29.12.2011

geçen seneye göre ne değişti?

Bir sene önce bu vakitler şunu yazmışım başka mecralara:

"...sabah uyandığımda hava soğuk ve kasvetliydi. yan odadan Türkçe pop şarkısı geliyor. Duş alıp traş oldum, takım elbisemi giydim ve 400 şirkettaşımla açık büfede omlet sırasına girdim; yakamızda rozetimiz. Halbuki Luang Prabang'da sabahın köründe nemli bir sıcağa uyanıp pirincin üzerine atılmış yumartamla yapabilirdim kahvaltıyı. Kısmet..."

Luang Prabang'a hala gidemedim. Bu sene daha mutlu muyum neyim omlet sırasında? Asimilasyonum mu tamamlandı?

"Seneye bu toplantıda olmam" dediğim her toplantıda oldum. Bu sefer "seneye bu toplantıda olurum" diyorum. Bakalım neler olacak?

22.12.2011

tiran prizren yolu

Yine sabahın köründe kalkıp otobüsün yolunu tuttuk. Külüstür otobüse ulaşır ulaşmaz ön koltuklara kurulduk. Dedim ya Arnavutlar pek misafirperver diye, yeğenini Kosova'ya geçiren bir teyze bize de el sallayıp iyi yolculuklar diledi. Otobüs mürettabatımız üç kişi: biri genç biri yaşlı şöför ekibi ve Avarel Dalton'a benzeyen muavin.

Yola çıktıktan sonra ilk vukuatımızın geleceği ekibe gelen ve bağrış-çağrış/fevri hareketlerle cevaplanan aramalardan belliydi. Nitekim 45 dakika sonra kenara çekip beklemeye başladık. Bir taksiyle gelen yaşlı çifti alıp yolumuza devam ettik. Tabii devam ederken otobüsün sağ ön kapısı kapanmadığı ve rüzgar nedeniyle sallandığından şöförümüz aracı durdurup iniyor ve tüm kuvvetiyle kapıyı dışarıdan itip yoluna devam ediyordu. İkinci vukuat da gecikmedi. Yol kenarına dizili meyve tezgahlarının yanında durduk, otobüse binen olmadı inenlerse bizim üç kişilik mürettebattı. Yolcuların bakışları arasında kuru incirlerini alıp otobüse bindiler, inciri yolculara dağıttılar.

Tiran'dan sınıra kadar yol yeni yapılmış ve güzel; malum Kosova Savaşı esnasında UÇK'ya malzemeler bu güzergahtan iletiliyordu. Sınıra gelince Kosova polisi pasaporta damgalarımızı vurdu-Sırbistan problem çıkartabildiği için isterseniz vurdurmayabilirsiniz. Kosova topraklarında mola verip sabah soğuğunda karşıdaki bz dağları izledik. Ülke çok fakir. Tito'nun bile Enver Hoca'ya vermeyi istediği üvey evlat. Yugoslav iç savaşının kıvılcımlarının çaktığı yer. Savaşın yerle bir ettiği, hala NATO askerlerinin varlığını sürdürdüğü, etnik gerginliğin devam ettiği topraklar.

Bunları düşünürken bir benzin istasyonuna giriyoruz ve Arnavut usulü tartışmaya tanık oluyoruz. Herkes otobüsten indiriliyor ve arkadan bir yerlerden gelen, ön camında kocaman bir çatlak olan otobüse transfer ediliyoruz. Bir bağrış ve kaos hakim.

Biraz sonra Prizren'e varıyoruz. İnternetten okuduğum ve gördüğüm kadarıyla şehir merkezinden geçiyoruz ve kalacağımız yer de orada. Fakat şöförden hiç işaret yok, durmazsak soluğu Priştine'de alacağız. "Prizren?" diyorum kafasını sallıyor. İneceğimizi işaret ediyorum duruyor. Bagajdan çantaları alıp aşağı doğru yürüyoruz...

16.12.2011

berat

Berat Tiran'ın güneyinde UNESCO Listesi'nde yer alan şirin bir kasaba. Eski evler korunmuş olduğu için insan kendini eski bir Osmanlı kasabasında yürüyormuş gibi hissediyor. Velakin biz feci bir yağmura yakalandığımızdan tadını çıkartamadık. Önce Etnografya Müzesi'nde oyalanıp sonra kaleye tırmandık. Esas hazine de kalede zaten: Onufri İkona Müzesi. 16. yüzyılın büyük ikona ustasının -ve onun öğrencilerinin de- paha biçilmez eserleri bir kiliseye doldurulmuş, eğer dikkat etmezseniz yanından geçip gideceğiniz şekilde bekliyor. Arnavutluk turizmle yeni yeni haşır neşir olduğundan ne yazık ki bu harika ikonalar ancak bir avuç meraklı tarafından görülebiliyor.

Bir başka hazine ise fazlasıyla kişisel. Dinmeyen yağmurdan bezip karnımızı doyurmak için iki teyzenin işlettiği küçük bir lokantaya sığındık. Leziz börekleri ve patlıcan yemeklerini götürdükten sonra müessesenin ikramı geldi: galaktoboureko! Rahmetli ananem yapardı bu tatlıyı, bu da demektir ki yaklaşık yirmi senedir yemiyormuşum.

Peki Tiran'dan nasıl gidilir Berat'a? Şehrin bir noktasından minibüsler (furgon) kalkıyor, taksiye binip sormak en mantıklısı çünkü habire yerleri değişiyormuş. 2,5 saatlik zor bir yolculuk. Kişi başı 500 lek (1 euro 150 lek). Biraz yolculuğun ayrıntılarından bahsetmem lazım: minibüsün şöförü (ki tip olarak gayet Kadıköy-Pendik hattından gelmiş bir Muhittin Abiydi) bizi alıp yan yana oturtma çabasına girdi. Bu amaçla da yolcularla kavga etmekten çekinmedi, ama genç bir yolcu inatçı çıkınca (bkz. Arnavut inadı) başarılı olamadı. Yolda da kavgalarına devam eden Muhittin Abi kendisini sollamaya çalışan bir cipi (tahmin edin markası neydi?) karşıdan gelen tırın altına atma girişiminde bulunmaktan çekinmedi. Buna karşılık bizim rahatımız için elinden geleni yaptı. Nitekim daha önce üç beş lek için kavga etmekten çekinmeyen Muhittin Abi inerken verdiğimiz parayı alırken pek mahzun baktı. Dönüş yolu da aynı abinin minibüsünde aynı kaosla geçti.

Dilini bilmediğiniz insanların kavgalarını izlemek, neler olup bittiğini anlamaya çalışmak ne keyiflidir; değil mi? Nitekim bir benzerini Tiran-Prizren yolunda yaşadık. Az sonra...

13.12.2011

ya corto yaşasaydı

Malum Corto Maltese'nin yeri apayrı bende. Topu topu 10 cildin ve bir romanın etkisi neredeyse binlerce sayfalık kitaplar kadar. Eh gün içinde Corto efendi yaşasaydı bugünlerde neler geçerdi başından diye düşünmem de gayet normal.

Muhtemelen 17 Aralık 2010 günü yine bir hazine peşine düşüp geldiği Tunus sokaklarında avare avare dolaşırken Muhammed Bouazizi'nin kendisini yaktığı haberi gelir kulağına. Bin Ali ülkeyi terk ederken de gene oralardadır. Sonra Tahrir Meydanı'ndan geçer yolu. Ve elbet denize açılıp kıyısından geçtiği bir ülkede maceralara atılır -ben diyeyim Yemen siz diyin Suriye. Eve dönüş yolunda da -ki yoktur öyle bir yer- Kaddafi'nin ölüm haberi gelir kulağına.

Velhasıl ay sonuna kadar imanımı gevretecek koşuşturmada nefes aldırıcı bir şey bunu düşünmek benim için. Şimdi işe dönme zamanı...

11.12.2011

tiran

Yıllarca izole yaşamış komünist küçük bir ülkenin yeni yeni dışarıya açılan başkenti Tiran. Şehrin ilgi çeken iki bölümü var: İskender Bey Meydanı ve Blloku.

Blloku komünist dönemde yöneticilerin evlerinin ve de hükümet binalarının olduğu kısım. Şimdi lüks arabaların, pahalı kafe ve lokantaların mekanı olmuş durumda. Aynı zamanda meşhur boyalı binaların çoğu da bu bölgede bulunuyor. Peki nedir bu boyalı binalar? 2000 yılında Tiran Belediye Başkanı olan Edi Rama bir sanatçıdır. Elde gri çirkin binalarla dolu bir şehir vardır. Güzel bianalar dikmeye de para olmayınca Edi abi çağırır ressam arkadaşlarını boyatır binaları rengarenk ve ortaya gayet enteresan bir görüntü çıkar. Blloku bölgesinde dikkat çeken başka bir bina ise Piramid. Enver Hoca'nın kızı tarafından yapılan ve Enver Hoca Müzesi olması planlanan bina rejimin çöküşüyle birlikte halkın yıllarca baskı altında kalmasına verdiği tepkiyle önce kongre merkezine sonra da Mumya(!) ismiyle gece kulübüne dönüşür. Şimdiyse etrafı otopark olarak kullanılan bir virane.Bağlantı
Eski Yugoslavya'da özellikle yaşlılar Tito'ya özlem duyarken Arnavutluk'ta Enver Hoca tamamen anısı silinmeye çalışılan bir figür. Nitekim kendisine dair tek bir ize bile rastlanmıyor. Bununla birlikte Arnavutlar için iki isim ön planda: ulusal kahraman İskender Bey ve Rahibe Teresa. Nitekim şehrin kerteriz noktası da fotoğrafta görülen heykelinin merkezinde olduğu İskender Bey Meydanı. Şu an toptan bir inşaat halinde ve etrafında İtalyan mimarisi binaları, Ethem Bey Cami, saat kulesi, opera binası ve antik dönemden 2. Dünya Savaşı sonrasına kadar Arnavutluk tarihini anlatan Ulusal Tarih Müzesi var.

Peki kimdir bu İskender Bey? Prensken Osmanlı'ya rehin verilen, Gjergj Kastrioti olan ismi savaşçılığından ötürü İskender'e devşirilen ve sonra da Osmanlı'ya karşı gelip ölene kadar kök söktüren bir savaşçı. Osmanlı ancak onun ölümü sonrası Arnavutluk'u ele geçirirken Arnavutlar da Müslüman olmak kaydıyla özerkliklerini korur. Bundan dolayıdır ki Balkan ülkeleri arasında bağımsızlık mücadelesinin önderi Mektebi Sultani mezunu isimler olan tek ülke Arnavutluk'tur.

Rahibe Teresa ise Arnavutlar ve Makedonlar arasında çekişme nedeni. Her iki taraf da Teresa'nın kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. İşin özeti şu: Osmanlı hakimiyetindeki Üsküp'te doğan, Hindistan'da ölen, Gonca isimli Arnavut bir Katolik kendisi.

Arnavut yemekleri Türk yemeklerine benziyor. İtalyan etkisiyle bir kahve kültürü de yerleşmiş. Blloku'daki Era ve İskender Bey Meydanı'na yakın Oda Arnavut yemeklerini yemek ve rakı içmek için güzel iki mekan. Yemek isimleri de Türkçe'ye çok yakın. Ayrıca marketlerdeki sıradan ayranlar, yoğurtlar vs bizdekilerden kat kat güzel, o doğal tadını aşıyorsunuz daha kutuyu açınca. Pastanelerde de güzel çeşitler var.

Bir de tüyo: Arnavutluk'ta iki türlü teşekkür etme şekli var: Arnavutça "falaminderi" ve Osmanlı etkisiyle "eyvallah". İkinciyi kullanınca "Türk müsünüz?" sorusuyla karşılaşıyor ve zaten misafirperver olan halkın daha da sempatisini kazanıyorsunuz.

9.12.2011

sekiz dokuz cim morison ağa

Nasıl ki sahip olduğum ilk kasedi ilkokulun yılbaşı çekilişinden elde ettiysem (Michael Jackson-Bad) sahip olduğum ilk CD'yi de peder beyin yılbaşı hediyesi sayesinde elde ettim (The Doors-Soundtrack). Annem ilkinde kasedi dinleyip moonwalk yapmayı deneyip kafayı gözü yarmamdan korkmamıştı ama ikincisinde "dis is dı end" diyip keş olmamdan korkup babamı fırçalamıştı. Neyse ki annemi site yöneticisi yaptık da kardeşimle biraz nefes aldık son yıllarda...

Bu sene Paris'teykene "keş" iş arkadaşlarım kongreyi kırıp Jim Morrison'un mezarını görmeye gittiler. Eskiden olsa giderdim ama Albrecht Dürer sergisi gezip Fransız kızlarla kahve içmek daha cazip geldi. Entelleşiyorum muntazaman. Hem yine peder bey sağolsun görmüştüm hep o civarları zamanında.

Dün öğrendim ki Jim Morrison 8 Aralık doğumluymuş. Sonra aklıma bu hediye meselesi geldi. Bir baktım ki hediyeyi alanın da ölüm yıldönümü olmuş bugün; dört koca sene geçmiş, unutulmaya başlanmış sanki anılar. Budur yazının sebebi.

Akşama CD'yi dinleyip rakı mı içsem şerefine...

8.12.2011

sen ne güzel abimizdin-11

Hayal meyal hatırlıyorum Fransa maçında kaçırdığı penaltıyı. Adı gibi filozof, bir meslektaş, harika bir futbolcuydu...

2.12.2011

rejimle olan bitmek bilmez imtihan

Obezim. Kendimi bildim bileli göbek sahibiyim, üç yaşıma ait ses kayıtlarında babaım "göbeğini yerim oğlumun" diye sevmesi bunun bir kanıtı. Ortaokul ve lise yıllarında deliler gibi basket oynadığımdan gayet fit bir vücudum vardı gerçi ama ne zaman ki geldim İstanbul'a gayet hımbıl bir insana dönüştüm. Gerçi bir yaz tatilinde gaza gelip mahalledeki spor salonuna gitmişliğim var ama ne fayda... O günden kalan tek olumlu şey çaya kahveye şeker atmamam oldu.

Sonra 2005 yılında bir kafa geldi bana. Gittim şık bir spor salonuna üye oldum ve yaklaşık 1,5 yıl boyunca haftada 3 gün sporumu yaptım, yediğime içtiğime gayet dikkat ettim. Sonuç: Verilen 10 kilo. Hemen akabinde acemilikte yiyecek bir şey bulamamaktan ve uykusuzluktan üstüne verilen 5 kilo gayet güzel olmuştu. Sonra verdim kendimi yemeğe ve ofis hayatına, oldum bir duba.

Evet rahatsızım ben obezliğimden. İlk aşamayı tamamladığına göre (kabullenme) faalyete geçme zamanıdır. Bu konuda en sürdürülebilir beslenme şeklinin taş devri diyeti olduğuna inanıyorum. İnanıyorum da nasıl uygularım bilmiyorum. Çünkü karbonhidratı kesmek demek öğlen iş yerinde çıkan makarna, çorba ve pilavdan uzak durmak demek. Bu da aç kalmak demek. Hani desem ki sadece evde uygulayayım; ne yazık ki kış geldi. Kış gelince doğa ölür, bize vere vere kereviz, pırasa ve lahana verir. İnsan olan da yemez bunları, isterse taş devrinde mağarada yaşasın.

Geçen gün bizim hanım lahana pişirmeye karar verdi misal. Önce lahananın ebatlarını bir göz önüne getirin. Biz de bir arkadaşla ortak aldık lahanayı, Migros'ta böldürdük. Ertesi gün eve geldiğimde o yarım lahananın doğranarak çoğaldığını ve mutfağı ele geçirdiğini tecrübe ettik. O kadar çoğaldı ki pişirecek tencere bulunamadı (kendine not: yarın Eminönü'nden kazan alınacak). Pişerken tüm ev lahana koktu ve biz o akşamı lahmacun yiyerek tamamladık. Pişince kapuskaya dönüşen lahanaya pek el sürmedim her mantıklı insan gibi, birazını lahmacuna katık ettim çiğ çiğ.

Velhasıl kelam kışın ya sağlıksız beslenmeye mahkumum ya da kış uykusuna yatmaya. İkincisi mümkün olmadığına göre...

24.11.2011

kotor tiran yolu

Karadağ'ın herhangi bir şehrinden Tiran'a direkt ulaşım yok. Önce Arnavutluk sınırındaki Ülgün'e (Ulcinj), oradan İşkodra'ya ulaşmak gerekiyor. Bu hatta günde iki kere minibüs işliyor. Teorik olarak öğleden sonrakine yetişebilecektik fakat ne zaman kalkacakları tam saat olarak belli olmadığından kaçırma ihtimali hep mevcut. O zaman da ya sınırı taksicilerle geçmek ya da bu küçük şehirde bir gece geçirmek gerekiyor. İşkodra'ya ulaşınca da minibüsle ver elini Tiran. Kısacası Kotor-Tiran hattı hem yorucu hem yıpratıcı. Ne yapalım ne edelim diye düşünürken aklıma Karadağ'dan günübirlik Tiran turu yapan turizm şirketleri geldi; bir şekilde atladık mı otobüse elbet ineriz Tiran'da.

Velhasıl Kotor'da cumartesi öğleden sonra ve pazar günü açık turizm şirketi bulmak imkansız. Şansımızı denediğimiz bir araba kiralama acentesindeki genç Budva'daki arkadaşının bu işi yaptığını söyledi ve telefonunu bize verdi. Biz de genç bir kız olan tur rehberiyle konuşup sabah Budva'da buluşmak üzere anlaştık. Vereceğimiz para da bu işi toplu taşımayla yapsak harcayacağımız miktara yakındı.

Önce sabah 5.30 minibüsünü son anda yakalayıp Budva'ya ulaştık, sonra da Ruslarla dolu tura katılmış olduk. Budva'dan çıkınca biraz sonra St Stevan'ın önünden geçtik, halen restore edilen ada-köy otel olarak müşteri ağırlayacak. Güneye gittikçe Arnavut nüfus arttı, köylerde minareler mezar taşlarında kavuklar görülmeye başladı. Ve nihayet Arnavutluk sınırlarındayız.

Arnavutluk'ta ilk gözüme çarpan Enver Hoca'nın paranoyası sonucu ülkenin her tarafına yapılmış olan beton koruganlar. Hruşçev ve Mao'yu bile revizyonist bulan ve ülkeyi dünyaya kapatan birisinden bahsediyoruz. İkinci gözüme çarpansa Mercedesler. 90ların başında çöken komünist düzen sonrası ülkeye çoğu çalıntı Mercedesler dolmuş. Ehliyetsiz, kuralsız ve trafik ışıksız bir kaos... Mercedes olmayanlar ise başka Alman arabaları. Ve de adım başı araba yıkama yerleri.

- Fakir bir Arnavut'u nasıl tanırsınız?
- Mercedesini kendisi yıkıyordur.

Bir süre sonra İşkodra'dayız. Binalar çirkin, insanlar Slavlar'dan farklı. Şehirde kısa bir turdan ve tepedeki kaleye uzaktan baktıktan sonra çirkin liman kenti Durres'e fırtınayla beraber giriyoruz. Yarım saatlik bir yoldan sonra nihayet Tiran'dayız...

23.11.2011

kotor


Her seyahatin bir hedefi vardır: Geçen sene Bagan bir önceki sene Angkor Wat... Yolculuğun gayesidir. Bu sene o gaye Kotordu. Geçen sene duydum Kotor'u. Ortaçağdaki halini koruyan, daha turist akınına uğramamış, bir fiyordun içinde gizli, dağların eteğinde, tepesinde bir kalesi olan bu Karadağ şehrini...

Karadağ Avrupa'nın görece yeni ülkelerinden; Sırbistan'dan ayrılalı daha dün gibi. Tarihsel olarak kendilerini Sırp yerine Bizanslı olarak tanımlamayı daha çok tercih ediyorlar. Yugoslavya döneminde ikinci planda kalmış cumhuriyetlerden. Ülke fakir, resmi para birimi Euro. Hem harika bir Adriyatik kıyısına hem de ormanlık dağlara sahipler. Daha çok duyuracak Karadağ adını ileride.

Şehrin 70lerde kalmış köhne otogarını inince gene oda kiralamak isteyenler sarıyor çevreyi. Bir teyze otogarla eski şehir arasında odası olduğunu-üç dakika yürüme mesafesi- istersek gelip görebileceğimizi söylüyor. Şehrin anayolunun kenarında, Tito dönemi apartmanının ikinci katına çıkıyoruz. Ev topu topu iki oda; yatak odalarını turizm sezonunda kiralayıp salon niyetine kullandıkları odada yaşayan yaşlı bir çiftin evindeyiz. Teyzenin kocası fanilasıyla oturmuş, bulmaca çözüyor; bizi görünce de gözlüklerinin üzerinden selam veriyor. Her şeye rağmen tertemiz ve balkonu çiçek dolu. Pazarlık yapmadan iki geceliğine tutuyoruz odayı. Böylece teyzenin bir günlüğüne otogara gitmesine de gerek kalmayacak.

Teyzenin yaptığı sert Türk kahvesini içip şehre doğru yola çıkıyoruz. Dubrovnik'in daha küçük, daha bakımsız ve daha az kalabalık hali burası. Ve daha ucuzu.

Şehrin içi yarım saatte dolaşılıyor. Kiliselerin çanları çaldığında -özellikle de pazar günü- ortalık mahşer yerine dönüyor. Kotor'un esas hikayesi bin küsür basamakla tırmanılan kalesi. Nitekim bir pazar sabahı güneş yükselmeden tırmandık biz de. Yavaş ve dikkatli, aşağıdaki manzaranın tadını çıkarta çıkarta... Şehirde bir çok yeme içme mekanı var doğal olarak. En beğendiklerim Stari Grad ve Bastion; elbette konumuz deniz mahsülleri. Eski şehrin biraz dışında taşlık bir halk plajı var, dağları seyrederek çarşaf gibi denizde yüzmek büyük bir keyif.

Evet Kotor'u gördüm, muradıma erdim. Şimdi zorlu bir yolculuk sonrası istikamet Tiran...

19.11.2011

ömer lütfi akad'ın ardından

Türk filmleri arasında en etkilendiklerimden....


video

14.11.2011

intibak süresi

Yeni bir eve taşındıktan sonra alışma süresi 6 ay diyorlar. Buna semte alışmak da dahilmiş. Taşınalı daha 3,5 ay oldu ve bizim intibakımız da devam ediyor. Bu eve taşınma süreci öyle alengirli oldu ki artık anlatasım bile gelmiyor. En nihayetinde bu haftasonu ev içe sinen bir dizayna kavuştu; yine de kolilerde kitaplar ve CDler sıralarını bekliyor.

Semte alışmak ayrı bir zorluk; ne olsa senden bağımsız. Şişli gibi istemediğimi bile bulabildiğim bir yerden sonra Arnavutköy gerçek manasıyla bir köy: örneğin dergi satan bir yer yok.

Sonuçta insanoğlu adapte oluyor değişikliklere. Hem evden çıkınca deniz kıyısı bir dakikalık yürüyüş mesafesinde be!

11.11.2011

dubrovnik kotor yolu

Belediye otobüsüyle otogara ulaşıp yine aynı uygulamayla otobüse bindik: Bagaj başı 1 Euro bayılıp çantaları aşağı bırakıp boş bulduğumuz yerlere sığıştık. Bu sefer otobüs daha da eski.

Dubrovnik'e tepeden bakıp güneye doğru biraz daha devam edince sınıra vardık. Hırvat polisi dört günlük gecikmeyle giriş damgamızı bastı sınırdan çıkmadan. Karadağ daha fakir bir ülke tahmin edileceği üzere. Herceg Novi'ye ulaştıktan sonra Kotor körfezine girdik: Yolun hemen yanında harika durgun bir deniz, yanıbaşımızdan yükselen gri, çorak dağlar, denizin üzerinde hafif bir pus... Burası şüphesiz ki çok farklı bir yer gördüklerimden. Kotor'a ulaşınca bu his daha da pekişti.

10.11.2011

dubrovnik


Otogarda oda kiralayan bir sürü insan turistlere en azından ellerindeki fotoğrafları ve haritaları göstererek ikna etmeye çalışıyor. Balkanların en pahalı ülkesi Hırvatistan, Hırvatistan'ın da en pahalı şehri Dubrovnik. Ülkenin para birimi Kuna. Bir Euronun ederi 7,2 Kuna idi.

Bir abi Lapad tarafında odası olduğunu, istersek gösterebileceğini söylüyor. Minibüsüne atlayıp tepelere tırmanıyoruz. Yer çok sapa, eski şehir tarafında kalmak daha mantıklı geliyor; sırtımızda çantalar merdivenlerden Lapad'ın merkezine iniyoruz. Evlerin ve otellerin bulunduğu yeşillik bir bölge burası. Marmaris'i hatırlatıyor sanki. Bir otobüsle eski şehre varıyoruz. Hatunun aklına kısa süre önce Dubrovnik'te tatil yapan ve kaldığı yerden memnun olan arkadaşı geliyor. Ve evet; şehre yürüyerek üç dakika uzakta, kale manzaralı, eski bir binanın en üst katındayız.

Dubrovnik'i Dubrovnik yapan Stari Grad, yani ortaçağda donup kalmış surlarla çevrili eski şehir. Pile Kapısı'ndan girince sizi Onofrio Çeşmesi karşılıyor. El kadar yerde manastır ve müzeler var ama pek parlak olmadığını duyduğumuzdan itibar etmedik. Sokaklarda aylak aylak dolaştık, Slavların heryerde çiçek yetiştirme çabasına imrendik, akşamüstü de iki kilometre uzunluğundaki surlara çıkıp şehri tepeden turladık. Eylül ortası olmasına rağmen şehir kalabalıktı; temmuz ve ağustosu düşünemiyorum.

Oralara kadar gitmişken Adriyatik'in de tadını çıkarttık elbette. Siftahı Edie abinin çıkmaz sokaklar, demir kapılar, tarihi duvarlar aşarak bize gösterdiği; kısa saçlı, yaşlı ve iri teyzelerin piknik yaptığı kalenin hemen dibinden yaptık. Şehirden tekneyle on beş dakikada ulaşılan ve üzerinde bina olmayan yeşil ada Lokrum'un kayalıklarında devam edip Lapad halk plajında bitirdik.

Yemek deniz mahsülü ağırlıklı. Fiyatlar yüksek olsa da porsiyonlar büyük, dolayısıyla buradaki küçük porsiyonlar sonrası kendimizi kalamara, midyeye, istiridyeye, risottoya verdik doyasıya. Hemen iki yer önereyim: Meydandaki Kamenice ve limandaki Lokanda Peskarija. Ayrıca "pekara"larda harika unlu mamüller bulunuyor. Şehirdeki dondurmaların da güzel olduğunu unutmamak lazım.

Şehirde bol bol Türk turiste, Türkçe menüye rastlamaya da hazır olun.

Yıllar yıllar önce tepeden şöyle bir baktığımız Dubrovnik'i nihayet gördüm. Kuzey Adriyatik'i sonraya bırakıp esas hedefe, Kotor'a doğru yola devam ettik.

9.11.2011

dönüş

Havaalanından bir şekilde çıkıp yola koyulunca düz bir yoldan gidiliyor çam ağaçlarını yanlarda bırakıp. Bir rampa çıkılıyor, tepeye ulaşınca çam ağaçları da artık geride kalıyor. Ova dediğin zeytinler arasında bir yol. Bir süre sonra da sağ tarafta deniz eşlik ediyor. Pırıl pırıl, mavi bir deniz. Yolun sonu yokuş aşağı harika bir manzara.

Bu yolu yılda en az iki kere aşıyorum. Vardığım yer harika bir bahçe, güzel bir ev, insanlar... Bir gün de olsa on gün de, sıcak da olsa soğuk da o evde geçen zaman su gibi akıp gidiyor-güzel şeyler çabuk bitermiş. Ve dönüş yolu bir o kadar ağır ve kasvetli geçiyor. Tıpkı bu seneki gibi...

28.10.2011

mostar dubrovnik yolu

Öncelikle size Balkanlar'daki eşsiz şehirler/ülkeler arası otobüs yolculuğunun esaslarından bahsetmeliyim:

1. Bu otobüslerde pek önceden bilet alma kavramı gelişmemiş. O gün vaktinde terminalde olun.
2. Bagaja verdiğiniz eşya başına 1 euro ödüyorsunuz.
3. Bilette yazan numaraya oturmak için kasmayın çünkü herkes istediği yere oturmakta özgür. Otobüse erken binip güzel bir yer kapın.
4. Otobüsler külüstür.

Biz de Mostar'dan otobüse binip bağları ve ovaları aşıp sınıra vardık. Hepi topu bir Boşnak polisin pasaportlarımıza göz ucuyla bakması sonrası kendimizi Hırvat topraklarında bulduk. Otobüsün sağında oturursanız enfes Adriyatik manzarasını (masmavi deniz, adalar, midye çiftlikleri, yazlık kasabalar) seyredebilirsiniz. Bir süre sonra Boşnak polisi tekrar kontrol etti otobüsü çünkü Dayton Anlaşması sonucu Neum kasabası Bosna Hersek'in denize kavuşabilmesi için bir fırsat olarak Boşnaklara bırakılmış ve Neum Koridoru'na giriş ve çıkışlarda sınır kontrolü yapılıyor.

Tek bir Hırvat görevli görmeden ve pasaportumuza giriş damgası bastırmadan Hırvatistan'a hoşgeldik.

24.10.2011

mostar


Trenin 09.30 gibi Mostar'a varması, Dubrovnik'e ise otobüsün 14.30'da kalkmasını bekliyorduk; şehri gezmek için 5 saat demekti bu. Olmadı. Tren vardığında saat 10'u geçiyordu. Gişedeki kısa saçlı, asık suratlı teyze de son otobüsün 12.30'da olduğunu söyledi. Bu da demektir ki Mostar'ı ancak 2 saat görebildim.

Savaşta yıkılıp yeniden yaptırılan ve altından geçen zümrüt yeşili Neretva ile ahenk oluşturan Mostar Köprüsü'nü de şehri de layıkıyla gezemedim. Bilmem yolum düşer mi tekrar?

17.10.2011

saraybosna mostar yolu

Trenle yolculuk keyifli şey. Biz de fırsatını bulmuşken Saraybosna'dan Mostar'a trenle geçmeye karar verdik. Eski Yugoslavya şehirlerinden görebildiğim kadarıyla tren ve otobüs istasyonları yan yana ve binalar Tito döneminde yapıldıkları halleriyle hizmet veriyorlar. Saraybosna tren istasyonu da binasıyla, trenleriyle ve de çalışanlarıyla 70leri görme fırsatı veriyor. Sabah ve akşam birer tren Hırvatistan'ın Ploce kentine ulaşırken Mostar'dan geçiyor dağların arasından geçerek. Manzara kesinlikle muhteşem. Yol boyunca Neretva Nehri'nin kıyısından gidiyor, tünellere girip uçurum kenarlarından devam ediyoruz. Yolcular pofur pofur sigaralarını tüttürüyor. Nefes alabilmek için kafamı camdan çıkartıp sabah serinliğini hissediyorum. Elma ve nar ağaçları yükünü tutmuş.

Terkedilmiş istasyonlardan geçerek yarım saatlik rötarla Mostar'dayız.

16.10.2011

welcome to sarajevo

Uçak yeşil tepelerin arasına sıkışmış Saraybosna'nın üzerinden geçip piste iniyor. Havaalanından şehre otobüs olduğunu okumuştum ama biz çıktığımızda yoktu ortada; zaman kısıtlı olduğundan mecburen taksiye.

Şehir küçük. Ferhadiye Caddesi'nin bir ucu sebiliyle, çarşısıyla, camileri ve hanlarıyla eski Bursa; diğer ucu görkemli binaları, kiliseleri ve parklarıyla minik Viyana. Aralarda karşınıza çıkan kurşun delikli binaları, mezarları, ölenlerin isimlerinin olduğu sokaklarıyla insanın içi acıyor. Şehrin üstüne yağan kurşunları düşündükçe iç savaşta, gördüğünüz o yeşil tepeler hiç bir güzel his oluşturmuyor.

Toplu taşımanın temelini külüstür tramvaylar oluşturuyor. Bileti içerideki makineye basmanız lazım, sakın bunu atlamayın yoksa görevlileri tepenizde bulabilirsiniz. İnterneti biraz araştırdığınızda tramvay görevlilerinin turistlerden para tırtıklamak için yaptığı numaraları okuyabilirsiniz. Böyle bir durumda kalırsanız bizim gibi polis çağırmalarını, karşılığında konsolosluğa haber vereceğinizi belirtin; asla pasaportunuzu ortaya çıkarmayın.

İnsanlar mutsuz. Yıllarca kuşatılan, haksızlığa uğrayan, öldürülen, tecavüze uğrayan bir şehrin halkı nasıl mutlu olabilir ki zaten. Mevcut politik durum tam bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Halk fakir ve işsiz. Etnik gerginlikler alttan alta devam ediyor. Bununla birlikte akşamları cıvıl cıvıl bir hayat da var dışarıda. Belki de unutmak için olanları...

Şehre köfte kokusu hakim. Cevapcici (küçük köfte) veya pljeskavica (böyle kocaman köfte) mutlaka yenmeli. Ara öğün niyetine de enfes Boşnak böreği. Üstüne de "rahat lokum"la servis edilen Boşnak kahvesi.

Ülkenin para birimi KM yani konvertible mark, Boşnakçası maraka. Kur 1 euro=1,95 KM'de sabitlenmiş. Havaalanında bir posta ofisi var, açık bulursanız orada bozdurabilirsiniz paranızı.

Yolculuğun ilk durağı Balkanların en zor anlaşılabilecek, çok büyük acılar çekmiş ülkesinin başkentiydi. Yarın Mostar üzerinden eli kulağında AB üyesi Hırvatistan.

11.10.2011

istikamet: balkanlar

Bir yandan çok yakın ama bir yandan da çok uzak Balkanlar bize. Yüzlerce yıl aynı devletin çatısı altında olduğumuzdan yakın, yıllarca karşı blokta yer aldığından uzak, etnik ve din temelli savaşlar ve çatışmalardan dolayı ise karmakarışık. Merak ettiğim bu bölgeye hatun kişinin de ilgisini çekmesi sayesinde iki haftalık bir sefer düzenledik. Saraybosna’dan girdik Üsküp’ten çıktık, 12 günde 6 ülkeye ayak bastık, yedik, içtik, gezdik ve her birini ayrı ayrı pek sevdik. Biletler millerle alındı, vizeye zaten gerek yok, ülkeler arası otobüs bulmak kolay. Parayı lükse değil yemeye, içmeye ve görmeye ayırmak esas gaye.

Gördüğümüz her bir yer ayrı dinamiklere sahip olduğundan tek tek ele alıp genellemelerden kaçınmakta fayda var, zaten Balkanlar’da genelleme yapmak hata olur. O zaman bir sonraki yazımızın reklamını yapalım: Saraybosna’ya hoşgeldiniz.

3.10.2011

bir zamanlar anadolu'da


Bozkırın sıkıcılığı, taşranın sıkıcılığı öyle bir basıyor ki izlerken üstüme "ya o hayatı ben yaşıyor olsaydım" diye düşünüyorum. Daha da kasılıyorum. İçinde olduğum yolu seçmesem belki ben de benzer şeyler yaşıyor olacaktım. Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki diyor ya hani "kaybedenler"; evet yok. Film bitiyor ve feci derecede içmek istiyorum. Üzerinden 24 saat geçmesi gerekiyor bunun için. Nitekim bu satırları Tuborg Gold eşliğinde yazıyorum. Bir daha izlemek lazım...

25.09.2011

tekkeye dönüş

Sakallar gene kesildi. Yarın gerçek hayata tam dönüş. Keşke 24 sene önceki çocuk olsam...

22.09.2011

arnavutluktan arnavutkoye...

Artik donus yolundayiz. Saraybosna-Mostar-Dubrovnik-Kotor-Iskodra-Durres-Tiran derken Prizren`e vardik. Guzel, ucuz ve kocaman odada oglen yedigimiz kofte ve borekleri sindirip yeni koftelere yer acmaya calisiyoruz. Yarin Uskup son durak...

10.09.2011

her şey böyle başladı - 2

24 sene önceden bahsediyorduk: sabah Venedik'ten yola çıkıp akşam Split civarında bir pansiyonda kalmıştık. Ertesi gün Dubrovnik'i görünce Adriyatik kıyısına ayrı bir sefer yapmaya ikna olduk; ama olmadı... O günü Üsküp Havaalanı'nın otoparkında uyuyarak sonlandırdık. Ertesi gece İstanbul'daydık.

Tam 24 sene sonra nihayet gidiyorum o taraflara. Saraybosna'dan Adriyatik kıyısına inip Tiran'ı da aradan çıkartıp dönüşü gene Üsküp Havaalanı'ndan yapacağım. İki hafta sonra dönerim...

1.09.2011

ıska

Gitmeden biliyordum bu serginin bittiğini ama bir umut denedim uzatılmıştır diye; uzatmamışlar. Satış mağazasında bir şey vardır diye yokladım sayıma girmişler bir türlü bitiremediler. Kedi gibi baktım camdan içeriye, çerçevelelnmiş Corto Maltese karelerine iç geçirdim. Kısmet değilmiş ne yapalım...

31.08.2011

paris'in en güzel yanı orada kalabilme ihtimali olsa gerek

İş için de olsa Paris'te olmak güzeldi. Fırsat buldukça yürüdüm, gezdim, yedim ve de içtim. Bu fotoğrafı çektikten otuz saniye sonra da Natalia Vodionova bisikletiyle yanımdan geçip gitti...

25.08.2011

her şey böyle başladı - 1


1987 yılının bir Ağustos sabahı çalışan kontakla başlayan yolculuk Selanik-İgomenitsa-Napoli-Roma-Floransa-Marsilya derken Paris'e uzandı. Paris o kadar çok sevildi ki sadece onu görmek için bir sefere daha çıkıldı.

Şimdiye kadar yurtdışında gördüğüm şehirler arasında yaşamak istediğim tek yer galiba Paris. Ama gördüğüm zamanki kafayla şimdiki başka elbet. Misal çok pahalıymış yahu bu şehir... Aradan o kadar yıl geçti ve benim yolum bu sefer iş için düşüyor Paris'e. Bu sebeple şimdiye kadar pek de heyecan yapmamışken geçen gün aldım haritayı elime ve flashbackler sayesinde ne kadar çok özlediğimi fark ettim. Belki pek bir yerini göremeyeceğim ama önümüzdeki 5 gün Paris'in havasını soluyor olacağım.

18.08.2011

kitaplardan söz edelim

Evde her zaman raflar dolusu kitap vardı; bu nedenle anlayamadım asla kitapsız evleri. Yaz tatillerinde sabah serinliğinde kalkar, uzun uzun kitapların kapaklarına ve isimlerine bakardım. Okunacaklar, okunmuşlar, okunmak istenenler, ilgi çekmeyenler... Birkaç gündür balkondan gelen serinliğe sırtımı verip kütüphanedeki kitapları izliyorum. Tatil olsa keşke...

17.08.2011

istanbul'un papağanları

Bilen bilir İstanbul'un çeşitli yerlerinde papağanlar çıkabilir karşınıza; kafes içerisinde olanlardan bahsetmiyorum elbette. Görebilmek için yapmanız gereken etraftan gelen kuş seslerine dikkat etmek ve gökyüzünü izlemek. En bilinen papağan kolonisi Topkapı Sarayı'nın bahçesinde olup doğal olarak Arkeoloji Müzeleri'nin bahçesine de yayılmışlardır. Benim bildiğim kadarıyla İç Levent'te ve Maçka Parkı'nda da varlar. Nereden geldiklerine dair bir kaç yorum var, bence en kabul edilebiliri kaçak yakalanıp doğaya salınanlar. Nitekim Küçükçekmece'de yaşayanlar zamanında az muhabbet kuşu sahibi olmamışlardır havaalanından salınan kaçak kuşların salınması sayesinde.

Sabahları burada bir çift kuş uçuyor, o bet sesleriyle tur atıyorlar. Daha göremedim tam ama papağanlar galiba. Arada kırlangıç da görüyorum fakat akşamüstleri Şişli'nin üstünü çığlıklarıyla pazar yerine çeviren ebabillerden eser yok.

11.08.2011

bütün iyi kitapların sonunda bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda meltemi senden esen soluğu sende olan yeni bir başlangıç vardır

Ne kadar büyük bir klişedir zamanın su gibi akıp gittiği, göz açıp kapayıncaya kadar ayların, yılların devrildiği; ve ne kadar da doğrudur! Daha dün gibi aklımda bir iki kere transit geçmek dışında ilgimin olmadığı bir semte yerleşmem.

10 sene önceyi hatırlıyorum: sağanak yağmur yağıyordu ve ben Mecidiyeköy'ün önündeki gölü atlamış, bir kapıya sığınmıştım. Yağmur o kadar şiddetliydi ki "pastırma yazı" diye birşey olmasa ve güneşin elbet açacağını bilmesem Yüzyıllık Yalnızlık'taki gibi yıllarca, aylarca, günlerce bitmeyecek bir yağmurun başlangıcına tanıklık ettiğimi düşünebilirdim. Yağmur durdu, eve gidebildim. Üç beş eşya taşıdığım, yüksek tavanlı, ilk görüşte vurulduğum kutu gibi evime. Ve çok sevdim o evi. Sevmesem dokuz yıl on ay boyunca o kadar kavga, ayrılık ve ölüm yaşadığım, duvarlarının boyası eskiyen, suyu akmayan, az güneş gören bir eve nasıl katlanabilirdim ki? Yine de bir yerde çıkıp gidivermek istiyor insan. Eskiye dair silmek istenen şeylerin son kırıntılarını silkelemek isteği sanki. Ben de nereden çıktığını asla anlayamadığım o kadar eşyayı topladıktan sonra dönüp baktım; geride kalan grilik o kadar iç eziciydi ki hızlıca çıktım evden ve aynı derecede sıkılmış olduğum sokağı geçip yeni bir muhitte aldım soluğu.

Dışarıda sağanak yağmur var; yeni evime geçtim geçeli ilk sağanak bu galiba...


26.07.2011

bir süre kapalı buralar

10 yıldır oturduğum evden sancılı bir süreç sonucunda taşınırken önümüzdeki bir ay da bir otelde eğitim vererek geçecek; hayatın cilvesi. Bir süre buralar boş kalacak haberiniz olsun. Sonra ver elini tatil...

9.07.2011

lübnan: içelim


İçecekler tanıdık. Rakı yerine arak var misal. Biraları Almaza idare eder. Bekaa Vadisi'nde (gidemediğim için ukte kaldı) yetişen harika şaraplar var. Gece hayatına girince görüyorsunuz ki en baba mekanda alkoller buradan ucuz. İsterseniz bakkallarda Efes de var glikoz şurupsuz.

Yemek sonrası kahve isterseniz Türk kahvesi mevcut. Fakat bazı yerlerde nasıl istediğinizi sormadan direkt espresso tarzı getiriyorlar. Ama asıl beni kendine aşık eden cellap var-ikinci fotodaki. Gül sulu bir şerbet; soğuk geliyor ve içi badem ve fıstık dolu. Bir de önerim Abdul Wahab'da portakal çiçeği çayı var, mutlaka deneyin.

Beyrut için yazacaklarım bu kadar. Bekaa Vadisi, Baalbek, Şatilla göremediğim yerler. Zaten Hatay çıkışlı Amman varışlı bir rotam mevcut kafamda; yolumu düşürürüm Beyrut'a da.

7.07.2011

lübnan: bol bol yiyelim


Kabul etmek lazım Lübnan seyahatinin en güzel yanı yemek. Dünyaca ünlü bu mutfağın birçok meşhur öğesi var: humus, kebbeh, labne, tabule, etler, tatlılar... Bir yandan da sucuk, pastırma, mantı... Kesinlikle harika ve bir yandan da tanıdık. Özellikle Beyrut için önerilebilecek birçok yer var. Örneğin Hamra'daki Cafe Hamra, Gemmayze'deki Le Chef, Bourj Hammoud'a yakın bir mahallede bulunan Tawlet -hayatımda yediğim en güzel künefeyi yedim-, Buddha Bar'ın komşusu 24 saat açık baklavacı Al Bohsali, Ermeni lokantaları ve de şüphesiz ki en güzel yemekleri yediğim Abdel Wahab...

Beyrut'un en güzel yanı tıka basa yemek yiyebilmektir...

22.06.2011

byblos ve jeita grotto

Beyrut ülkenin X ekseninde tam ortasında yer alınca, ülke de küçük olunca şehrin çevresi dediğin yer Lübnan'ın geri kalanı oluyor. Vakit nedeniyle iki yere gittik: Jeita Grotto ve Byblos. Taksiyle pazarlık yapıp gezmek mümkün.

Öncelikle Jeita Grotto: Bir doğa harikası. Bir vadide yer alan mağaralar kompleksi sanki bilimkurgu filmindeymiş gibi hissetiriyor. Sarkıtlar, dikitler, enteresan şekiller... Fakat fotoğraf çekmek de yasak. Alt mağarada ise-ki kışın kapalı- mağaranın içi tekneyle geziliyor. Tek kelimeyle muhteşem!

Byblos dediğin yer küçük bir kale ve antik kalıntılar. Bir sahil kasabası. Çok birşey beklemeden gezmek lazım.

16.06.2011

beyrut


Baştan söyleyeyim: Beyrut dekor bir şehir gibi geldi bana. Binalar güzelce restore edilmiş, harika bir estetik anlayışları var, pimapen yerine şirin panjurlar var pencerelerde. Gel gör ki içlerinde kimse yaşamıyormuş gibi.

Şehir küçük, istense yürüyerek gezilebilir. Zaten toplu taşıma da yok. İkinci seçenek taksi. Bu da ikiye ayrılıyor. Servis taksi ve normal taksi. İlkinde başka birileriyle daha ucuza yolculuk yapıyorsunuz. İkinci ise tamamen pazarlığa bağlı.

Otel fiyatları biraz tuzlu, ucuz hostel, pansiyon vs kısıtlı. Hamra'da 100 dolar civarı otel bulunabiliyor. Üniversitelerin toplandığı gayet hareketli bir semt burası. Misal yanınızdan Fransızca konuşan iki çıtır geçebiliyor... O sebeple gayet kalınası. Şehrin lüks mağazalar, ışıltılı binalarla, tarihi ve güzel yapılarla bezeli kısmı Necme. Onun biraz ilerisi de eğlence mekanlarının olduğu Gemmayze ve Achrafiye. Hamra'dan öte yana gidince de Korniş'e varıyorsunuz ki Sarayburnu sahilinin hallicesi. Meşhur Güvercin Kayaları da burada. Bir de şehrin doğusunda Bourj Hammoud var ki Anadolu'dan sürülen Ermenilerin mahallesi.

Şehir oryantasyonu dersini bitirdik...

15.06.2011

bir parça lübnan


Sıkıntıdan bunalmış, vizeler kalkmış, Pegasus Beyrut'a uçmaya başlamış ve herkes de o diyarlara gitmişken bizim neyimiz eksik olabilir? Olmadı nitekim ve 4 günlüğüne Beyrut'u, birazcık da çevresini gezdik/tozduk. 15 yıl iç savaş, Suriye ve İsrail işgalleri, Hariri suikasti derken yine tekinsiz sanıyor insanlar oraları. Baştan söyleyeyim insanları gayet saygılı, etraf gayet güvenli.

Para sistemi de pek güzel. Ülkede hem Lübnan lirası hem Amerikan doları geçerli. İkisi arasında sabit bir kur var; 1 dolar=1500 lira. Yani bir yerde 10 000 lira hesap ödüyorsanız Türkçesi 10 TL oluyor. Kredi kartı da her yerde geçiyor.

Ülkede 2 resmi dil var: Arapça ve Fransızca. Fakat gençler ikincisiyle pek alakadar değil. İngilizce bulan birileri de elbet bulunuyor. İnsanlar nazik olsa da hep bir tedirginlik hissediliyor. Yıllar süren iç savaştan başka bir umudumuz da olamaz değil mi? Görünmez sınırlar hp kendini hissettiriyor. 18 ayrı mezhep ve din var ülkede ama devlet iki kişinin değil ayrı din ayrı mezhepten bile olsa evlenmesine izin vermiyor. Doğup büyünülen semtten pek kolay başka yerde yaşanmıyor.

Lübnan siyaseti de mezhep ve din dengesinin bir timsali. Parlamentoda Hristiyan ve Müslümanlar eşit sandalyeye sahip. Cumhurbaşkanı Maruni Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Parlemento Başkanı Şii Müslüman olmak zorunda örneğin...

İşte bu şartlar altında uçağımız Refik Hariri Havaalanı'na indi. Güzel pasaport görevlisi pasaportumda İsrail vizesi olmadığından emin olunca damgayı bastı boş sayfaya. Nemli ama güzel bir Akdeniz havası karşıladı bizi.

8.06.2011

adonis



Beyrut'taki son saatlerimizi olabildiğince dolu ve havaalanından uzakta geçirmeyi planlarken Beyrut Müzik Festivali'nin afişini gördük; ekip çalışması diyebiliriz buna. Topu topu 10 dolara 3 lokal grup izleyip zaman geçirelim dedik ve soluğu konserde aldık. Sırtımızı Akdeniz'e verip güzel güzel 3,5 saat geçirdik. Konswrin ilk grubu Adonis'e Lübnan'ın Pinhanisi dedim ben; sizi bilemem. Bu yaz ilk albümleri çıkıyormuş, buyrun size ilk klipleri...

Yarın öbür gün ünlü olurlar, buralara gelirler falan ben şimdiden notumu düşeyim. Ayrıca Lübnan seyahatinin de ilk yazısını yazmış olayım bu vesileyle.

7.06.2011

yeniden metalürji mühendisleri odası

Buraya tek bir kişiyle gidiyorum, hatta o kişiyle bir tek burada içiyorum eğer maç seyretmeyeceksek. Taksim Meydanı'na, Aya Triada Kilisesi'ne, AKM'ye, ebabillere bakan pencere kenarına tüneyip bir-iki meze, rakı, salata, balık derken ekürinin askerden dönüşü şerefine sarhoş olmuşum üzerinize afiyet. Haftaya sarhoş başlamak da yerine göre güzel...

1.06.2011

bir devrin sonu

Daha önce yazmıştım hakkında, BBC Türkçe radyo yayını mazide kaldı geçen cuma itibariyle. Son programı dinleyemedim şehir dışında olduğumdan. Lanetli İstanbul trafiğinde tek dostumdu. İki gündür feci hissediyorum yokluğunu. NTV Radyo'da saçma bir program var katlanamıyorum. Yine en iyisi Radyo Eksen gibi.

Dandik internet siten ve asla denk gelemediğim televizyon programlarınla idare edeceğim artık...

30.05.2011

haziran geldi farkında mısın?

Kestaneler, mor salkımlar, erguvanlar derken sıra geldi akasyalara. Hepsi maşallah salkım salkım çiçeklenmiş. Haftasonu bahar havası yaşayalım dedik ama serindi biraz. Ha bir de Kirsten Dunst'ı gördüm, kısa şirin ve de gamzeli bişeymiş...

26.05.2011

herşey bir maille başladı

Bundan aylar önce sıcak bir Ankara akşamında, lunapark gürültüleri eşliğinde bu otelin bir başka odasında gene masaya kurulup-ve de cesaretimi toplayıp- bir mail atmamla başladı herşey.

Şimdi ise başka bir odada bu satırları yazıyorum. Maili alan kişinin şu an ne yaptığını gayet iyi biliyorum...

25.05.2011

zeynep şahin'in cevabı acaba ne oldu?


Beyrut'tan dönüldü. İzlenimler yenilip içilenler yakında bu mecrada...

19.05.2011

bir numaralı halk düşmanı

Jacques Mesrine ağır psikopat bir abidir. Cezayir'de başlayan öldürme faaliyetlerine sivil hayatta da devam eder karanlık abilerin emri altında. Gittikçe yükselir. Sonra banka soymaya, yakalanmaya ve hapisten kaçmaya başlar. Sistemden çaldıklarını silaha ve kadına yatırır. Fransa dışında da faaliyetlerde bulunur. Sonlara doğru devrimci damarı tutar. Silahla yaşayıp silahla ölür. Vincent Cassel döktürüyor, film heyecanlı ama karakter hakkında pek fikir sahibi olmaya izin vermiyor doğal olarak.

Yarın Beyrut'a uçuyorum. Gezelim görelim başlıklarıyla pek yakında karşınızdayım.

9.05.2011

ne olacak buraların hali?

Eskiden hergün yazmaya çalışırken şimdi aklıma eserse ayda bir yazıyorum galiba. Nedir bunun sebepleri gelin açıklayayım:

Bir kere bloglara iş yerinden ulaşılamıyor. Ulaşılıyor da böyle google translate falan kastırmak gerekiyor. Bu durumda da fotoğraf falan yükleyemiyorsun. Bütün heves kaçıp gidiyor doğal olarak. Tükürürüm böyle yasakların ortasına...

Ayrıca işler feci yoğun. Sürekli bir seyahat halinde olunca zaman bulamıyorum, zaman olsa derman yok. Bir de manitasyon olayı var. Kendisiyle zaman geçirmek varken hiç de oturup blog falan yazmamı beklemiyorsunuz değil mi? Zaten kendisinin evsiz kalma sürecinde acıyıp kapımı açmam sonrasında gizli kapaklı iş de çeviremez oldum. Geçen gün de bir kızdı zaten "yok hala onun kıçı bunun başı diyorsun" diye, yazdıklarımı denetimden geçirmek zorunda kalacağım sanki.

Blog duracak burada o kesin, aklıma geldikçe yazacağım. Misal iki hafta sonra bu saatlerde Batroun yolunda olmayı planlıyorum; yediklerimi içtiklerimi yazmak boynumun borcu.

Arz ederim.

2.05.2011

nisan sonu

"Truman Capote asla Cuma gunu ucaga binmezdi ve bu beni de korkutuyor." Bu cumleyi okumamla birlikte ucagin isiklari sondu ve evet ben bu Cuma aksami en son yarim saat once kalkista 15. sirada oldugumuzu belirten anonsu duymustum. Karanliktan yararlanip uyumaya calisiyorum keza dun gece gec saatlere kadar Godot`yu bekledigimden bitkinim; Sophie Dahl balik pisirmisti diye dusunuyorum o koca gozleri, gamzesi, seksi aksani ve tum sofistikeligiyle. On siralardaki Hollandali civcivlerin bagiris cagrislarindan uyuyamiyorum gerci...

Ucaktan inince suraima topragin kokusu carpiyor, yagmurdan hemen sonra inmemiz etkisini artiriyor sansima. Ucagin yanindan bir kurbaga ziplayarak geciyor. Evet buralara bahar gelmis ve evet cam agaclarinin arasindan mavi Ege`yi goren balkonlu bir evde yasamak isterim ve ugrunda olebilirim...

28.04.2011

paskalya çöreği

Kurtuluş Caddesi'ndeki Arma Pastanesi'nden alana kadar yıllarca paskalya çöreği yediğimi sanmışım. O nasıl bir lezzettir... Kiloluk alın, azar azar yiyin.

23.04.2011

papatya

Bir odada insanlar sevdiklerinin ölümüne hazırlanırken yan odada başka insanlar yeni doğan bir bebeğe sevinebiliyor. Buna hayat denilmiyor mu zaten? Bir insanın doğumgününde ölüm haberi almasına da cilvesi...

17.04.2011

yerel renkler

Okuduğum ilk Capote kitabı. Ve altını çizme ihtiyacı duyduğum ilk kitap. ABD, İtalya, Haiti, İspanya, Fransa ve Fas'ta yaşadığı ve gördüğü yerleri, kişileri, eşyaları, hayvanları anlatıyor ben de kilitlenmiş gibi okuyorum.

Londra'da bir sanatçı bana "Bir Amerikalının Avrupa'ya ilk kez gelmesi çok harika bir şey olsa gerek;" dedi. "Asla oranın bir parçası olamazsın, yani hiçbir acı senin acın değildir, onlara hiçbir zaman katlanman gerekmez; evet senin için sadece güzellik vardır."

Sonuçta, turist ya da gezgin, her ne sıfatla nereye gidersek gidelim bizim de düştüğümüz durumdur bu.

13.04.2011

ben ana beatriz gördüm


Nihayet oldu. Dünya gözüyle bir süpermodel gördüm, ölsem de gam yemem. Ben diyeyim 3 sen de 4 metre önümden yürüdü gitti bir aşağı bir yukarı. Ama tam karşımda oturan ablası da pek bir güzeldi. Ana Beatriz eğlenilecek Patricia evlenilecek Barros.

6.04.2011

tükürürüm böyle davete

Depresif değil yorgun, sıkkın değil bıkkınım. Eşek gibi koşturmaktan kendime zaman ayıramıyorum. Eskiden TV-laptop-kanepe üçlüsü mutlu ediyordu beni asosyal yaşamımda sonra piyangodan +1 kadrosu çıktı, iyi kötü takıldım ara ara sosyal yaşamda. Şimdi iş seyahatlerinden ona da fırsat bulamıyorum.

Mesela Gisele 10 dakika-bilemedin 15- mesafede bana ama ben eve zor attım kendimi. Gerçi erkekleri almıyorlar ya adaya... Adaletin bu mu dünya? İlle bileklerimi mi kesmem lazım? Hı?

2.04.2011

tohum enginar günü

Tohumları ektim, bakalım hangileri çıkacak. Ha bir de yılın ilk enginarını yaptım. Keşke hava bu kadar sıkıcı, kapalı ve yağışlı olmasaydı.

1.04.2011

oynatmaya bir kala

İş ağzıma ediyor, bir haftadır internet yoktu, ilgilenecek hiç halim yoktu, dolgum düştü, maaşlar yatmamış. Ne diyebilirim ki?

22.03.2011

nihayet

Sansür sona ermiş gibi görünüyor. İşlerin yoğunluğu, özel hayatın hızı, bloga katakullisiz erişememenin sıkıntısı derken epeydir yazamıyorum buraya. Hadi bu bir vesile olsun nitekim yazacaklarım birikiyor. Arkası yarın...

21.03.2011

bir kırlangıçla bahar gelmiyor

Geçen sene ilk kırlangıcı/ebabili Cihangir Camii'nin bahçesinde karşılamışken bu sene Diyarbakır surlarının üzerinde denk geldim. Velakin arkasından kış bastırdı. Fransızların ataları yalan söylememiş.

13.03.2011

baklahorani


Geçen pazartesi Baklahorani Şenlikleri vardı, vakitsizlikten buraya aktaramadım. Basında da sadece bir kişi yazmış zaten. Büyük perhizden önceki son pazartesi gününe rastlayan Rumların eğlence günü adeta bir maskeli balo kıvamında geçiyormuş keza yıllardır kutlanmıyordu. Geçen sene canlandırılmaya başlanmış bize de Tatavla'da kutlanan şenliklere katılmak düştü. Önde orkestra arkada maske takmış ve dans eden grup Baruthane Caddesi'nden meydandaki Kurtuluş
Spor Kulübü'ne yürüdü, keza esas eğlence buradaydı. Aldık tabakta mezelerimizi rakımızın yanına önce laterna dinledik sonra Cafe Aman çıktı sahneye. Malum yaşlıyız onlar bitirince şarkılarını bize de eve dönmek düştü. Seneye tekrar katılmak lazım.

9.03.2011

cip oldum

O kadar seyahat, ard arda uçuşlar derken CIP salonunu kullanma hakkı kazandım. Nedir bunun kriteri derseniz 12 ay içerisinde 25 000 uçuş mili kazanmak derim. 2 yıl boyunca bu hakka sahipmişim ve 1 yıl içinde 17 000 veya 2 yıl içerisinde 35 000 mil kazanırsam hakkım 2 yıl daha devam edecekmiş. Bu tempoyla zor olmasa gerek...

En ama en büyük avantaj şüphesiz Atatürk Havalimanı'nda CIP kapısından geçiş yapmak. Saat 07 uçaklarına yetişmek için debelenenler arasında iki güvenlik kontrolünden geçiş için stresli bir şekilde beklerken ömrümden düşen dakikaları düşündüğümde ömrümün uzayacağı bilimsel bir gerçek. CIP salonuna geçerken tek bir güvenlik kontrolünden ve çok az bir sıra bekleyerek geçmek büyük bir lüks. Salon sabahları kalabalık ve oturacak yer bulmak zor oluyor, gazeteler de paylaşılmış. Yine de yiyecek içecek seçenekleri güzel velakin içki yok. İç hatlarda hep Garanti lounge'unu kullandığımdan gözlerim aradı içkileri ama hemen hemen bütün uçuşlarımı sabahın köründe yaptığımdan eksikliğini aramayacağımı düşünüyorum. Tek güvenlik geçişini beleş içkiye tercih ederim.

İstanbul dışında Ankara ve İzmir'deki salonları kullandım. Ankara'daki de tek güvenlik geçişi sağladığından gayet kolaylaştırıcı ama diğer şehirdekiler ne yazık ki ikinci güvenlik geçişinden sonra. Bu da beleş yiyecek içecek imkanı demek. Hiç yoktan iyidir.

4.03.2011

555


Saldık blogu. İş bir yandan, hastalık bir yandan. Gündemdeki olaylar da gayet can sıkıcı; misal bloguma bile katakulliyle girebiliyorum. Bu vesileyle 555. postum gecikmeli ve buruk da olsa hayırlara vesile olsun. Hem Gisele de geliyormuş memlekete...

24.02.2011

yolun açık olsun

Turne bitti nihayet. 800 kilometre yol yapıp 4 uçak 2 de feribot seferini de bonus olarak kullanıp soluklanmaya başladım. Bugün son durak Bursaydı ve ben eski bir dostu görebildim bir saatliğine de olsa.

Benim gıptayla baktığım seyahatleri ve de işleri yaptıktan sonra şimdi de hayal edemediğim bir adımı atıp yeni bir ülkede/şehirde bir hayata başlıyor Flo'suyla. Her şeyin onun istediği gibi olmasını dileyerek yolun açık olsun diyorum Ceren...

18.02.2011

turnemiz başlamıştır

7 iş gününü altısını başka başka şehirlerde geçireceğim turne nedeniyle buralara uğramam zor görünüyor. İlk durak Düzce oldu. Düzce'nin en güzel yanı İstanbul'a dönüşte Meşhur Köfteci Mustafa'da ıslama köfte yemek olmalı.

15.02.2011

herkes bir yerlerde

Yeni moda galiba etrafımdaki insanların bir anda yurtdışına firar etmesi. Kimisi Hariri'yi anıyor kimisi moda haftası takip ediyor kimisi de "çantasız Londra'yı nasıl gezerim" denemesi yapıyor. Bana düşense günü birlik iş seyahatleriyle yorgun argın eve dönmek. İtirazım var!

13.02.2011

kah bira kah viski

- İçindeki boşluğu nasıl doldurmayı planlıyorsun?
- İçkiyle
- Daha önce nasıl dolduruyordun?
- Boşluk mu vardı daha önce?

Kazan'da son Bomontileri içmeden önce.

11.02.2011

gmt

Saat dilimlerini aşarak yolculuk yapmak enteresan, en fazla 5 dilim aştım ben; daha fazla aşanlar da varmış. Jetlag olabiliyor insan, o zaman da melatonin giriyor devreye. Yoksa gittiğin yerde düdük gibi dolaşmak pek de keyifli olmasa gerek.

Ben burada akşam yemeği yerken birileri kahvaltıya başkaları da öğle yemeğine hazırlanıyor olacak. Ne yaparsın dünya hali... De o zaman dilimleriyle ilgin yoksa sallamıyorsun o hali. Ne zaman ki aklın başka saat diliminde oluyor başlıyor kafandaki saat de işlemeye. Çıkartıyorsun topluyorsun "kim şu an nerede ne yapıyor?"u bulmaya çalışıyorsun. Keyifli bir oyun sayılabilir ucunda özlem yoksa.

Önümüzdeki dört gün en popüler aritmetik işlem toplama/çıkarma, kritik sayı da 7 olacak. Hadi hayırlısı.

10.02.2011

ben bugün bakan gördüm

Güya sağlığı korumak için çabalayan bir hükümetin aslında memleketi glikoz şurubuna boğmak istediğini nedense bilmiyormuş gibi yapan üyeleri olduğunu gördüm. Sağlık hizmetlerine ulaşımı kolaylaştırdığını iddia edenlerin mahkeme kararlarına "hatalı" dediğini, hastaları da zaten pek de eldeki malzemeleri kullanmadığını söyleyerek azarladıklarını da gördüm. Bol bol kafa tokuşturan, emme basma tulumba gibi her söyleneni onaylayan bürokrat da gördüm.

Sonra Kabataş'a yürüdüm, soğuktu. İlk kez çınarların çevrelediği o caddeyi yürüyüşüm aklıma geldi 15 yıl önce. Tepedeki, ucundan azıcık anısı olan binaları seçmeye çalıştım, sonra kötü bir sandviç yedim, metroya binip işe döndüm.

Bir buçuk saat sonra eve gidiyorum...

9.02.2011

sergi sergi gezelim bilgimize bilgi ekleyelim

Yok ne yazık ki ölmedim; kısmet. Cumartesi hastalığımın son demlerine ve kalabalığa rağmen önce Rus köylülerinin Çarlık rejimi altında inim inim inlemesini anlatan depresif tablolar sonra da Meksikalı bir kadın ve kocasının hezeyanlarını anlatan eserlerle pek bir entel oldum. Üstüne de bahsi geçen tek kaşlı kadının (bizim bir din hocası vardı Tekkaş namlı, o geldi aklıma) hayatını anlatan filmi izledim. Güzeldi hepsi vesselam.

Ertesi gün ise şömine karşısında şarap içip, caz dinlerken orkinos yiyerek geçti. Pek sofistike zevklerim var. Buradan emeği ve katkısı olan herkeslere teşekkürler...

Ha noldu gene işteyiz. Akşamları da 22 demeden sızıyorum bütün gün toplantı vs derken. Dinleneyim biraz keza çılgın partili bir haftasonu bekliyor beni.

4.02.2011

ağlarım ben halime

Pazardan beri sinüzitle boğuşup dururken dün iş nedeniyle yediğim yemek ülserimi azdırdı; ne zamandır olmuyordu. Hastayken daha güçsüz hissedip daha alıngan oluyorum, evde yatmak yerine çalışmak da cabası...

Geberip gitsem arkamdan yas tutan olur mu acaba?

2.02.2011

neye niyet neye kısmet

She & Him - Don't Look Back from Merge Records on Vimeo.


Geçen sene Mariza'yı tek başına havaalanında salınırken görünce bir dahaki gelişinde canlı kanlı izlemek için uğraşacağımı söylemiştim. O söylüyor bu akşam ben gene göremiyorum. Ama She&Him ile tanıştım; hiç yoktan iyidir...

1.02.2011

biutiful

İstanbul'da yaşayıp Boğaz'ı görmeyen insanlar varsa Barcelona'da yaşayıp Sagrada Familia'nın en fazla silüetine bakabilen insanlar da var doğal olarak. Bu insanlar hayata tutunmaya çalışıyor. Çeşitli yollardan kazandıkları üç beş kuruşla çocuklarının mutlu olmasını ya da en azından doğumgünlerinde kar görmesini sağlamaya çalışıyor. Kimisi o şehirde doğmuşken kimisi dünyanın bir ucundan bin umutla geliyor. Ve hepsi bir şekilde ölüyor. Ölüm işte onlar için beyaz ve huzurlu bir an sağlıyor.

27.01.2011

güzel olduğunuz kadar akıllısınız da


Akıllı kadınlara karşı zaafım var. Güzel kadınlara karşı da her erkek gibi doğuştan zaafım olduğu göz önüne alınırsa tehlikeli kombinasyon hakkında fikriniz oluşmuştur. E biraz beni tanıyor/bloga göz gezdiriyorsanız da hobilerim arasında manken isimlerini ezberlemek olduğunu fark etmişsinizdir.

Örneğin podyumda yürüyüşünü izlerken hipnotize olmuş gibi ekrana takıldığım Karlie Kloss'un o şımarık Amerikancasını duyunca nasıl kendisinden soğuduysam (ama sessiz halini hala takip ediyorum) Carmen Kass'ın da usta bir satranç oyuncusu olduğunu duyunca öyle etkilenmiştim (hayır daha kendisiyle maç yapamadım).

Yeni güzel akıllımız ise Lily Cole. Klasik bir güzel olmasa da kendine has bir hatun kabul edelim. Zekasını da Guardian'a yazdığı Londra'daki öğrenci protestolarıyla ilgili makale sayesinde gördüm; nitekim bu işleri en az benim kadar bilen birisi kendisinin Cambridge'de Sanat Tarihi okuduğunu söyledi. Kendisi kasım ayında Tayland'a gidip Burmalı mültecilerin kaldığı bir kampı da ziyaret etmiş; kaçırmışım. Geçen hafta bu konuyla ilgili bir makale daha patlatmış. Lily hanımı takibe devam...

26.01.2011

martılar ah eder

Sabaha karşı uykum kaçıp da gece seslerini dinlemeye başlayınca fark ettim ne zamandır martı sesi duymadığımı. Halbuki bazı geceler uyutmazlardı o kalın sesleri ve haziran ayında yavruların gıcırdayan bağrışları sayesinde. Galiba dönüşen şehrin başrol oyuncuları gökdelenler ve onların ışıkları tutuyor kendine martıları; araştırmak lazım. Bana kalansa buzdolabının değişen termostatının sesi.

24.01.2011

postcards from italy


Bir güvercin ağzında dal, uçuyor sırtında dünyayı taşırken Atlas misali. r yerine R kullanan bir el yazısı kendimi yorgun, mutsuz ve neşesiz hissettiğim zamanlarla ilgili reçete yazıyor renkli kalemlerle. Görmek istediğim 10 yerin listesini yazıyorum bir yerlere...

23.01.2011

blog, boşa geçen günleri say!

Nerede kalmıştık? Afili bir şekilde şehre haber yollayıp, döndüğümü bildirip, mekanlarda salınmak isterdim en canti halimle ama günler haftalar sonra kanepeye tüneyip Spartacus'un inmesini beklerken Behzat Ç.'ye göz gezdiriyorum. Ha bir de yeni oyuncağım var sehpanın üzerinde.

Nerede kaldıysak üç hafta önce keşke oradan devam edebilseydik ama geriye gittim birçok açıdan. Bir şövalye çıkabilecek potansiyelden loser meydana gelirse, o ömre boşa geçmiş diyebilir miyiz? Ve bir de karşıdaki kişi ortamın en zeki ve olgun kişisiyse beri yandaki de ortamın en şanslısı mıdır?

Dizi indi, cin tonik hazır, koltuk sızmam için beni bekler...

2.01.2011

üç hafta yokum

Bu sefer eşyaları bir bavula koymak zorunda kaldım. Fırsat bulsam bile yazasım olmaz buralara. Kalanlar tatlılarını yerken kahvelerini içsinler hep böyle mutlu mutlu...