçen gün tam arabayı park ederken bir Famous Blue Raincoat cover'ı başladı, mis gibi bir kedi sesi, şarkı zaten güzel ötesi. Sağolsun Shazam ismi iki saniyede verdi: Marissa Nadler. Geçen haftaki Araf seansının playlisti de onun şarkılarıydı. Bir esnada güzel güzel uyurken tam şu şarkı çalarken bilinçdışı taştı ve kendimi Flatiron'ın önünden geçip, defalarca beklediğim kırmızı ışıkta durup oradan da taaa yukarı Central Park'a giderken gördüm ve dehşet içinde uyandım. Muhtemelen bir daha asla New York'a ayak basamayacağım, Clinton Street'i arayamayacağım, belki yeni hiç bir ülke/şehir göremeyeceğim. Covid-19 bir yandan, uçan döviz kurları öteki yandan. Gençleşmediğim gerçeği ta tepeden... Nasıl bir hayal kırıklığı ile uyandım anlatamam. Ömrümden her gün biraz daha  gidiyor ve ben seyretmekten başka hiç bir şey yap(a)mıyorum. Biliyorum bir an gelecek ve kafamı duvarlara vuracağım. Şu an sadece panik halinde içimden çığlık atmakla yetiniyorum... 


Not: New York severlere/özleyenlere avunmaları için önerimiz de mevcut, Pretend It's A City