14.03.2020

mahşerin en yeni dördüncü atlısı: covid-19


Öğrenciyken de mezun olduktan sonra da bulaşıcı hastalıklar hep ilgimi çekti. Sonuçta gözle göremediğimiz bir mikroorganizma vücudumuza girmenin yolunu geliştirip içeri giriyor, kendini çoğaltıyor ve bizi hasta ediyor. Eğer başkalarına da bulaştırabilirse ne mutlu ona, hele bunu kolay yoldan ve çabuk bir şekilde yaparsa duble mutluluk. Eğer bencil değilse aslında bulaştığı kişiyi öldürmeyip bir ömür onunla yaşayıp, kendine bulaşacak başka canlılar bulması da daha mantıklı olur.

Bizi hasta eden binlerce mikroorganizma var, kiminin adını bile bilmiyoruz ama kimini ezbere sayabiliyoruz. Bir yandan da yenileri gündeme geliyor. Her sahneye çıkanla birlikte tedaviler, aşılar, önleme yöntemleri de diğerlerinin yanına ekleniyor.

İnsanlık tarihi açısından salgınları önemli buluyorum. Mesela sınıf atlamak öyle kolay değildir denir ya, on kuşak gerekir. İşte dünyayı kavuran bir salgına denk getirirseniz ve de hayatta kalırsanız, bir anda sınıf atlama şansınız ortaya çıkar. Salgınlar demokratiktir bir yandan. Sizin yıllarca övdüğünüz “en akıllı”, “en beyaz”, “en güçlü”, “en zengin” gibi sıfatlar bir gecede mezara gömülebilir. Genetiğimiz-bağışıklık sistemimiz uygunsa yaşarız, hatta bazen var olan defektler yaşama şansını artırır (bkz. Orak hücreli anemi). “Her kriz bir fırsattır” diyenleri doğrularcasına ortaçağ Avrupasında veba salgınları sonrası nüfus yarı yarıya düşmüşken maaşlar da iki katına çıkar. Hayatta kalabildiyseniz tabi...

Yine bir salgınla yaşıyoruz. Dünya tarihinde bir dönemecin tam içindeyiz sosyal medya sayesinde yaygın haber ağımız sağolsun. Bu dönem de sağ salim bitip yaralar sarılınca yeni bir dünyada yaşayacak sağ kalanlar. Çalışma dinamikleri, sağlık sistemleri, ekonomik göstergeler, açık sınırlar, kapanan ülkeler derken hepsinin kuralları baştan yazılacak. Bize de izlemesi düşecek. Aslında bakılırsa harika bir deneyimin daha çok başındayız.

Ha bu arada: ellerinizi yıkamayı unutmayın!

8.12.2019

çok güzel bir yıl değildi ne yazık ki

Zeytin toplamak bir terapi gibi. Hafif bir rüzgar, rahatsız etmeyen bir güneş, kuş sesleri derken tek tek elle zeytinleri toplarken saatler hatta koskoca beş gün geçiyor. Kah hayatımı düşünüyorum kah hiçbir şey düşünmeden tepedeki dallara uzanmaya çalışıyorum. İlerideki tepenin ardında bir kanalizasyon çalışması var, neler olduğunu göremesek de sesi yeterince geliyor. Şu güzel ortamı bozmayalım bari fonda hilti sesi yerine müzik olsun diyoruz. Herkese tavsiye edeceğim İş Sanat'ın çalma listelerinden birini açıyorum ve bingo...

Frank Sinatra şarkılarını meşhur olmuş iki üç tanesi dışında bilmem açıkçası. Sesi güzel tamam da temsil ettiği şeylere benim dünyamda pek yer yok. Neyse bir anda şu şarkı başlıyor ve ben hasatın geri kalanında yılların muhasebesini yapmaya başlıyorum. Taşradaki 17 yaşım da şehirdeki 25 yaşım da "very good" diyebileceğim yıllar değildi. İlki zaten kazanılamamış bir üniversite sınavı macerasıyla heba olmuşken ikincisinde yine parfüm kokulu saçlarla tanışma şansına erişebilmiştim. 35 yaşım bu ikisinden de iyiydi ne yalan söyleyeyim. Bugüne kadar başıma gelmiş en iyi şey olan kadınla evliydim sonuçta; her ne kadar mavi kan ve limuzin göremesem de... "Peki sen üç paragrafa ayır deseler ne derdim?" Bir kere 15 yaşımı koymam lazım ilk paragrafa, sonuçta bir kızı gördüğümde nabzımın yükseldiği, dilim döndükçe meramımı anlatabildiğim yıl oydu. Kurulan arkadaşlıkların temelinin de o yaşa gittiğini görüyorum şimdi düşününce. İkinci paragrafa 20 yaşı koymak lazım, dedim ya parfüm kokulu saçlarla tanışma, şimdi hayali bile kurulamayacak Asmalımescit'in tenha sokak araları. Öte yandan büyük şehre gelmiş olma, büyüme çabaları da cabası. Üçüncü paragraf ise hiç şüphesiz 31 yaşa ait. Olgunlaşma bir yandan, delice aşık olma bir diğer yandan. Tek başıma dünyanın bir ucuna gidip kendime bazı şeyleri ispat ettiğim yaş da bu yaş. Acaba sonbahara giriyor muyum ben de şarkının sonundaki gibi? Sonuçta kırktan gün almadım mı?

Bir yandan zeytin rekortemiz için de harika bir yıl. Sofralık kurulan kilolarca zeytinin dışında (üç evin yıllık zeytin ihtiyacını fazla fazla karşılayacak miktar) iki yüz kilograma yakın bir ürün var elimizde. En genci 10 en yaşlısı 14 yaşındaki 14 ağaç için bir rekor bu. Bu durumda istikamet yağ sıkımı... Hiç soğuk sıkım bir yağ tesisi gördünüz mü bilmiyorum ama süreç özet olarak şöyle işliyor. O son aşamada kendi yağınızın kazana aktığını görmek gözyaşartıcı.

Fakat kötü bir haber var. Eğer bizim gibi romantik takılıp zeytin toplama işini bir haftaya yayarsanız zeytinler bekledikçe küfleniyor ve yağın kalitesi düşüyor. O sebeple tek tek elle toplama dönemi sanırım sona erdi. Bakalım seneye neler yapacağız?

2.11.2019

bir ülkeden bir iç ülkeye


Avrupa'nın en sıkıcı başkentlerinden Kişinev'de biraz fazla kalıyorsanız ve benim gibi post Sovyetik ülkelere bir de kimse tarafından tanınmayan devletlere ilginiz varsa istikametiniz belli: Transdinyester Cumhuriyeti. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz sessiz sakin Karadeniz'e dökülen Dinyester Nehri'nin her iki yakasında bir şerit gibi yer alan 500.000 nüfuslu ülke her ne kadar bayrağında, cadde isimlerinde vs SSCB'yi yaşatmaya çalışsa da Sheriff firmasının marketten futbol kulübüne her alanda tek başına faaliyet gösterdiği bir garip ekonomiye sahip. Bu garipliği ülkeye giriş ve çıkışlarda da yaşıyorsunuz. Rumence konuşan, Latin harfi kullanan ve para birimi ley olan Moldova'dan çıkıp, sınırdaki Rus tanklarının yanından geçip Rusça konuşan, Kril alfabesi kullanan ve para birimi ruble olan Transdinyester'e giriyorsunuz ama aslında iki ülke arasında 1992 yılından beri geçerli bir ateşkes var; yani her an savaşmaya devam edebilirler.



SSCB dağılıp her sosyalist cumhuriyet bağımsızlığını ilan ederken Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de kervana katıldı. Gel gör ki ülke sınırlarında Rus azınlığın yaşadığı bu bölge bu karara katılmayıp kendi bağımsızlığını ilan eder. Sonrası gelsin savaş gitsin Rus müdahalesi. Ülke Moldova ile Ukrayna arasında sıkışmış olduğu, son dönemde de Ukrayna-Rusya ilişkileri malum olduğu için aslında Moldova ile bağları da atamıyorlar. O sebeple sınır gayet açık. Yapmanız gereken Kişinev otogarından aşağıda bir örneği yer alan Tiraspol otobüsüne binip 1,5 saat dişinizi sıkmak. Sonra fotoğrafta da gördüğünüz üzere gayet şirin bir yapı olan otogara geldiniz mi bilin ki Transinyerster'desiniz. Aslında aynı bina tren garı ama tren sadece haftasonları varmış. Sınır geçisi esnasında size verilen ve ülkede 10 saat kalmanıza izin veren göçmen kartınızı sakın kaybetmeyin çünkü çıkışta alacaklar. Kaybederseniz ne olur hiç bir fikrim yok ve olmasını da istemem. Neden 10 saat? Onu bilen de yok sanırım ve zaten ülkede daha fazla kalmaya gerek de var mı bilemedim.






 

Başkent Tiraspol gayet küçük bir şehir. önünde kocaman bir Lenin heykeli olan parlamento binası, yine Lenin heykeli olan Şehir Konseyi binası, savaşta ölenler için anıtlar, tanklar, heykeller, daha fazla Lenin büstleri, daha fazla savaş anıtları, daha fazla tanklar derken gezip görüyorsunuz hemen her şeyi. Şehre yaklaşık yarım saat mesafede Bender kalesi var, Osmanlı-Rus savaşlarında birçok defa el değiştiren ve İsveç Kralı Demirbaş Karl'ın Osmanlı İmparatorluğu'na sığındığında misafir olduğu mekanda açıkçası çok da bir şey yok. Bizi gezdiren rehberimiz bir de atraksiyon olsun diye 1980lerden kalma bir salla nehri geçirdi bizi ama gördük ki günlük hayatta da insanların sıkça kullandığı bir ulaşım aracı aslında bu.



 Peki 10 saat bitti, Kişinev'e dönüyoruz; ne alalım? Ülkenin dünyaca tanınan iki şeyi var: 1. plastik rubleleri ki banka şubelerinden temin edebilirsiniz. 2. en büyük ihraç maddelerinden olan Kvint marka brendi. Her Sheriff marketinde satılıyor. Tadı güzel ve fiyatı da gayet ucuz.




28.08.2019

o taşlı yollar hep asfalt döşenmiş şimdi


Çocukluğumda yazların bir kısmı anneanne ziyaretleri nedeniyle Çatalca'da geçerdi. Etrafta oynayacak akran, top tepecek arsa, evde okuyacak kitap olmayınca da o günler gayet sıkıcı olurdu. En güzel anılar hep o muhteşem Patriyot yemeklerine aitti. O kadar gitmek istemezdim ki Çatalca'ya her seyahatin sonu bir kriz; nitekim gidebileceğim son seferde rest çekmiş ve evde kalmıştım. Torununu göremeyen anneannemin herkese küseceğini tahmin edemeden. Zaten sonra beyin kanaması geçirip felç oldu ve yıllarca kalkamayacağı yataklarını gezdi çocuklarının.

İşte o sıkıcı yolculuğun ete kemiğe büründüğü yer Kaleiçi mahallesinin meydanından yukarı çıkan Arnavut kaldırımı sokaklardı. Sağdaki terk edilmiş büyük Rum binası son enteresan nokta. Sonrası geçmeyen saniyeler, arkadaki evlerden gelen klarnet sesleri ve akşamüstü gökyüzünü kaplayan karga sürüleri.



Yıllar sonra yolumu özellikle Çatalca'ya düşürdüm. Arnavut kaldırımları asfalt, o terk edilmiş Rum binası Mübadele Müzesi olmuş. Ev aynı şekilde duruyor, sanırım rengi bile değişmemiş. Etraftaki yıkık Rum evleri de sanki donmuş gibi. Sadece köşedeki ahşap binanın yerini betonarmesi almış. Şöyle bir tur attım etrafta, zaman gerçekten donmuş gibi. Bir tek kargalardan haber yoktu, sanırım şehri felç eden yağmurdan kaçmışlardı.

5.08.2019

ok computer, bir ölüm nedeniyle tekrar ziyaret



OK Compter ile ilk tanışmamı 9 yıl önce yazmışım. Velhasıl aynı Roll'de bir yazı daha çıkmıştı ve şöyle diyordu: “İktidarsızlık (cinsel anlamda değil). Çaresizlik. Keder. Öfke. OK Computer’in son parçası “The Tourist” sona erince, önce bir süre boşluğa bakıyorsunuz. Yoğun ve yorucu bir deneyim bu albümü dinlemek. Katarsis filan ummayın boşuna. Aksine daha da yüklenmiş olarak kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Costa Gavras’ın Kayıp’ını seyrettikten sonraki gibi. O tarz bir yoğunluk, o tarz bir çaresizlik hissi. Yüzünüzü yıkamak, bir süre aynada yüzünüze bakmak, sonra belki çıkıp temiz hava almak... Yapılabilecek başka ne var? Sonra... belki yeniden OK Computer’ı dinlemek." Ben bu yazıyı hiç unutmadım. Ne zaman albümü dinlesem yüzümü yıkamadım ama derin bir nefes alıp tekrar başladım. 18 yıl boyunca kimin yazdığını da hiç hatırlamadım/bilmedim. Ta ki Cüneyt Cebenoyan'ın ölümünün ardından yazılanları okuyana, Roll yazılarından bir seçmeye denk gelene kadar.

Hikayesini, çektiklerini herkes biliyor artık. Ben hiç o toplara girmeyeceğim. Şahsen çok tanışıklığım da yoktu ne yazık ki, sahada top tepmişliğim belki bir bira içmişliğim var. Sonra o çevrelerden uzaklaştım gitti. Ama hanımla arkadaştılar, basın gösterimlerinde sohbet eder dertleşirlerdi; sonra akşama anlatırdı bana nasıl her şeye iyimser baktığını, nasıl mücadele ettiğini... Bir basın gösterimi sonrası hanımı alacaktım yoldan, o da bekliyordu yanında o dev cüssesiyle. İnip merhaba diyemedim, sonra geçen cumartesi ölüm haberini gördüm twitterda.

Siz benim gibi yapmayın. Saygı duyduğunuz kişilere en azından bir "merhaba" diyin.




15.06.2019

jagged little pill




Tam 24 yıl önce dün (hatta gece 12'yi geçtiğine göre bir önceki gün) bu leziz albüm yayınlanalı 24 yıl olmuş. İlk nasıl dinledim, hangi şarkıydı hatırlamıyorum ama aklımda hep yukarıdaki sahne var: Alanise abla karlar içerisinde şarkı söyleyip araba kullanıyor.

O zamanlar gençtim, tıfıldım. Hayallerim, umutlarım vardı. En azından bu klibi izlerken diyordum ki: üniversiteye İstanbul'a gideyim (oldu), şöyle uzun düz saçlı, şarkı söyleyen olmadı gitar falan çalan bohem bir kız arkadaşım olsun (olmadı/olmadı/olmadı), gençliğimi çılgınca yaşayayım (mal gibi kanepede oturdum), kapağı bir şekilde Kanada'ya atacaktım (olmadı) filan. Hani öyle Alanise Morisette de aşık olunan biri değildi de güzeldi farklıydı işte. Kısacası bol bol dinledim o dönem.

24 yıl geçmiş, dile kolay. Alanise Morisette de pek bir şey yapamadı, ben de. O sanırım bir çocuk doğurdu, epey para kazandı, Kanada vatandaşı olduğuna göre temel hak ve hürriyetleri yerindedir, wikipedia açmak için VPN kurmuyordur. Bense öyle kaldım işte. Bir halt olmadı. Otoparkta panik atak geçiriyorum, kendimi zor dışarı atıp kapıdaki gençlerden yardım istiyorum. Evet yaşlandım, 24 yıl boşa geçti...