31.12.2010

seneyi kapatırken

2010'a fırtına gibi girmiştim. Kırmızı koltuklara serilip, gülelim eğlenelim, yiyelim içelim konulu gecenin ilerleyen aşamalarında kendimi Cihangir'de Frankofon bir evde votka şatlarıyla cebelleşirken bulmuştum. Seneye nasıl girersen öyle mi geçer? Şüphesiz ki değil, nitekim sevdiğimiz bir yazar şöyle demiş tam da konuyla ilgili: “Yeni yılı nasıl girerseniz öyle geçirirsiniz" lafı saçmalık. Kanaatimce tam tersine, asıl bütün bir yılı nasıl geçirdiyseniz yılbaşını da öyle geçiriyorsunuz. Dolayısıyla paniğe kapılmaya mahal yok. Olan olmuş, geçen geçmzaten. Biz sadece sağlamasıyapıyoruz."

Eskiden, ailece yeni yıla evde güzel yemekler yiyerek girerken, televizyonda mutlaka senenin önemli olaylarını özelteyen programlara takılırdım. Artık o programlara ilgi göstermiyorum. O yemekler de olmuyor zaten. Olan olmuş, geçen geçmiş mi diyorum acaba?

Peki nasıl geçti 2010? İyiydi diyelim. Çok şey öğretti, çok yer göstertti, çok insan tanıttı. Müteşekkirim kendisine. Ve tam da bu nedenle iyi bir uğurlamayı hak ediyor...

Bundan tam 365 gün önce birisi gelse ve bugüne ait bir screenshot gösterse hayatımdan, senaryoyu gerçeğe uygun bulmaz ve kaale almazdım muhtemelen. Gel gör ki insan gayet şaşırtılmaya açık bir mahlukatmış... Bakalım seneyi bitirirken neler yazacağım buralara.

30.12.2010

macera dolu trabzon

Senenin son seyahatini de bitirdim. Gittiğim yer de şüpesiz Türkiye'nin en kaotik şehri olan Trabzon. Kaotikliğin sebebi de mimari falan değil düpedüz insanları. Yoksa o yemyeşil doğaya o muhteşem Karadeniz müteahhitliğinin nadide parçalarını yerleştirmek takdire şayan bir olay. Kimse de beni ayrımcılıkla falan suçlamasın keza 31 yıldır Karadeniz insanı kaotikliğini hem çevremde hem de içimde yaşıyorum.

İş bitince akşam uçağını beklemeye başladım Forum Trabzon'da. Bünye hasta ve yorgun olunca bir yarım saat kadar uyumuşum koltukta, iyi geldi. Dışarı çıkınca pis bir yağmur ve boş bir taksi durağı tamamen ayılttı beni. Bilmediğim bir şehirdeyim, yol iz bilmem. Neyse hemen oradaki bir minibüs belli bir ücret karşılığı bırakmaya razı oldu havaalanına. Bu arada şöförle anlaşmamızın, bizi götürmeye ikna olmasının, acelemiz olduğunu söylediğimiz halde arkadaşlarıyla geyiğe dalmasının falan adrenalin bonusu olduğunu belirtmem lazım. Havaalanının kapısına attı bizi, iç hatlara kadar da otostopla gittik. Trabzon ellerinde nostalji!

Havaalanının içi de gayet kaotik. Bu kadar az insanın bu kadar kalabalık havası estirmesi mümkün değil başka şehirde. Ha bir de GBT yapılıyor uçağa geçerken, haberiniz olsun.

Bir yıl daha bitti. Görüşemezsek iyi seneler. 2010 iyi bir yıldı, fırsat bulursam yazarım yarın. Şimdi tek isteğim nemden yapış yapış olduğum, terin gözümü yaktığı, kıpırdamadan oturup soğuk biraları yuvarladığım, kimsenin beni tanımadığı, kimseyi tanımadığım, sokaktan harika yemekler bulabildiğim, telefonu ve interneti unttuğum bir yerde olmak. Kısmet...

26.12.2010

sen


Gidip CD almayalı galiba 2 yıl olmuştur. Çıktığı gün albüm almayalı ise 15 olmalı (Külhani Şarkılar). 2003'ten sonra çıkan Bülent Ortaçgil albümünü de çıkar çıkmaz aldım, günlerdir dinliyorum. Bol denizli, bol bol yaylıların eşlik ettiği gayet de harika bir albüm. Favori şarkım Ayrıntılar.

Hepimize hayırlı olsun...

24.12.2010

noel

Emrullah Efendi nasıl mektepsiz maarifi yönetmeyi planlıyorduysa da bizim sevgili yöneticilerimiz de interneti vs yasaklayarak ofisteki verimi artıracağını düşünmüş. Aferin onlara. Bu yazıyı da çabuk yazayım mazallah binerler tepeme...

21.12.2010

kurtlar çıldırmış olmalı

Hem en uzun gece hem dolunay hem de ay tutulması. Eskilerde olsa ne fırtınalar eser ne kurbanlar kesilirdi. Gerçi astrologlar anlatmıştır bir şeyler ama benim bildiğim kimilerinin bu gece suşi-edamame-şarapla yılbaşını kimilerinin de otlarla dolunayı kutladığı. Ha bir de subükücüler etkilenmiştir bol bol.

Günün bilgisi: Çin astrolojisine göre toprak keçisi burcundanmışım. Hem beni bile yoran inatçılığım hem de yerimden kıpırdamak istememem açıklanmış oldu mu ki?

20.12.2010

eve dönüş


Anahtar iki değil de dört kez dönüyorsa kapıyı açarken, yine kimsenin olmadığını bildiğim halde içeride, bir gülümseme yayılıyor yüzüme. Tezgahta bir not, aynaya rujla yazılmış bir mesaj veyahut duvara kanla yazılmış bir tehdit mesajı bulamasam da çarklar arasına sıkıştırılmak için bekleyen "devrimci aygıtlar" bekliyor yerinde.

Pinpon maçı devam ediyor. Bu da demektir ki itidal'e komşu olmama, meşhur pembeli komşusunun yaptığı Çerkes tavuğunu yememe daha var.

15.12.2010

içimizdeki irlandalı


Viski uzun süre ilgimi çeken bir içki olmadı, belki de oluşan imajından kaynaklıdır. İki sene önce falandı bir kaç şişe güzelinden "ateş suyu"nun ganimet olarak eve girişi, ben de bu vesileyle sevmeye başladım kendisini. Dışarıda tercih ettiğim bir içki değil hala ama bir yılbaşına sızarak girmemi de sağlayabiliyor ev ortamında.

Dün bir viski gecesine +1 kadrosundan dahil oldum, ipin de ucunu kaçırdım; yalan söylememek lazım. Sabah uyandığımda 12 yıllık bir viski fıçısı midemde açılmıştı sanki, şimdi de post alkol depresyonundan muzdaribim. Dublin'e uçsam, çayıra çimene yayılsam, Guinnessları yuvarlasam iyileşir miyim?

14.12.2010

ben derim rintintin, sen ne dersin?

Yazmamamın sebebi yok. Evet kabul edeyim yazacak da bir şeyim yok. Aslında bekleyen gelişmeler var ama sabah uyanıyorum akşama harika gelişmeler olacak yazarım/çizerim diyorum, birkaç saat sonra arayıp iki ay bekliyorsun diyorlar. Pinpon maçı izleyen kedi gibi oldum, yorulunca masanın altına kıvrılıp uyuyasım geliyor. Hava da zaten evden çıkmayıp uyuma havası. Tam benim gibi obsesif adama yapılacak şey anlayacağınız. Akşama da viski-çiğköfte partisi varmış. Halbuki hazırlamıştım ya ben avokadoları?

Yazının özeti: sıkılıyorum, haftasonu gelsin diyorum. Evet...

9.12.2010

3

Hafıza böyle bir şey değil mi? Gözden uzak olan doğal olarak gönülden/zihinden de uzak oluyor. Kullanılmayan organ köreliyor. Görülmeyen, duyulmayan insan siliniyor. Mu acaba?

Varken de pek konuşulmuyor/duyulmuyor/görülmüyorsa insan, yokken ne değişir? Burada kritik cevap "varlığı" oluyor, ben üç yılda bunu anladım. Sen kendi yolundan gitsen de aklına takılanı sormak, danışmak, bir şey paylaşmak için onun oralarda bir yerlerde olması değerliymiş.

Evet alıştığını sanıyor insan, "özlemiyorum" diyor; hatta ileri gidip "aklıma bile gelmiyor". Sonra ne olduğunu anlamadan, uzun aradan sonra bir gün "o gittiğinden beri kimseye derdimi anlatamıyorum" diye bir cümle çıkıyor ağızdan. Yine bir gün uyanılıyor, duş alıp tıraş olunup, tam evden çıkarken akla geliniyor. Yapacak bir şey yok: oturup salonda hüngür şangır ağlamaya başlıyor insan. Ve o an fark ediliyor ki o kadar çok anlatacak şey birikmiş ki; o kadar çok soracak/danışacak şey var ki...

İnsan o zaman anlıyor bazı kişilerin yeri hiç dolamıyormuş.

8.12.2010

güzel bir gün

Bir yandan bozuk buzdolabı bir yandan üst kattan damlayan su. Sabahın köründe kendimi evden atmak için geçerli bir sebepti bence. Hele bunu bir de muhallebicide kahvaltı yapmak gibi bir fırsatla birleştirince...

O saatte hava karanlık, ortalık bomboş. Ancak İkitelli'ye çalışmaya giden garibanlar var servis bekleyen. Uzun süren kahvaltı sonrası (gelsin menemenler gitsin bal kaymaklar ve peynirler) ise herkes çıkmış kovuğundan, hava da aydınlanmış.

Buzdolabı yeni bir termostata kavuşup üst katın vanası da kapanınca keyfim iyice yerine geldi. Öğleden sonraysa telefonda bir ses: "bir iyi bir de kötü haberim var!". Kötü haber pek kötü değilmiş, iyi ise beklenen... Daha herşey netleşmedi ama olsun.

Akşamsa hamsili, salatalı, kitodanlı güzel bir yemek; üstüne de 2 TLlik bir oyuncağın mucizesi. Güzel bir gündü vesselam.

Not: Muhallebicide süt de vardı kahvaltı için. Karşımda böyle biri süt içse ne yapardım bilemedim...

6.12.2010

rainbow over maslak

Müzikten, gitardan falan anlıyor olsam bir şarkı tıngırdatıp adını da başlıktaki gibi koyardım; yeteneksizin önde gideniyim ne yapayım...

Noldu da oldu? Sabah 4 Levent'ten Maslak'a yollanırken harika bir gökkuşağı vardı da önümde o oldu-yıllar var ki görmemiştim kendisini. İçimden bunun bir işaret olduğunu söyleyip güne hatta haftaya iyi başlayacağıma dair umutlandım, sene sonu geldiği için yılla ilgili bir şey diyemiyorum. Tüm bu iyi hisler 0n dakika sonra söndü velakin.

2.12.2010

istek üzerine

Sevgili Herbert,

Her ne kadar Las Vegas hatıralarını anlatmasan, bloga yıllardır yazmasan da bak isteğini yerine getiriyorum.

Ama insanları öpmeyi öğrenemedim bir türlü...

30.11.2010

kablolar sızdırma yapmış usta

İyi kötü kafa yoruyorum dünyada neler oluyor vs diye ve şüphesiz ki iyi şeyler olmadığı kesin. Kesin olan şey birileri yönetiyor birileri de yönetiliyor; bu durumu sadece ülkeler bazında da almamak lazım. Dünyanın yaşanabilir bir yer olması için yönetilenlerin uyanıp kafasını kaldırması gerekiyor. Ben kişisel olarak ABD'nin Irak'a demokrasi (!) getirdiği dönemde yaşadığım çaresizliği hiç bir zaman yaşamadım. O kadar aşikardı ki oynanan oyun, yine de elini kolunu sallayarak uygulayabildi yönetenler kafalarındakini. Ve dünyada bir haltın değişmeyeceğine dair umutsuzluk o günden beri var içimde. Zaten daa önce de yazdım bir yerlere, yarın öbür gün hayatımdan esinlenip bir roman falan yazarsam ilk satırlar Irak'ın işgalinin başlamasını, Ankara'ya giden bir otobüste, bozkırı izlerken Banu Güven'în sesinden dinleyişime dair olacak. O an hayatım da bir dönemeçten geçti bence...

Wikileaks'in yaptığı da çok önemli bence (sadece bu sızdırmadan bahsetmiyorum elbet, bir bütün olarak) ama bu haberleri öğrenenlerin kılını kıpırdatacağına dair zerre umudum da yok. Bir yandan da sırf kişisel meraktan Bangkok ve Yangon büyükelçiliğinden gelecek sızdırmaları bekliyorum.

Neyse. Konuyla ilgili Guardian'ın editöryal yazısının Türkçesini paylaşıp abuk subuk işlerle vakit kaybetmeye devam edeyim:http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1030751&Date=27.04.2010&CategoryID=132

28.11.2010

hey you

Kafam çalışmaya başladı sanki. Çok peynir yemeye başladım ondan diye tahmin ediyorum. Kafam çalışınca yazacak bir şeyim mi olmuyor ne? Bu işte bir dengesizlik var...

25.11.2010

bilmem kaçıncı devir haftası


Telefonda "boş durma, bloguna birşeyler yaz. ne zamandır güncellememişsin" dediğinde ben zaten çok önemli bir şey yapıyor ve süper loto kuponu dolduruyordum. Telefonu açayım derken sayıları atmak zorunda kaldım; ya kazanan ilçe kısmında Şişli değil de Simav veya Tomarza yazarsa sırf bu yüzden?

Sonra yürürken o para çıkınca naparım diye düşündüm: öylece dururdum herhalde. Bir de uzun bir tatil. Benim hayalim falan yok ama hayali/gayesi olanlar var; onların gerçekleştirmesini sağlardım. Mesela güzel güzel yazıp bu işe konsantre olmak isteyenler var. Bıraksınlar işi gücü yazı yazsınlar efendim. Fırsat buldukça da benimle yemek yesinler, ne de olsa yalnız yemekten hoşlanmıyorum. Nitekim daha önce söylemiştim güzel yazı yazanlara hayranım diye. Ben asla öyle güzel yazı yazamayacağım ama yazsam bile cuma sabahları ilk işim güzel yazanları okumak olurdu; ederi 50 kuruş. Siz de okuyun okutun...

Günün gurme notu: Cafe Nero kahvesi Starbucks'tan daha güzel galiba. Geçen gün sıradayken önümdeki güzel saçlı kadın VIP kartını gösterip kahvesini alıp gitti havalı havalı. Ben ne VIP'im ne de CIP...

19.11.2010

ev gezmesi

Balkona açılan oda boşaldığından beri kombinin sesi daha bir derinden geliyor; havanın güzelliğinin de etkisiyle, balkon kapısının açık olması sayesinde traş olurken duydum sesi bol bol. İyi şeyleri hatırlatmıyormuş pek, gene fark ettim.

Birazdan kalabalık, sıcak, geniş, yaşayan bir evdeki yemek davetine icabet etmek için evden çıkacağım, merak etmiyor değilim neler olacağını. Bak hem bayram gezmesine de gitmiş sayabilirim kendimi...

18.11.2010

fotoğraf albümleri

Üç yaşında bir çocuk akşamüstü hava kararırken pencerede birilerinin gelmesini umutsuzca bekliyor ve o hissi yıllar sonra bile iliklerine kadar hissediyorsa, şüphesiz ki o çocuktan pek bir hayır gelmeyecektir ileride. O zamanki fotoğraflara bakası yoktur, bakınca da aslında ucundan mutlu olduğunu görür yıllar sonra, şaşırır.

Çocuk o bekleme hissini, yalnızlığı, terk edilme hissini hatırlar sık sık. Hele de güzel bir pastırma yazında, börtü böcek içerisinde, sevdikleriyle birlikte geçen günlerden ve cümbür cemaat yenilen yemeklerden sonra tek başına, şehrin kaosuna, sevmediği dört duvar arasına dönünce iyice açığa çıkar.

Demem o ki, bırakmayın çocuklarınızı başkalarına. Geceleri aynı evde uyuyun. Sonra eldeki mutluluğu bile bozan bireyler ortaya çıkıyor; iyi de halt oluyor.

17.11.2010

iki bayram arası

Gidildi hatta dönüldü. Hava güzel olunca denize bile girildi; tarihe not düşülsün. Geçen bayramdaki gibi aslında her şey. Arayan soran yok, dört gün telefon bile çalmadı. Dönmek en çok da çalışmak zorunda olanlara koydu, gene de İstanbul'un boş halini değerlendirmek de mi lazım ne?

12.11.2010

pastırma yazı

Havanın güzelliğini birkaç günü Bodrum'da kah yürüyüp kah yayılarak geçirmeye gidiyorum; bir süre dükkan kapalı.

11.11.2010

burma: bitirirken

Burma'ya gitmeye karar verdiğim zamanki motivasyonumla yola çıktığım anki motivasyonum arasında dağlar kadar fark vardı. Bu elbette yoldaki ruh halimi de etkiledi ama Burma'nın bir turist için çok zor bir ülke olduğu gerçeğini de kabul etmek lazım. İnanılmaz kapalı bir ülke, geri kalmış her açıdan; bir yandan o günlük hayatımızda alıştığımız şeylerden de uzak bir seyahat imkanı ortaya çıkıyor. Bu kapalılık insanların da içine işlemiş ve bir yabancıyla karşılaşınca, biraz da güvenince başlıyorlar anlatmaya (mesela Kamboçya'da durum tam tersiydi, Türkiye'nin yıllık pirinç üretimini soran rahip bile gördüm). Her biri seçimlerde birşeyin değişmeyeceğini söyledi; ne yazık ki haklı da çıktılar. Aynı zamanda herhangi bir talepleri olmadan yaklaştılar her zaman, içten gülümseyip selam verdiler.

Bahsetmem gereken bir konu da posta kartları. Belki işin geyik kısmı ama cuntayı zarara uğratan bir şey Burma'dan kart göndermek keza pul parası 50-100 kyat (0,05-0,1 dolar). Bu durumun da etkisiyle 20ye yakın kart gönderdim ve yerine ulaşan kart sayısı 10 bile değil. 2,5 aydır yolda kartlar ve gelip gelmeyeceğindne emin değilim artık. Bu arada yeri gelmişken belirteyim: 2 haftalık yolculuk boyunca vize dahil yaklaşık 550 dolar harcamışım ki bunun yaklaşık 100 dolara yakın bir kısmı direkt cuntanın cebine girmiş (vize, çıkış vergisi, ören yeri girişleri vs). Geri kalanın da vergisini düşünce harcamalarımın çoğunun Burmalıların cebine girmiş olması rahatlatıyor beni.

Bir daha gider miyim? Bilmiyorum. Birine ısrarla tavsiye eder miyim? Sanmıyorum. Gitmek isteyen birini vazgeçirir miyim? Asla

9.11.2010

burma: yiyelim içelim




Tayland, Malezya, Singapur gibi görece turistik ve steril bir ülkeye giderken bile ne yiyip içeceğinizi düşünüyor, oraya gidince de fastfood tarzı şeyler yiyorsanız şunu bilin: Burma'da aç kalacaksınız. Ha ama sokakta yapılan/satılan yemekler ilginizi çekiyorsa harika şeyler yiyebileceğiniz kesin.

Ülke bir yanıyla Hint/Paki öğeleri taşırken bir yandan da Güneydoğu Asya/Çin etkisinde olduğundan bu durum yemeklere de yansıyor. Buna bir de ülkedeki azınlıkların ve de İkinci Dünya Savaşı vesilesiyle savaşmaya gelip kalan Nepallilerin etkisini de ekleyince ne yiyeceğinizi şaşırabiliyorsunuz.

Bu karışımın en güzel gözlendiği yerler de çayhaneler. Ülkenin her yerinde bulunan ve bir örneğini de birinci fotoğrafta görebileceğiniz bu çayhanelerin işleyişi de enteresan. Bir kere masadaki termosta her daim Çin çayı var ve beleş. Siz üstüne çay isterseniz sütlü ve şekerli bir çay daha geliyor. Bu esnada masanız da bilimum hamur işleriyle donatılıyor. Ne kadar yersen onun parasını veriyorsun. Ha dersen ki karnın aç noodle ve pirinç yemekleri de yapıyorlar.

Üçüncü fotoğrafta görülen şey ise oralarda yediğim en harika şey: çapati yani bildiğin gözleme. Yanına da koydular mı körili patatesli sosu; batır batır ye. İşin komiği tıka basa yediğin yemeğe 1 dolar verip kalkman. Dördüncü fotoğrafta da Nepal mutfağının güzide eserleri var.

İçecek konusunda ise çakma kola türevlerini saymazsak bilimum meyve (özellikle de lime) suyu emrinize amade. Alkol konusunda ise Myanmar'ı denedim ve ne yazık ki pek de tatmin olamadım. gayet sulu bir bira ama soğuk işte ne yaparsın.

4.11.2010

zeytin

Benim yolum İzmir'e düşerken ve haftasonu Bodrum'a kaçsam mı diye düşünürken o zaten oraya mı gitsem diyormuş iş için; tamamen tesadüf! Hava güzel, zeytinler toplanmayı bekler. Hatta belki de yüzülür. Kısacası yokum haftaya kadar.

3.11.2010

bunu sen de bilirsin alışmak yaşamaktır bakıp bakıp kendine

Üç yıldır bu binadayım. Üç yıldır aşağı yukarı aynı şeyleri yapıyorum, üç yıldır aynı hantal laptopun başındayım. Mesai sevgili patronumuzun bizleri çalıştırmayı sevmesi nedeniyle 08 itibariyle başlıyor. Kahvaltı yaparken internette rutin olarak baktığım siteler arasında geziniyorum; önce kahvaltı bitiyor sonra da siteler. Misal çok bunaldım ve bunları yazıyorum. Sözlüğe yazmayı planladığım bir-iki şey var. Ha bir de Radikal kaldı okumadığım. Tüm bunlar bittiğinde saat 10 falan olur muhtemelen. İşte ondan sonra esas sıkıntı başlıyor. Yazın daha mutluyken kitap vs okuyup oyalıyordum kendimi. Geçen yaz da bitirme projemi yazmıştım misal. Neyse saat 11'i geçince başlıyor bende biraz daha salma: bir saat sonra yemeğe gideceğiz ne de olsa. Bir saat öğlen arası geçince karşımda bomboş 5 saat var. Elimde iş falan varsa yapıyorum/yapıyor gibi görünüyorum. Saat 17 olunca da yine bir salma: bu sefer de eve gitmeye bir saat var!

Görüldüğü gibi bu durum bana bir bok katmıyor, benim de bir şey almak gibi bir niyetim yok artık. Planlarım yılbaşından sonra işe güce bir ara vermek, kenarda birikmiş 3-5 kuruşu harcamak ve ne halt yapacağını bilmeden yeni bir hayata başlamaktı; günlerden bir gün bir cadıyla karşılaştım ve tüm planları çöpe atıp yeni planlar şekillendirmeye başladım(k). Bu şekillenmeler esnasında bugün ilk defa örnek istifa dilekçesine gitti aklım, ama sonra yapılmsı gerekenler gelince göz önüne vazgeçiverdim.

Bunları neden yazdım? Çünkü sıkılıyorum... Ve bence geçerli bir sebep. O zaman başladığımız şiiri de sonlandıralım:

yaşamak alışmalardan sonra
alıştığın herşeyle savaşmaktır

2.11.2010

burma: ülkeden çıkış

Artık ülkeyi terk etme zamanı geldi. Inle Gölü'nden Yangon 12 saat sürüyor. Otobüs kısmen konforlu, yollar başta virajlı sonra taa en başta kullandığım otoban olduğu için rahat. Sabahın kör vaktinde vardık şehre sonra da kendimizi gene bir pikup'ın arkasında bulduk. Giderayak harika bir manzarayla karşılaştım; hatta bu manzaraya kapılıp araçtan atlayarak içeri giren bile oldu.

Uçak akşam kalkacak, Yangon sıcak ve kalabalık, bizler yorgun... Bir odaya doluşup uyuduk, duş aldık, son bir kez Burma yemeklerinin tadına bakıp bir taksiye tıkıştık ve vurduk kendimizi havaalanına. Ülkenin en modern yeri havaalanı bu arada.

Bu noktada bir kaç uyarıda bulunayım: bir kere ülkeden çıkabilmek için 10 dolar bayılmanız gerekiyor ve elbette bu doların gıcır gıcır olması bir şart. Yani kenarda bir temiz banknotunuz yoksa kaldınız oralarda. İkincisi ise bir tavsiye. Eğer elinizde kyat kaldıysa bunu dolara çevirmek biraz zahmetli, paranın ülke dışında kullanımı ise yok. Ama neyse ki havaalanındaki restoranlarda kyat da geçmekte, afiyet olsun...

Güneş batarken uçak da havalandı; bir daha ayak basmamın zor olduğu bir ülkeye veda etmiş oldum.

1.11.2010

l'illusionniste


Corto Maltese: Masalda yaşamak güzel olurdu
Altın Dudak: Tabii. Ama sen zaten sürekli bir masalda yaşıyor ve farkına varmıyorsun. Bir yetişkin masal dünyasına adım attığında artık oradan çıkamaz bunu bilmiyor muydun?


Çizgi romanları seviyorum, dolayısıyla çizgi filmleri de. Masal gibi bir dünyanın içine giriyorum onlar sayesinde. Bu sebeple sinema davetiyesiyle geldiğinde (ki habire bir takım davetiyeler/biletler falan bulunuyor o koca çantasında. Maaşını böyle ödediklerinden şüpheleniyorum) hakkımı bu filmden yana kullandım; Belleville Üçüzleri'ni ne kadar çok beğendiğimi de düşünerek. Kötü bir film izleyicisiyim, daha da kötü bir şekilde yorumladığımdan pek o topa giresim yok. Bu diyalogsuz animasyon çok etkiledi beni ve yalan söylemeye gerek yok sonu içimi burktu. Sevmiyorum ben ayrılıkları...

Bu arada davetiye Astoria içinmiş. Bu dağınıklığı çok eğlendiriyor beni. Bahane oldu işte yine sinemaya gitmek için. Umarım uzun yıllar eğlendirir beni böyle.

31.10.2010

tatil yapmadım çalıştım


Sevgili blog,

Millet 3,5 gün tatil yaparken ben çalıştım. Saatler de gene değişti dur bakalım nolacak. Uzun süre sonra menemen yaptım kahvaltıda. Ha bir de metrodan inince bu ikiliyi gördüm...

26.10.2010

burma: inle gölü

Burma yolculuğunun son durağı. Huzurlu bir gölün kenarında sakin, temiz, begonviller içinde bir kasaba. Kaldığım yer tüm yolculuğum boyunca kaldığım en güzel yer-sıcak suyu var ve her akşam gelişte limonata veriyorlar. Turistik olduğu için fiyatlar da doğal olarak biraz yüksek ama yine de harika seçenekler var; mesela 5000 kyata (sen 5 dolar de yaklaşık) benim bile bitiremediğim bir Shan yemeği yedim bir ailenin işlettiği lokantada ki kendisi tüm Burma'da yediğim en güzel yemeklerden birisidir. Bu arada zamanında bir İtalyan abla gelmiş bu yöreye herkese İtalyan pizzası ve makarna yapmayı öğretmiş galiba çünkü etraf İtalyan lokantası kaynıyor ve herkes aynı hikayeyi anlatıyor.

Burada yapılacak ilk iş bir tekneyle gölü gezmek. Gölün üzerinde dikili köylerin arasından geçmek, suya kurulmuş domates tarlalarına çıkmak, balıkçı teknelerine selam vermek, hergün bir köyde kurulan pazarı dolaşmak, Zıplayan Kedi Manastırı'nda tembel kedilerin hareket etmesini beklemek, turistik atölyelerde çay içmek, Vietnam Savaşı fonu oluşturan kanallarda dolaşmak... Akşam odaya döndüğünüzde huzurlu ve yorgun oluyorsunuz.

Civarda tekking yapmak da mümkün ama pek benim işim değil; göl ve rakım nedeniyle hava serin olduğundan yine de kısa bir rota izledim elbette.

Şüphesiz ki yapılan barajlar nedeniyle gölün suyu azalıyor, belki de turizmin hareketlenmesiyle on sene sonra farklı bir yere dönüşecek ama İnle Gölü'nü unutmam mümkün görünmüyor ömrüm boyunca.

25.10.2010

röprodüksiyon


"Röprodüksiyon istemiyorum" dedi; Uffizi Galerisi olmadığına göre salon gidecekler arasına katılacaklar var demektir. Pastırma yazını iş yerine kapalı geçirmeyi hayatıma ihanet olarak algıladığımdan içim kasılıyor ofiste. Güzel ve ucuz resimlerin Havana sokaklarında satıldığını öğrendim. Kalacak yer buldum da uçaklar çok pahalı. Eve gidip uyumaktan başka yapacak şey kalıyor mu elde?

23.10.2010

üçnokta


"Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplaşmalarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu.. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu. Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek, bütün iyi ve fena, kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı... Bunların bütün ömrümce konuşsam bitmeyeceğini sanıyordum."

16.10.2010

...

en okumasını istediğim kişi bile okumuyorsa burayı elden ne gelir dükkanı kapatmaktan başka...

15.10.2010

burma: inle gölü yolu

Jodi bana Bagan-Inle Gölü arasında yapacağım 12 saatlik otobüs yolculuğunun hayatımda yapabileceğim en zorlu yolculuklardan birisi olacağını söylediğinde bunun Kanada'nın konforuna alışmış bir kızın yaptığı yorum olarak değerlendirmiş fakat bir yandan da 2 yıldır yollarda olan birisinin yapmış olduğu bu uyarıyı göz ardı etmemeye karar vermiştim. Nitekim sabahın üçünde kargalar bile uyurken uzaktan otobüsü (aslında minibüs demek daha doğru olacak) gördüğümde vazgeçmeyi bile düşündüm ne yalan söyleyeyim.

Tek başıma sığamayacağım bir alanda iki kişi oturmak zorunda kaldığım, yer olmadığı için çantamı ayağımın altına koyduğum ve bileti satanların keleğine gelip pencere kenarına sıkıştığım 12 saatlik bir yolculuk... Bir gün önceden aldığım haberler de canımı sıkmış olduğundan sıfır uykuyla geçirdiğim gecenin ardından neyse ki yolun ilk 3-4 saatini uyuyarak geçirebildim. Sonra birden kıçımda, arkada oturan Fransız hatunun ayaklarını hissettim ve doğal olarak uyandım. Bir anda Virginie Ledoyen'e benzeyen yol arkadaşımızla The Beach filminin Burma versiyonunun nasıl çekilebileceğini düşünürken o uyku sersemliğiyle, yanında oturanın Guillaume Canet kadar mülayim ve sempatik biri değil de kick boks arenasından fırlamış bir siyahi arkadaşımız olduğunu fark ettim. Bu durumda en güzeli uyumaya devam etmek...

Yol boyunca manzara çok güzeldi. Bir aşaamdan sonra dağlara tırmanmaya başladık ve bitki örtüsü tropik ağaçlardan çam ağaçlarına ve şarap bağlarına döndü. Elbette tek şeritli olduğundan ve bölge sebze yetiştirilen bir alan olduğundan bilimum kamyona yol vere vere hatta bazı yerlerde yol bozuk olduğundan otobüsten ine bine bu berbat yolculuğu tamamladık. Otobüs bizi yol üzerinde bıraktıktan sonra 6 ecnebi bir pik up'a doluşup yarım saatlik bir yolculuk sonrası göl kıyısına ulaştığımızda Jodi'ye selamlarımı yolluyordum...

13.10.2010

burma: bagan






Burma'ya gitmeye karar verene kadar buradan haberim yoktu; gel gör ki bir anda gezinin de esas görülecek yerine dönüştü. Bir çok ayrıntıdan da gazetede bahsettim ama eksik kalanları tamamlayalım.

Tapınakları gezmek için ideal konaklama yeri Nyaung U kasabası. Turistikleşmeye çalışmış az biraz şirin bir kasaba. Dolayısıyla özellikle yemek konusunda fiyatlar biraz yükselmiş, buna karşılık bol bol seçenek var. Kaldığınız yerden bir bisiklet kiralayıp tapınakları gezmek en güzel yol, hele şanslıysanız benim gibi size rehberlik edecek birilerini de bulabilirsiniz. Manzara gerçekten muhteşem, anlatabilmem mümkün değil o sebeple elimde kalan 3-5 fotoğrafı buraya koymam en güzeli.

4-5 gün tapınak gezintisi yapıp biraz da dinlenerek keyifli vakit geçirilebilir Bagan'da. İleride adı çok duyulacaktır ben şimdiden söylemiş olayım.

Not: bira içemedik ne yazık ki...

12.10.2010

adalet

"Yunanistan'ın başkenti Atina'da, 2008 yılında Aleksis Grigoropulos (15) adlı gence ateş ederek ölümüne yol açan polis memuru Epaminondas Korkoneas'ın müebbet hapis cezasına çarptırıldığı bildirildi.

Yunan medyası, Amfissa Kent Mahkemesinin, bugün aldığı kararla, 6 Aralık 2008'de meydana gelen olayda, tetiği çeken polis memuru Epaminondas Korkoneas'ın müebbet, çalışma arkadaşı ve meslektaşı Vasilis Sariariotis'in ise 10 yıl hapis cezasına çarptırıldıklarını duyurdu."

11.10.2010

bir yatırım aracı olarak dökme demir tava

Bir Rus atasözü 5 yılda bir ya eşini ya işini ya da evini değiştir demiş galiba; dememiş de olabilir. Ama benim değiştirmeye niyetim olduğu açık, önce evi mi değiştirsemişimi ona karar veremiyorum sadece. Zaman içinde çözülür muhtemelen...

Önceki haftasonu Esse'den dökme demir tava almıştım, fark ediyorum ki son dönemde yaptığım en iyi yatırım odur. Deneme aşamalarını geçtikten sonra bomba gibi yemeklerle piyasaya çıkacağım; bundan en çok memnun olacak da evin müdavimi herhalde.

Neyse bir haftaya daha başladık...

8.10.2010

kalorifer/karalüfer

Bugün şirkette kaloriferleri yakmışlar. Dışarıda hava berbat, gök gürlüyor, deli gibi yağmur yağıyor. Ben gene bütün günü zerre iş yapmadan geçireceğim-belki dergi okurum aslında. Rüya gibi geçen yazın sonuna geldik ve direkt kışa geçtik.

Palamutlar yağlanır şimdi...

7.10.2010

burma: bagan yolu

Mandalay'dan Bagan'a otobüsle 6 saatte gidileceğini söylüyor herkes; gayet makul bir süre diye düşündüm, uyurum ve etrafı izlerim sonuçta. Ama bir gün önceden keşfe yolladığım Darrel berbat bir yolculuğun beni beklediğini haber verdi.

Otobüs dediğimiz şey yine iyi bir şey çıktı. Elbette bir televizyon ve bangır bangır ses sistemi de mevcut. Klima dediğin varla yok arası. Ama yol gerçekten zorlu bir deneyimdi: haritaya bakınca 180 kilometrelik bir mesafe olduğunu anladım ama geç olmuştu. Saatte ortalama 30 kilometre hızla yapılan bir yolculuk!

Yol aslında asfalt sayılsa da kimbilir en son ne zaman bakımdan geçti bilinmez. Çoğu yerde tek şerit, karşıdan kamyon gelince yol vermek gerekiyor. Yolun belli yerlerinde çalışma var ama 3-5 köylü ellerinde küreklerle onarmaya çalışıyor delikleri, bir sonraki musonda akıp gideceği belli. Bir köprüden geçiyoruz tek aracın geçebileceği önümüzdeki kağnıdan dolayı gayet yavaş bir şekilde, o köprünün aynı zamanda tren yolu olması ise ayrı bir konu.

Nihayetinde yanımdaki Kanadalıyla sohbet ede ede varıyoruz Bagan'a; girişte 5 doları bayılmayı unutmuyoruz elbette.

6.10.2010

her şey geçer hayat kalır

29 Ağustos 2007'de Muğla'nın bir ilçesinde başlayan hikaye 23 Eylül 2010'da Muğla'nın bir başka ilçesinde sonlandı. Her iki günün de ortak noktası dolunaydı.

5.10.2010

gazeteye neyin çıktım a dostlar

Torpil kullanıp kendimle röportaj yaptırdım; linki şudur. Tam da fotoğraf makinesinin kartının bozulup tüm Burma fotoğraflarının uçtuğu zaman çıkması garip hissettirdi. Bu arada röportajı yapan hatunun çok hoş olduğunu da belirtmem lazım; dur bir bahane uydurup mail atayım belki bir iki bira içeriz...

1.10.2010

500 olmuş




O zaman bu postumuzu eski bir numaram Gisele, onun tacını alan Anja ve her zaman ikinci sırada yerini koruyacak olan Daria'ya adıyorum. Kare ası tamamlamak namına her türlü cadıya da selam ediyorum.

burma: mandalay'ın çevresi

Mandalay'ı gezdik ama esas etrafında da görülecek bir sürü yer olduğunu unutmamalı. Benim yaptığım bir gün Amarapura, Sagaing, Inwa üçlüsünü mavi pikap arkasında gezmek ertesi gün de tekneyle Mingun'a yarım günlük bir sefer düzenlemekti. Hadi bakalım neler görmüşüm:

Amarapura: Mandalay'ın güneyindeki bu eski krallık merkezinin en büyük ilgi kaynağı 200 yıllık dünyanın en uzun tik köprüsü olan U Bein Köprüsü. 1,2 kilometrelik bu köprü özellikle suların çekildiği dönemlerde harika karelere kaynaklık ediyor ama ben gittiğimde sular maşallah köprüye dayanmıştı; ben de bir uçtan bir uca yürümekle yetindim. Köprünün hemen yanındaki Maha Ganayon Kyaung manastırında her sabah bini aşkın rahibin katıldığı kahvaltı seramonisi düzenleniyor ki bunu görmek için o saatlerde manastır bahçesinde beklemeye değer.

Sagaing: Tapınaklar cenneti Sagaing'de en yapılması gereken şey Sagaing Tepesi'ne tırmanmak. Harika bir manzarayı izleyebiliyorsunuz en tepede. Nehir kıyısındaki tapınaklardan da Irrawaddy Nehri'ni izleyebiliyorsunuz.

Inwa: Nehri tekneyle geçip bulduğunuz at arabasıyla hoplaya zıplaya bir yolculuk yaptığınız eski bir başkent Inwa. Görülebilecek bazı yerleri Mandalay'da da karşınıza çıkan 10 dolarlık bilet dahilinde olsa da özellikle sizi ilk götürdükleri ve kitaplarda bile hakkında bilgi olmayan ağaçlar içindeki tapınak mutlaka görülmeli.

Mingun: Mandalay'ın kuzeyinde yer alan Mingun'a sabah kalkan tekneyle ulaşıp öğleden sonra dönüyorsunuz; 3 dolar da para vermeniz lazım. Bir kere tekne yolculuğu çok keyifli. Burada görülecek başlıca üç yer var. Öncelikle taa uzaklardan görülen, yapılırken deprem yüzünden yarıda kalan 150 metre yüksekliğindeki Mingun Paya'ya zorlu ve çıplak ayak yapılan bir tırmanış yapıp manzarayı etrafta koşturan keçilerle birlikte izlemeli. İkinci durak 90 ton ağırlığındaki dünyanın sağlam en büyük çanını görüp hatta çalmak; en büyük çan Moskova'da ama kırıkmış. Son olarak da beyaz bir pastayı andıran Hsinbyume Paya'yı görüp bir şeyler atıştırıp Mandalay'a geri dönüyoruz. Ne de olsa yarın bizi zorlu bir otobüs yolculuğu bekliyor.

27.09.2010

grand opening: palamut mevsimi

Eylül bitiyor ben daha palamut mevsimini açamadıysam yuh olsun bana. Dün Kurtuluş Caddesi boyunca fark ettim ki maşallah herkes palamutları atmış tavalara. Ben de bu akşam açayım değil mi sezonu; yanına da bonus olarak hamsi kuşu..

Leziz mi leziz...

25.09.2010

burma: mandalay


Ülkenin ikinci büyük şehri ve kuzeyin merkezi. Şehir büyük olduğundan gene bir kaos var ama Yangon'a göre daha sakin elbette. Görülecek yer bol fakat çoğu için 10 dolarlık bir bilet gerekiyor. Ben de bu biletin istenmediği yerleri gezmeyi tercih ettim. Şansıma o gün dolunay olduğundan çoğu yer de kapalıydı. Mandalay'ın enteresan yanı her büyük Budist tapınağının karşısına İngilizlerin koloni döneminde bir kilise kondurmuş olmaları; sokağın başında da bir cami oluyor. Esas kutsal yer ise Mandalay Tepesi. 240 metrelik tepesine zorlu bir tırmanıştan sonra ovaya ve şehre doyasıya bakabilirsiniz. E çıkmışken güneşi de batırın derim.

Mandalay'da bahsedilmesi gereken bir konu ulaşım. Şehir büyük hava da sıcak olunca taşıt ihtiyacınız oluyor. Bu açıdan üç alternatif var: bisikletli rikşa kendinizi gayet emperyalist hissettiğiniz, siz otururken gariban bir adamın bisiklet tepesinde helak olduğu, yavaş ve bu sebeple sıcağı hissedip sıkılabildiğiniz ve sonunda da başta anlaştığınız paradan fazlasını isteyen sürücüyle tartıştığınız bir araç; mavi taksi denilen şey arkadaki daracık alana sığdığınız bir pikup; benim favorim ise hızlı ve eğlenceli mototaksi.

Mandalay'da bir gün geçiyor rahatça, görülecek çevresi var bir de...

22.09.2010

bari bi beş falan tuttursaydım

Uzun süre sonra sayısal loto oynadım; uzun süre sonra gene babayı aldım. Arkadaş hayallerimiz var nolurdu beş falan çıksaydı? Neyse önümüzdeki çekilişlere bakacağız...

Bir ara kafamı toplayıp Burma yazılarına devam edeyim ama önce azıcık uyuyabilsem keşke.

21.09.2010

insomnia

2 aydır düzgün bir uyku çekemedim galiba; hatta gram uyumadığım geceler de oldu. Bazen uyuyasım olmuyor bazen uykum olsa da uyunmuyor işte. Sonra bok gibi geçiriyorum bütün günü. Evdeki melatoninleri deneyeyim bari...

17.09.2010

burma: yangon mandalay yolu

Evet Yangon'da şokun kralını yaşayınca vurdum kendimi ülkenin ikinci büyük şehri Mandalay'a. Ülke içerisinde ulaşım amacıyla dört araçtan birisini tercih edebilirsiniz: özel şirketlere ait otobüsler, devlete ait uçak, tren ve tekneler. Cuntaya en az parayı kazandırmak niyetinde olduğumdan otobüsü tercih ettim. Şimdi Burma dahilinde otobüs yolculuğu yapacaksanız bazı şeyleri bilmeniz gerekiyor; hatta şu linki okumanız size çok şey kazandırır. Ben okudum, kazandım.

Bir kere otobüsler dökülse bile maşallah televizyon ve ses sistemleri sağlam. O sebeple bol bol Burmaca şarkı dinleyip sizden başka tüm otobüsün güldüğü diziler/filmler izlemeye hazır olun. Ayrıca otobüsler Burmalılara göre yapıldığından koridor kenarı koltuk sizi biraz daha rahat ettirecektir. İnsanlar yemek yiyor, kusuyor ve çiğnedikleri betel yapraklarını tükürüyor. Bazı turistlerin klimadan rahatsız olduğunu duymuştum ama şansıma benim yolculuklarımda pek çalıştığını görmedim. Bir alışmanız gereken nokta da şöförlerin sürekli ama sürekli kornaya basması; bir süre sonra hissizleşiyorsunuz gerçi.

Neyse Yangon'dan otobüse binmek için öncelikle şehre yarım saat uzaklıktaki havaalanına yakın yeni otobüs terminaline gitmeniz lazım; ki burayı gördükten sonra eskisinin hali nasıldı diye epey bir meraka gark oluyorsunuz. Taksi 5000-6000 kyata götürürken ben otel sahibinin de gazıyla 1000 kyat verip servisle gitmeye karar verdim. Bunun için öncelikle tren istasyonunun karşısındaki stadyuma ulaşıp otobüsünüzün ofisini bulmanız lazım. Hatırlatayım: tüm yazılar Burmaca. Burada 1,5 saat bekledikten sonra servis denilen şeyin bir pikup olduğunu ve yarısından çoğunun da kutularla doldurulduğunu gördüm, el mecbur sığıştım bir köşeye.

Otobüs otoyola bağlanıyor; bildiğin iki şerit gidiş iki şerit geliş bir yol. Işıklandırma falan yok. Yol kenarında taşlar var her yüz metrede bir, kaçıncı metrede olduğumuzu yazıyor. Obsesifler için iyi bir eğlence olsa gerek. Bir süre sonra yeni başkent Naypyidaw'a yaklaşıyoruz ve ilk kimlik kontrolünden geçiyorum. Sonra yol birden dört şeride çıkıyor, ışıklandırma başlıyor. Etrafta ne işe yaradığı meçhul lüks resortlar... Başkenti geçiyoruz ve yol bu sefer tek şeride düşüyor. Ağaçlar yollara kadar eğilmiş, bir de muson başlıyor ki...

Sabah 5'te kargalar kahvaltı yapmadan bir yere geliyoruz, Mandalay otobüs terminaliymiş. Bardaktan boşanırcasına bir yağmur var ve ben 12 saatlik yolculuk boyunca zerre uyuyamadım. Kendimi Malezyalı bir çocukla mini bir pikupın arkasına sığışmış buluyorum. Neredeyim ben?

16.09.2010

burma: yangon

5 sene önceye kadar ülkenin başkenti ve halen en büyük şehri. Havaalanından çıktıktan sonra şehre ulaşmanın tek yolu taksi-ki ederi 5 temiz dolar. Şehrin göbeği Sule Paya denilen bir tapınak; ama öyle etrafı bahçeli falan tapınak beklemeyin. Etrafında arabaların cirit attığı bir göbekte konuşlanmış ve etrafı Eminönü trafiği gibi bir keşmekeş içerisinde. Zaten şehre geldiğimde bir Güneydoğu Asya ülkesinde miyim Pakistan'da mıyım anlamadım. Otel de yakın bu Sule Paya'ya; 2 hafta boyunca kaldığım en kazık ve en kötü otel olma özelliği taşıyor. Nasıl bi kaosun içindeyim anlatamam...

Şehrin en görkemli anıtı Shwedagon Pagoda. 100 metre uzunluğunda 2500 yıllık bir tapınak burası. Oldukça geniş bir alana yayılmış. Kapıdan girince huzurlu bir ortama ayak basmış oluyorsunuz. Rüzgarda ses çıkartan ziller, uçuşan kırlangıçlar, meditasyon yapanlar... Ben de öyle otururken emekli bir İngilizce öğretmeniyle tanıştım, epey sohbet ettik (biraz gevezeydi kendisi). Tapınakta yer alan şeyleri, anamlarını, hikayelerini anlattı; Budist değilsen havada kalıyor çoğu şey. Sonra gezegen falıma baktı, politika konuştuk, çıkıp yemek yedik, akşam da bu görkemli anıtın pırıl pırıl ışıklandırılmış halini seyrettik.

Şehirde dolaşmaya başladım,her sokakta kolonyal dönem binaları. Hepsi pek eski, kapıda 1925 yılında inşa edildiği yazıyor; muhtemelen de o tarihten beri badana bile görmemiştir. Devlet binaları boyanmış tabii rengarenk. O sıcakta yürüdüm mümkün olduğu kadar ama nem ve trafik de eklenince bir yere kadar dayanabiliyor insan. Pek övülen Bogyoke Market'e gidemedim; pazartesi kapalıymış. Zaten eldeki dolarlar kısıtlı, kabul edileceklerinin garantisi yok ıvır zıvır almama sözü verdim kendime; dönüş nasıl olsa Yangon'dan bakarız bir ara...

Şehirde Çin mahallesi de var, orası daha eğlenceli. Ulaşımın yolu taksiler ki önce gideceğiniz yeri anlatmak sonra da pazarlık yapmanız lazım. Yoruluyor insan. Şehirde ve ülkenin genelinde güneş batınca hayat bitiyor. Yollar karanlık, arabalar far kullanmıyor çünkü yedek parça yok, bozulmuş kalmış. Elektrik özellikle kurak mevsimde sıkıntı. Yine de bir turist için en güvenli ülkelerden birisi dünya üzerinde.

24 saat geçirip Mandalay'a doğru yola çıkıyorum; uyuz otel sahibi gider ayak iyi davranıyor bana. Seçimden falan bahsediyoruz, gitmeden uğra sana anlatacaklarım var diyor. Ajan mı ne?

13.09.2010

tatil sonrası ilk gün çalışmak mı dedin?

"Uyumak kötü bir şey; ayrılmak zorunda kalıyoruz. Ayrılmak... Beraber uyuyoruz denir ama doğru değil."

12.09.2010

sakalla gidemediğim iş benim değildir

Geçen sene yazmıştım, bu sene de değişen bir şey yok. Bu vesileyle Emma Goldman'ı anıp Reds'i izlemenin yollarını arayayım.

11.09.2010

bayram

Bayram dediğin şey tatil benim için. Eskiden üç beş kişiyi arardım mutlu etmek için artık onu da yapmıyorum; nitekim beni arayan da yok artık.

Dün bir ara dışarı çıktım herkes şık şık giyinmiş ziyarete gidiyor/geliyor. Benimse üstümde eski bir pantolon, dandik bir tişört. Zaten sonbahar hissettiriyor kendisini iyice, güzel bir poyraz...

Yalnız yaşamak iyi hoş da yalnız yaşlanmak iyi mi bilemedim eve dönerken. Bir de bu evden ve semtten ne kadar çok sıkıldığımı anladım. Sonra etrafı toplayayım diye düşündüm, maşallah 24 saat içinde iyice dağıtmışız mutfağı. Sonra uyuya kalmışım, nasıl olsa erken kalkıyorum değil mi?

9.09.2010

maltalı ilah corto

1887 La Valetta doğumlu, babasından dolayı İngiliz vatandaşı, anne tarafından İspanyol çingenesi kanı taşıyan, Antigua'da murim, evi Hong Kong'ta olan romantik, bireyci, sarkastik bir kahraman Corto Maltese. Ama ne dini vardır ne milliyeti. Kendi donanmasının kaptanıdır söylediği gibi.

10 yaşında usturayla elinde bir kader çizgisi oluşturan, Çin'de, Arjantin'de, İtalya'da, Güney Pasifik'te, Brezilya'dan Peru'ya Latin Amerika'nın değişik köşelerinde, İrlanda'da, Yemen'de, Etiyopya'da, Hong Kong'da, Sibirya'da, Anadolu'da, Semerkand'da ve daha nice yerde maceradan maceraya koşan ve İspanya İç Savaşı sonrası ortadan kaybolan, Şili'de sakin bir hayat yaşamaya başlayan bir kahraman.

Jack London, John Reed, Kızıl Baron, Enver Paşa, Deli Molla, Roman Ungern von Stenberg, Butch Cassidy yolunun kesiştiği ünlülerden bazılarıdır Corto'nun. Corto zaten hep bir yolculuk halindedir çünkü olduğu yerde de mutlu değildir. Yeni bir hikayeye atılmak için bahanesi hazırdır; genelde para için yapsa bile ganimeti annesine göndererek bahanesini yok etmek istemez belki de.

Bir şans verilse olmak isteyeceğim kişidir Corto. Çünkü "gitmek" vardır Corto'nun eylemlerinin temelinde ve iyice bakmak lazım bu "gitmek" eylemi nereye düşüyor. Yaşadığınız çevre, hayat, kök salmak o kadar daraltıyordur ki sizi fırsatını bulsam da tüysem diyorsunuzdur. Ne gideceğiniz yer bellidir ne de amaç. Göstermelik bahanelerle düşersiniz yola varılacak yere varınca da bir sonraki güzergah çeker sizi. Melankoli yatar temelde. Gitmek için çıldırdığınız yerde bile mutlu değilsinizdir. Boş boş ufuğa dikersiniz gözlerinizi. Zaten aidiyet duygunuz da olmamıştır pek...

Bu yazıyı bir Corto Maltese repliğiyle bitirelim:

-Ya sen Corto ne yapacaksın?
-Ben de gidiyorum, öylesine, gitmiş olmak için...

8.09.2010

burma: prelüd


Zor bir ülke Burma. 1970leri yaşayan, her an takip edilip gözlendiğiniz kapalı bir ülke. Ülkeye giriş için de elbette vize gerekiyor ve 1 Mayıs 2010 itibariyle visa on arrival uygulamasına başlandı. Havaalanına varıp 2 fotoğraf+30 dolar karşılığında 28 günlük vizenizi alabiliyorsunuz. Ya da alabiliyordunuz keza 1 Eylül itibariyle tam da seçimler öncesi bu uygulama askıya alındı; ben de bir haftayla yırtmış oldum. Elbette Bangkok'tan büyükelçiliğe başvurup almak da mümkün vizeyi ama adınız googlle'lanıyor bu arada unutmayın.

Bir başka sıkıntılı mesele de para. Ülkede ATM cihazı yok bu sebeple gerekli parayı yanınızda getirmek zorundasınız. Bu sefer de paranın durumu sorun olabiliyor. Paralar (ki dolar olarak okuyunuz) gıcır gıcır ve lekesiz olmalı, 100 dolarlık banknotlar AB, BC ve CB serilerinden olmamalı. Aksi taktirde aç kalırsınız ülkede. Ayrıca paranızı bozdurup kyat (okunuşu çat) yapmanız lazım. Resmi kur 1'e 45 iken kaldığınız yerde 1'e 980, pazarda 1'e 1100 oluyor. En iyi oran Yangon'dayken küçük şehirlerde doğal olarak düşüyor. Ha gıcır parayı verince aldığınız banknotlarsa bildiğiniz paçavra. Ayrıca elinizde kalan kyatların ülke dışında geçmediğini de hatırlatayım.

Konaklama, uçak, tren ve arkeolojik bölge girişlerinin dolar diğer tüm harcamaların kyat olarak yapılacağını düşününce "ne kadar bozdursam?" sorusunun formüle edilmiş hali pek olmuyor. Ama tavsiyem harcayacağınızı düşündüğünüzün iki katını getirin keza o güvendiğiniz banknotların reddedilme ihtimali var kendimden biliyorum.

Peki diyelim ki eldeki dolarlar temiz değil ve az sonra uçağınız (ülkeye karadan giriş imkansız) kalkıyor, ne yapacaksınız? Basit efendim: Bangkok'ta bir sürü döviz bürosu var havaalanında gidip rica edin değiştiriyorlar; ama buradaki önemli nokta genç kızlardan rica etmek. Erkekler ve yaşını almış kadınları ikna edemedim ben.

Uçak inişe geçince aşağıda yemyeşil arazileri ve kahverengi nehirleri görüyorsunuz. Yangon Uluslararası Havaalanı'na hoş geldiniz...

7.09.2010

golden smile inn

Gözlerimi açıp tavana diktim. Koyu kahverengi, ahşap, eğri büğrü bir tavan. Duvarlar galiba beyaz ama parmak izlerini görmek mümkün her yerde. Sol tarafımda bir vantilatör çalışıyor ama bana hayrı yok; sağ tarafta ise klima beyaz bir duman üflüyor ama onun da kendine bile hayrı yok; zaten yatağın yanına da su damlatıyor. Sonra düşünüyorum: neredeyim? hangi şehir? hangi ülke? bugünün tarihi ne? niye buradayım? Koopere olduktan sonra odaya bakıyorum: sol taraftaki yatakta iki Fransız çıtır yatıyor. Daha önce hep hayalini kurduğum şey ilgimi çekmiyor artık. Onların yanındaki yataktan ise horultu geliyor. Saçma sapan bir yolculuk sonrası kendimizi buraya attığımız aklıma geliyor ve ben ilk defa saat 11'de kalkıyorum bir sabah.

Aradan 24 saat geçiyor. Bu sefer bildiğim, tanıdığım, olmak istediğim yerdeyim. 2,5 haftalık ilginç bir deneyim yaşayıp evime dönüyorum. Çünkü ilgimi çeken şeyler burada artık...

5.09.2010

hadi kalk artik yatagina yat

onumuzdeki 48 saatin 30 saatini yollarda gecirecegim; bekleme suresini saymiyorum tabii. neyse bir seyahatin daha sonuna geldik, bu seferki erken bitmek zorunda kaldi ne yapalim.

donunce yazariz neler olup bittigini.

kendine iyi bak blog.

1.09.2010

bagan

bagan'da bisiklete bindim, tapinak tirmandim blog. yarin cok zor bir yolculukla inle golu'ne geciyorum. yarisini gectik seyahatin. istanbul'da kalanlari ozledim bir yandan da yahu...

27.08.2010

mandalay

nasilsin blog,

mandalay'i da gordum gezdim sira geldi gezinin ana duragi olan bagan'a.

bir bes gun tapinaklar arasi bisiklet turu yaparim, gorusuruz...

23.08.2010

yangon

sevgili blog

sag salim geldim. ay sonunda visa on arrival uygulamasi ertelenecekmis secimler nedeniyle sansliyim galiba.

neyse burasini begenmedim pek yarin Mandalay'a geciyorum.

haberlesiriz.

19.08.2010

abbas yolcu


Yola çıkmadan önceki süreçte kafamda listeler yapıp, alınacakları belirleyip gidilip kalınacak yerleri tespit ettikten sonra gitmeye yakın herşeyi boşveriyorum; ne kadar güzel değil mi? Yarın gece gidiyorum güya ama ne çanta hazır (geçen sene sipariş peynir dahil 6 kg falandı) ne de seyahat planı. Fazla spontane olacak her şey.

Ha bir de yine yol öncesi bir tembellik çöker bana "otur oturduğun yerde" der bir ses, ben de dinlemem onu. Ama bu sefer ses değişti; "kal burada" diyor üç haftadır... Ben yine de dinlemeyeceğim ya gerçi.

Sözün kısası ben üç hafta yokum buralarda. Fırsat buldukça gördüklerimi yazarım kısa kısa, o da bloggerın sansürlü olmadığı yerlerde.

İçimdeki Corto tam da topuklayacak zamanı buldu...

18.08.2010

üç yıl önce

Üç yıl önce bugün bir arabanın arkasında, bir odanın bir köşesini anca doldurabilen eşyalarla sarılı bir şekilde eve dönüyordum. Kafamın rahat olduğu günlerin sonuydu o gün.

Üç yıl sonra bugün çok farklı bir pozisyonda aynı yolu tersine katetmeye hazırlanıyorum bir günlüğüne de olsa. Kafam başka bir yerde...

16.08.2010

iki tatil arası çalışılır mı?


Haftayı Natalia Vodionova ile kapatıp yeni haftaya toplantıyla başlamak şüphesiz ki kültür şoku yapıyor. Tam gidecekken Corto Maltese Sendromu'nun sona ermesine ne demeli?

13.08.2010

haftasonu kapalıyız

burma günleri


Bazı kitapları erken okuduğumu düşünüyorum. Edebi değerine vakıf olamayacak yaşlarda klasikleri okuyunca hakkını veremiyormuşum; yıllar sonra tekrar okuyunca fark ediyorum bunu. George Orwell da böyle bence. Daha önce politik görüşlerine odaklanmışken kaleminin gücünü ıskalamışım.

Madem yola çıkıyorum konuyla ilgili en ünlü kitap olan Burma Günleri'ni okumak lazım dedim. Kendisi de Burma'da İmparatorluk polisi olarak yaşamış olan ve pek de oradaki İngilizler gibi düşünmeyen Orwell, Flory karakteri üzerinden İngiliz sömürgeciliğini anlatır. Onların yerel halka nasıl köpek gibi davrandığını, nasıl soyduğunu betimler. Bir yandan da yerli halk arasında yükselmek isteyen memurların nasıl bencilce birbirlerine kumpslar kurduğunu da anlatır. Ve elbetteki o küçük komünitedeki yöneticilerin birbirleriyle yapmacık ve çıkar dolu ilişkisini yazar.

O kadar güzel betimlemelerle doluydu ki kitap uçakta uyuma rekortmeni olmama rağmen elimden düşürmeden yolculuk etmemi sağladı. Sıcaklar, cangıl, leopar avı, muson yağmurları... Uzun süre sonra bu kadar lezzet aldım bir kitaptan.

Evet zaman kısıtlı boktan bir kitap tanıtımı oldu.

11.08.2010

burma: should i stay or should i go?

Burma (ya da şimdiki adıyla Myanmar) 1962'den beri askeri cunta tarafından yönetilen, 1990'daki seçimlerden sonra Aung San Suu Kyi'nin hapsedildiği, 2007'deki rahip ayaklanmasının kanlı bir şekilde bastırılıdığı, yüz binlerce kişinin öldüğü Nargis Kasırgası sonrası insani yardımların kabuledilmediği bir ülke. Ve mevcut durumda totaliter bir baskı var içeride. Muhalifler hapishanelere atılırken etnik gruplara karşı da ordunun operasyonları sürüyor. İşte tüm bu şartlar altında bir çok organizasyon turistlerin Burma'ya gitmemesi, cuntanın para kazanmasına destek olup meşrulaştırılmaması için boykot çağrılarında bulunuyor. Zaten ülkenin bazı bölgelerine gitmek yasak; son duyuru seçim döneminde de ülkeye turist alınmayacağı yönünde.

İşin bir de diğer yönü var: Burmalıların dışarıdan bilgi alabilmesinin ve dışarıya bilgi çıkabilmesinin tek yolu turistler. Ve eğer dikkatli bir şekilde para harcanırsa (olabildiğince parayla girilen yerlerden uzak durulur, devlete ait otellerde kalınmaz, yine devlete ait tren, nehir ve hava ulaşımı kullanılmazsa) cuntanın cebine giren para azalacaktır; ki zaten cunta 2007 yılında yabancı petrol yatırımcılarından gelen 400 milyon dolar varken benim kıytırık dolarlarıma bakmaz diye düşünüyorum.

Tüm bu şartlar altında haftaya cuma yola çıkıyorum...

8.08.2010

başlıksız

Boş sayfaya bakıyorum deminden beri. Bir şeyler yazasım var ama nasıl yazacağımı hiç bilmiyorum. Komik şeyler oluyor. Ne zaman hayatımı disiplin altına sokmaya karar versem daha da beter oluyor; gerilmiş lastiği çekersiniz de dalgalanmaya başlar ya aynen öyle. Okumam gereken şeyler var, öylece duruyorlar... Daha da komiği yapmak istediğim bir yolculuk var, 10 gün sonra başlıyorum ve hiç bir planım yok; ha belki de böylesi daha iyi, belki de eskisi gibi bir obsesif değilim artık.

Fark ettiğim de o zaten. İki yıl önce uzun süredir içinde olduğum -ve olmaya da devam ederim diye düşündüğüm- ilişkiden topuklayınca "eski düzleminde değilsin de ondan bunlar oldu" demişti G.Ö. ben de pek bir şey anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ne demek istediğini ama sizlere anlatabileceğimi sanmıyorum; mayalanması lazım daha. Üstelik bu iki yılda daha da değişti düzlemim, bu sayede bana iyi gelen şeyler çıkıyor karşıma. Ve ben sadece uyumak istiyorum...

6.08.2010

beklemek sıcak dinlemek sıcak

O kadar sıcak... Yapış yapış... Kutsal klima ve ulu vantilatöre duacıyım. Ama yine de nemli yapış yapış sıcak hakkımı tropik bir adada buz gibi bir birayla kullanmak isterdim.

Daha da sıcak olacak...

5.08.2010

post dünya kupası sendromu ya da neredeyim ben?

Bir ay olmuş Dünya Kupası biteli, o kadar güzeldi ki hala organizasyon dışındaki bir maçı seyretmek zul geliyor. Her ne kadar ilk maçlar çok sıkıcı olsa, bizleri hayalkırıklığına uğratsa, kimisinin karşısında uyutsa ve vuvuzela sesi kafamızı tıraşlasa da sonrasında bir açıldı pir açıldı; işten kaçıp maç seyretmelerim daha da keyifli hale geldi. Bir Uruguay olsun Şili olsun Japonya olsun izlemekten mutlu oldum, harika maçlar ve goller izledim. Kısacası o 1 aylık futbol şöleni harika bir tad bıraktı ağzımda, tüm hikayeleriyle birlikte. Ne de olsa köye dört yılda bir geliyor sirk; ne kadar güzel olursa da o kadar unutulmaz olur. Yine de final maçının olduğu gün gördüm ki en güzel sürprizini sona saklamış 2010 Dünya Kupası...

Bu yazıyı yazdım ki yarın öbür gün "vay efendim entel kuntel mi oldun da maç seyretmiyorsun?" "sen nasıl bidon/televizyon kafasın?" şeklinde sorularla kapım çalınmasın. Yoğun ve ihtiraslı bir ilişkiden çıktım abiler ablalar; yeni bir ilişkiye hazır hissedene kadar yok futbol falan.

4.08.2010

koşmasak da izlesek

Bu sıcakta ne aktivite yapacağım diyerek vantilatör desteğiyle Barcelona 2010'u izledim geçen hafta. Sonuçta Avrupa ile kısıtlı ama yine de zevkliydi. Bizim kazandığımız altınlar, Vlaşiç'in rakipleriyle çekişmesi ve belki de en önemlisi hayatım boyunca izlediğim en iyi erkek sprinter Christophe Lemaitre'nin 200 finalinde son 60 metrede yaptığı atakla bu şampiyona da hafızadaki yerini aldı.

Şampiyonanın sitesi de bok gibiydi...

Yalnız ben bu Blanka Vlaşiç'i çözemedim arkadaş. Var bir şeytan tüyü ama... Sonuçta hastasıyım mı? Evet...

2012 için not: ne yapıp edip Bolt Lemaitre kapışmsını izlemek lazım.

3.08.2010

fotoğraftaki saçmalığı bulun

Tam da Roman Ungern von Sternberg denilen enteresan kişi hakkında bir şeyler okurken bu habere denk geldim. Moğollar ve Naziler... Bu kadar saçma bir kombinasyon aklıma gelmedi.

2.08.2010

heyecan

Güya aşmıştım bu meseleyi, güya tekrar yaşamam diyordum. Gün ilerledikçe başka şey düşünemez oldum, şu an heyecandan kalbim çıldırmak üzere. Evet nasıl olacak da oturacağım o koltuğa, nasıl o aletlerin dişlerimi oymasına katlanabileceğim, nasıl dişim uyuştu mu paranoyasını atlatabileceğim? Sadece bir hafta uzak kalmak bile eskisi gibi yapmış beni...

1.08.2010

adada yankılanan ses

En sevdiğim kanal İz TV'nin dönem dönem denk geldiğim ve şüphesiz her seferinde işi gücü bırakıp izlediğim Sait Faik belgeseli. Sait Faik'in hayatı, yazdıkları ve Burgazada'daki arkadaşlarının anıları... O kadar güzel anlatılmış ki her seferinde dayanamayıp şu cümleleri okurken buluyorum kendimi: "Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım..."

Fragmanı buradan izleyebilirsiniz. Denk gelirseniz izleyin ama Sait Faik'i mutlaka okuyun, Burgazada'ya gidin ve bir adada yaşamanın hayalini kurun.

30.07.2010

polis futbolseverin dostudur arkadaşıdır

Nazi kampı gibi bir ilkokulda 4 yılımı geçirdiğimden sisteme karşı gelmek için içimdeki o sesi bastırmam gerekiyor önce. Neyse ki o ilim irfan yuvası tarihin tozlu raflarındaki yerini aldı geçen sene. Anneler babalar size sesleniyorum: çocuğunuzun gideceği okulu iyi seçin, hayatını karartmayın!

Tam da bu sebepten sokakta elimde içkiyle olduğum an sayısı çok azdır ve neredeyse tamamı bir futbol maçı öncesidir. Bunu dün bir kez daha yaşadım salı günkü olayın ardından; elbette müdahale eden polis falan yoktu.

Polis sanatı ve sanatseveri sevmezken futbolseverlere ses çıkarmıyor aklınızda bulunsun.

28.07.2010

istanbul eats

Sağ taraftaki linklerde görmüşsünüzdür bu ismi; İstanbul'da yaşayan iki Amerikalı'nın İstanbul üzerine tuttuğu yemek günlüğü. Artık bir kitapları var, bir ay içerisinde de Türkçe'sini çıkartacaklarmış. İşte dün kitabın tanıtım kokteyli vardı Galata'nın bir ara sokağında. Öncesinde Galata Kulesi'ne nazır kitap okuyup etrafı seyrettiğimden 8 gibi vardım olay yerine. Grup sokağa yayılmış, fonda canlı müzik, ellerde içkiler... Nüfusun yarısı ecnebi neredeyse tamamı da basın-yayın camiasındandı; komple azınlıktım yani.

E geç kalınca yemek de bitmiş, birayla açmışken akşamı polis abiler damladı. Sonuçta en sevdikleri şeyler bir arada: ecnebi çoğunluklu entel bir grup sokakta toplanmış içki içiyor. Parti de bir saat önceden bitti sonuçta. Alkol ihtiyacını Asmalımescit'te dindirmek gerekti.

26.07.2010

wikileaks

Linkimiz: http://wikileaks.org/wiki/Afghan_War_Diary,_2004-2010

Dost ateşi kayıplarından gizlenen sivil ölümlere, Taliban'a destek veren Pakistan istihbaratından infaz timlerine...

Afgan Savaşı şüphesiz ki eskisi gibi olmayacaktır.

25.07.2010

comrade duch


Hava çok sıcak ve nemli, bir de sürekli yağmur çiseliyor. Pigmeler için yapılmış bir otobüsle 5 saat yolculuk yaptığım için zaten yorgunum, alelacele Tuol Sleng'e gelmişim. Şehrin ortasında, etrafında insanların yaşadığı bir yer burası. Giriş için biletinizi alıp gezmeye başlıyorsunuz. Bir avluya bakan iki tane 3 katlı binadan oluşmuş. O avluda da bir mezarlık var. Katları gezmeye başlar başlamaz içim kasılıyor. Eski okul hapishaneye çevrilmiş. Sınıfların çoğu duvarlarla bölünüp hücreler oluşturulmuş, 2 metreye 3 metre anca vardır her biri. Ve mahkumlar burada tutulmuş. Bir başka odada işkence aletleri var, dikkatli bakınca kan izlerini görmek mümkün.Bir başkasında kafatasları, bir diğerinde günlük hayatı (daha doğrusu işkenceleri) anlatan tablolar - waterboardingin o dönemden kalma olduğunu belirteyim-, ve meşhur fotoğraflar... Oradan geçmiş 15 000'e yakın kişinin fotoğrafı çekilmiş. Çoğu korkuyla bakmış, bazısı gülmüş, bazısının yaşı tutmuyor anlamak için olanı annesinin kucağındayken. Kimisinin bakacak hali kalmamış yediği dayaklardan. Ve hepsinin ortak noktası duruşları: kolları arkadan dirsekten kırılacak şekilde bağlandığından hepsi de eğik durmuş fotoğrafı çekilirken, dediğim gibi çocuklu anneler hariç.

Şşte burasının yöneticiymiş Comrade Douch ya da gerçek adıyla Kang Kek İeu. Şu an 67 yaşında. Mahkemede 12 380 kişinin kaybolmasından sorumlu olduğunu söylemiş. Yarın cezası belli olacak, 40 yıl hapis yatması bekleniyor. Yeterli mi bu ceza veya bu cezanın bu kadar geç gelmesi adil mi diye soracak halim yok. En azından herşeyin baş sorumlusu Pol Pot gibi evde yatağında ölmüş olmayacak.

23.07.2010

ayrılıkçı kırmızı sardunya yaprağı

Şekilde gördüğünüz yaprak, pembe bir sardunya kümesine ait olsa da komşu kırmızı sardunya kümesine bağlanmak istiyor; be nedenle de o yaprak yekpare mermer olmayıp mozaik oluşturmaya çalışıyor tüm bölücülüğüyle. Fotoğrafa fon oluşturan reyhanın ve rol çalmış olan ateş çiçeğinin bu durumla elbette bir ilgisi yok.

22.07.2010

başbakanlığın ülke için ne değiştirecek ki?


Bu bir kitap adı. Yazarı Nobuko Kan Japonya Başbakanı Naoto Kan'ın 40 yıllık eşi. Kitapta Bayan Kan, "Bu adam nasıl başbakan oldu?" diye sorup yemek yapmaktan ya da giyim kuşamdan anlamamasını değil siyaset tarzını da eleştiriyormuş kocasının. Örneğin Başbakan'ın hükümet programını parlamentoya sunarken yaptığı konuşmadaki performansını yetersiz buluyormuş.

Bununla birlikte Bay Kan "Evdeki muhalefet" olarak tanımladığı eşinin yazdığı kitabı ise korkudan okuyamadığını itiraf etmiş.

Fotoğrafta gördüğünüz Kan çiftinin kuzen olduğunu belirtip "Japon yapmış abi" diyelim.

21.07.2010

yeditepe istanbul

Geçtiğimiz hafta yıllarca yaşayıp omuz silktiğim şehri özlediğimi fark etmişken otel odasında, gecenin köründe Yeditepe İstanbulla uyandım. Bir daha asla yaşamak istemeyeceğim günler aklıma geldi, içim kasıldı...

Zuhal Olcay Hüznü'nün peşinde koşmak, bulunca da daralmak nedir acaba?

18.07.2010

burma vj


3 sene önce Budist rahipler Rangoon'da cuntayı protesto edip sokaklar savaş alanına dönerken bizim eve de konu Turgut Tarhanlı'nın bir ödevi olarak düşmüştü. Ödev yapıldı, ev ortamı değişti ve ben Burma hazırlıkları yapmaya başlamışken nihayet bu belgeseli izleyebildim.

Belgeselin tam adı "Burma VJ: Reporter i et lukket land". Türkçesi "kapalı bir ülkeden bilgiler" olarak çevrilebilir. Evet Burma tüm dünyaya kapalı bir ülke şu anda. Ülkede 40 yılı aşkın süredir cunta hüküm sürmekte. Seçimler, partiler hep göstermelik. 1990 seçimlerinde galip gelen Aung San Suu Kyi halen ev hapsinde tutulmakta. İnternet sansürlü. Cunta o kadar paranoyak bir hal almış durumda ki Nargis Tayfunu'nda 200 000 kişi ölmesine rağmen dış yardımlara kapısını açmadı.

İşte böyle bir ülkede 2007 yılında cunta petrol fiyatlarını 2 katına çıkartır. 1988 yılındaki protesto gösterilerinde 3000 kişinin ölmesinden beri pek sesini çıkaran olmamıştır askeri yönetime. Bazı Budist rahiplerin dövülmesi üzerine
Shwedagon Pagoda'dan yola çıkan rahipler yönetimi protesto etmeye başlar, halk onlara alkışlarla destek vermektedir. Rahipler serbet bırakılmasını istedikleri Aung San Suu Kyi'nin evine kadar ulaşırlar. Tüm bu protesto gösterileri bir kaç muhabir tarafından el kameralarıyla kaydedilmekte ve yurtdışına çıkartılmaktadır. Bu sayede tüm dünya kapalı ülkede neler olduğunu bilme imkanı bulur.

Cunta işi sıkı tutar gene: sokağa çıkma yasakları, beş kişiden fazla kişinin yan yana gelmesinin yasaklanması, rahiplerin dövülüp gözaltına alınması, göstericilere ateş açılması, her tarafta iş başında olan gizli polisler... Biz elbette belgeselde izleriz bunları o cesur muhabirler sayesinde. Ve en sonunda gösteriler de bastırılır muhabirlerin üç tanesi de yakalanır. Ve bir umut böylece sona erer.


16.07.2010

what if god was one of us

4 ampül Jetokain ve 1,5 saatlik çabanın sonunda diş kemikten nihayet ayrıldığında şundan emindim: bundan bir 50 yıl önce yaşıyor olsam bu dertten kurtulamaz, yediklerimden zevk alamaz ve normalden daha önce ölür giderdim. Bilgi birikimi ne güzel şey...

Bir Tanrı olsa insanlığa ne derdi acaba?

- Sana bildiğin her şeyi ben öğrettim ama bildiğim her şeyi öğretmedim!

13.07.2010

dani jarque siempre con nosotros


Şüphesiz ki 2010 Dünya Kupası'nın en güzel golü. Arka planda çökmüş Hollandalılar, önde sevinç. Ve geçen sene 26 yaşında kalp krizinden ölen Espanyol'un kaptanı Dani Jarque'ye saygı. Euro 2008 finalinde Sergio Ramos'un Puerta'ya selamından sonra...

12.07.2010

gıcır pasaport


Geçen salı başvurduğum pasaport bugün elime ulaştı; buradan okuyanlara süreci anlatayım. Zaten harçlar, fotoğraf ebatları ve ilk günlerde sistemde yaşanan rezaletleri biliyorsunuzdur:

Giriş:

Öncelikle belgelerin tamamlanması gerekiyor. Gidip Ziraat Bankası'na harçları yatırıp bir de en afillisinden biyometrik fotoğrafınızı çektiriyorsunuz. Bu arada epasaport.gov.tr sitesine girip en uygunundan randevunuzu da alıyorsunuz, 18 Haziran'da 6 Temmuz'a randevu alabildim; her yarım saate 3 kişi ayırıyorlar. Zamanı gelince de varsa eski pasaportunuz ve nüfus cüzdanınızla emniyetin yolunu tutuyorsunuz.

Gelişme:

Eğer daha önce parmak izi vermediyseniz randevudan bir yarım saat önce orada olun. Belgeler tamsa randevu saatinde sizi oturtuyorlar karşılarına, belgeleri teslim alıp dolduruyorlar bir takım belgeleri; en son da imza attırıyorlar. Toplam süre 10 dakika ya var ya yok. Bu arada Şişli Emniyet Müdürlüğü taşınmış, yeni yeri şöyle tarif edeyim: Ali Sami Yen'den aşağı vurun kendinizi oralarda bir yerde Vergi Dairesi var. Hah onun karşısında işte. Gitsem bulurum da anlatamadım şimdi.

Sonuç: Web sitesinden süreci takip edebiliyorsunuz. Salı günü başvurdum, çarşamba onaylandı, perşembe basıldı, cuma sabah postaya verilmişti. Pazartesi de elimde...

Buraya kadar her şey yolunda da bakalım ecnebi topraklara adım atınca neler olacak...

11.07.2010

her son bir umuttur her başlangıç bir kuşku

eğer günlerden pazarsa arife keyfi...

eski günlerdeki gibi

Dün sabah erkenden uyandım, tıpkı bu sabahki gibi. Kalbim gümbür gümbür atarak diş hekimine gittim. Tedaviye cuma günü başlamaya karar verdik; iki yıl beklemişsin bir hafta daha mı bekleyemeyeceksin dedi herhalde.

Eve dönerken üniversite günleri geldi aklıma. Uykusuzum, hava kapalı, işim beklediğimden erken bitmiş... Sanki bir final dönemi günü. O günlerde yaptığımı yapıp Taksim'e uğradım.

Önce Dürümzade'ye uğradım. Anthony Bourdain abimiz övmüşken denememek olmaz; hala salaş bir yer ama dürümü çok beğenmedim. Lavaşlara bir sos sürüyorlar, o sos da lavaşı yumuşatıp hamur haline getiriyor tat kaçırıyor. Kafam yerindeyken bir kere daha uğrarım. Etrafta gezinirken Neyle Meyle'nin önce ustası sonra sahibine denk geldim. Mekanın tadilatı bitmiş, uğramak farz oldu. Son olarak da Mephisto'ya uğradım aylar önce gördüğüm Lonely Planet Myanmar kitabı için, yoktu. Kim aldı ki acaba?

10.07.2010

7.07.2010

six feet under

video

Çok geç keşfettim ben bu diziyi. Yavaş yavaş izledim; diyaloglarını, sahnelerini, karakterlerini aceleye getirmek istemedim ama son dört bölümde tutamadım kendimi bir çırpıda bitirdim. Peki nedir bu diziyi böylesine güzel kılan? Bir kere ölümle ilgili dizi ama aslında hayatla ilgili çünkü ölümdür hayatı anlamlandıran. Hikayemiz ne? Bir ölü evi işleten aile var. Zaten o evde yaşanan matemler sinmiş her köşeye, tüm fertleri etkilemiş iliklerine kadar. Ailenin babası ölüyor ilk bölümde biz ne olduğumuzu anlamadan. Biz de 5 sezon boyunca ailenin diğer fertlerinin yaşadıklarını görüyoruz, ailenin büyük oğlu Nate'i daha bir odak noktası görerek. Kaçılan şeylere geri dönüşler, hayallerin iş hayatına kaptırılması, ebeveyn-çocuk ilişkileri, erkek-kadın ilişkileri, erkek-erkek ilişkileri, abi-kardeş ilişkileri, bencillikler, arayışlar, çabalar, yaşlanma hissi... Hayata dair ne ararsanız var kısacası.

Evet vitrinde ölüm var dedik ama ölüm üzerine pek düşünmedim ben. Önceleri hep uzaktan geçti gitti. Sonra bir gün pimi çekilmiş bomba gibi hayatımın ortasına düştü her şeyi zikip attı; üç yıl olacak bu patlama olalı ama yine de düşündüğümü söyleyemem. Belki de kaçış bu. Önemsediğim de söylenemez ölümü zaten. Nasıl olacağı, ne zaman olacağı, sonrasında ne olacağı...

Bundan sonrası dizi hakkında bilgi içerir.

Nate beyninde bir problem olup ölebileceğini öğrendiğinde ben de kendimi düşündüm: keşke böyle bir hastalığım olsa dedim garip bir şekilde. İşte o zaman kalan günlerimi istediğim gibi yaşardım. Nate ölümden döndü sonra; evlenmiş, kucağında kızı Maya. Hayatın anlamını bulmuş sanırken biz aslında hayatın ritmine döndüğünü görüyoruz, gene aynı dertler aynı korkular karşısında; demekki ölümden dönmemek lazım. Nate'in cenaze töreninde ağladım ben. Hem kendimi düşündüm "ulan ölsen kim üzülür ki" dedim, sonra yaşadığım cenazeler geldi gözümün önüne; bir de esas o hengame geçtikten sonra yaşanan özlem.

Yukarıda ailenin Lucky eşliğinde eski eşyaları yaktığı sahne var; Nate'in Lisa'yı çöle gömmesi ile birlikte en çok etkileyen sahne beni. Ama dediğim gibi en çok Nate'in ormana gömülmesi etkiledi.

Son olarak dizinin can alıcı noktası şudur; babanın oğula söylediği: "Face it, buddy boy, there's two kinds of people in the world: there's you, and there's everybody else, and never the twain shall meet."

Ha bir de unutmadan: dizinin zaman ilerleyişi da ayrı bir olay. Genelde bölümler arasında haftalar, aylar geçmiş oluyor. Beyaz fade outlar ise dizinin alamet-i farikası.

5.07.2010