14.05.2017
7.05.2017
27.04.2017
25.04.2017
selanik'te ilkbahar
İstanbul'da bahar ancak mimoza bazında kendini göstermişken Selanik'te erguvanından leylağına ve elbette mor salımına renkli aşamaya geçilmişti çoktan; ne de olsa Bizans'ın bir mirasçısı. Sırtımızı güneşe verip bir terleye bir üşüye şehrin eski mahallelerine köhne binaların arasından çıkarken bir yerde gelip kayboluyoruz. Ben haritadan yolu bulmaya çalışırken bir gecekondunun önünde serili çarşafa oturmuş üç velet o mahalleye yolu düşen her ecnebinin ikameti olan hosteli aradığımızı düşünerek bize laf atıyorlar: "Hostel Arabas?". Halbuki biz Tsinari'yi arıyoruz ve tek derdimiz çınarın altında oturup bir kahve içmek: "No, Çinari?". Bu lafın üzerine en fırlamaları olan ortanca velet "Çınarı arıyolar la, kalkın gösterek". Bundan sonrası meslek icabı soru sormayı çok seven hanımın da yeteneğiyle çorap söküğü gibi geliyor. İsimleri Asret, Etem ve emzikli olan en küçüğü de Üseyin. Kızanlarmış. Asret dördüncü sınıfa Etem birinci sınıfa gidiyor. Evet Çınar'da kafeteryalar varmış hatta Etem'in dedesi orada dümbelek "çaliyir"miş ama artık ihtiyarlamış. Üseyin'in anası "dışarlıklı"ymış, yani buradan değilmiş. Hayır ana babaları merak etmezmiş...
Birinci dünyanın en kaymak tabakası Avrupa Birliği'nin taşrasında bir kenar mahallede Çingen çocukları görmek beni nedense üzüyor. Herhalde sebebi Makedonya'nın bir dağında yaşayan dedem ve anneannemin bu çocuklar kadarken yüzyıl önce günlerce yürüyerek bu şehre gelmeleri, aşağıdaki limandan gemiye binip yepyeni bir hayata doğru yol almaları. Nadir ve Zeynep bir şekilde o yolculuğu atlatmış, savaştan yenik çıkmış bir imparatorluk başkentinin kırsalına zorla yerleştirilmiş. Yepyeni bir dil öğrenmek zorunda kalıp yepyeni kimliklere sahip olmuşlar. Sonra birbirlerini bulmuşlar falanlar filanlar...
İşte tesadüfler birbirini kovalamış ve ben olmuşum. Yıllar sonra Selanik'e gelmişim. Sahilde dolaşıp gençlerin ot tüttürdüğü limanda güneşe karşı yayılmışım. Karnım acıkınca Modiani Pazarı'na gidip bir lokantaya oturmuşum. Fonda rebetikolar çalarken küçük tabaklarda "mezes"ler gelmiş, tadları idare etse yanına bir kadeh uzoyla hayat bana güzel olmuş. O an dünya yansa umurumda olmazmış...
31.03.2017
30.03.2017
8.03.2017
8 mart
Olur da ölmeden önce dinlemek istediğim son müzik nedir diye sorulacak kadar şanslıysam cevabım yukarıdadır... Ha söylemeyi unuttum, ben dünya gözüyle Helene Grimaud dinlemiştim de blog nedense sık geldiğim bir yer olmadığından kaynamış arada.
19.02.2017
new york prelüd: swissair
Bugünlerde Türkiye uçuşlarına ara vermiş olan Swissair'da İstanbul-New York uçuşunu emsallerine göre kelepir fiyata yakalayınca üzerine atladık; ne de iyi yapmışız. Uçakları rahatça, yemekleri güzel, ikram edilen İsviçre çikolataları leziz, uçak içi eğlence sistemi güzeldi. Her ne kadar dönüşte bizim ekranlar çalışmasa da karşılığında 2 yıl geçerli 50 dolar indirim çekini kapmış olduk.
ABD'ye Zürih aktarması ile giderken geçerli bir ABD vizeniz olması yetiyor, Şengen'e falan bakmıyorlar yani.
Umarız ilkbaharda seferlere tekrar başlarlar da hediye çekimizi kullanmaya fırsat buluruz...
12.02.2017
pisa
Yarım saatte Campo dei Miracoli'ye varmak mümkün, nasıl olsa vaktimiz de varken revaklı kaldırımları, küçük meydanları, ara sokakları falan derken Pisa'yı seviyor insan. Çimenlik alanda bol bol turist kuleyi arkasına alıp enteresan pozlar veriyor tam da beklendiği gibi. Bir de bilet parası verip müze vs göresimiz olmadığı için eğri kulenin ve duomonun etrafında dolanıp tekrar tren istasyonuna dönüyoruz.
Havaalanı şehre yakın, istenirse yürünür de öyle bir niyetimiz olmadığından PisaMover'ı kullanmaya karar veriyoruz. Tren istasyonunda inşaatların arasından geçip fotoğraftaki duraktan(!) otobüse binip 20 dakika sonra da havaalanına varıyoruz, biletinizi ise garın girişindeki gazete bayiinden alın ki o kadar yolu geri yürümek zorunda kalmayın. Havaalanı küçük, bekleyen bol bol İngiliz nedeniyle oturacak yer kısıtlı. Aklınızda bulunsun...
5.02.2017
firenze
Eğer sanat, tarih ve futbolla hayatınızın bir döneminde içli dışlı olduysanız eninde sonunda kendinizi Floransa ile ilgili bir şeyler okurken bulursunuz. Ne de olsa Medicilerin ve onların zenginliğiyle önayak olduğu Rönesans'ın memleketinden bahsediyoruz. Ha bir de mor formasıyla Batigol'ün...
Medicilerin o tüm zenginliği şehirdeki müzelerde sergileniyor ve dolayısıyla adamların zamanındaki yatırımları hala şehre para kazandırmaya devam ediyor. Görülmesi gereken yerlerin başında Uffizi Galerisi var. Botticelli'nin Venüs tablosu en bilinen eser buradaki. Yazın özellikle bilet sıraları uzun olduğundan internetten almakta fayda var, bir 4 euro da ekstra ödemesi var gerçi. Caravaggio, Michelangelo, da Vinci, Raphael, Titian ve diğer Rönesans ağırlıklı eserleri gördükten sonra ikinci müzeye geçebiliriz: Accademia. Her ne kadar görece küçük de olsa Michelangelo'nun başyapıtı Davud'u önünde uzun, upuzun bir zaman geçirmeye hazır olmak gerekiyor. Bu görkemli heykele giderken sağlı sollu sergilenen Michelangelo'nun bitmemiş eserleri de ayrı ayrı ilgiyi hak ediyor.
Gelelim tüm şehirde pazartesi müzeler kapalı olduğundan bizim zamansızlıktan göremediğimiz ama görülmesi gereken diğer yerlere: Nehrin öte tarafında kalan Palazzo Pitti ve Bolboli Bahçeleri, harika heykellerin olduğu Bargello, Galileo, Michelangelo, Machiavelli ve Dante'nin mezarlarının bulunduğu Santa Croce, freskolarıyla meşhur Cappella Brancacci... Tüm bunlar Floransa'ya bir daha gelmek için bahanedir belki de...
Elbette görmesi bedava olan yerler de var. Her ne kadar müzesi, çan kulesi ve kubbesine çıkması paralı da olsa Duomo'nun içini ve elbette ki kubbede yer alan o muhteşem Vasari ve Zuccari'ye ait freskoyu görmek ücretsiz. Zaten Duomo öyle bir yapı ki görkemine ve ayrıntılı işçiliğine hayran olmak için dönüp dolaşıp geleceğiniz yer ayaklarının dibi zaten. Davud'un replikasıyla birlikte birçok heykelin de bulunduğu Palazzo Vecchio ve Piazza Signoria şehrin meydanları ve her daim kalabalık. Ponte Vecchio'dan yürüyerek Arno nehrinin karşı tarafına geçip şehri ve güneşin batışını seyredebileceğiniz tepe ise Piazzale Michelangelo. Orsanmichelle ise bu kadar şatafatın gölgesinde kalmış, zamanında eski bir tahıl ambarından kiliseye çevrilmiş, şimdi ise dışında yer alan 14 heykelin sergilendiği bir müze. Ha bir de alışveriş yapmasanız bile Santa Maria Novella Manastırı'nın parfümler, kremler, içkiler satılan dükkanını adeta bir müze gezer gibi gezmenizi öneririm.
Yeme içme meselesine gelirsek: sonuçta İtalya'dasınız, her daim güzel yemek bulma imkanınız var. Bazı meşhur mekanlarda yazın rezervasyonsuz yer bulmanız sorun olabilir. Ama buraya kadar gelmişken benim gibi bir sakatatseverden size tavsiye: haşlanmış işkembeyle yapılan sandviç lampredotto bir harika!
22.01.2017
polonya: yiyelim içelim
Denizden uzaklaşınca otomatikman deniz mahsülleri yemeklerden çıkıp yerine daha çok hamur işi, et ve sebze giriyor. Polonya mutfağında bol bol çorba var: nitekim ilk fotoğraftaki zurek (yumurta+mantar+sosisli ekşi çavdar çorbası) en meşhurlarından. Yine tüm ülke mutfaklarında kendine bir şekilde yer bulan mantı benzeri hamur işi de burada pierogi olarak vücut buluyor, hem tatlı hem tuzlu çeşitleriyle. Polonya mutfağı demişken "bar mleczny" olgusundan da bahsetmek lazım. Özellikle komünizm döneminde ucuza yemek yeme mekanları olan "süt barları" son yıllarda tekrar moda olup doğal olarak biraz da turistikleşmiş. Sıraya girmeden duvardaki menüden ne yiyeceğinizi belirleyip (ki genelde İngilizce menü pek yok) kasadaki aksi ve kısa saçlı teyzeye siparişinizi veriyorsunuz. Ödemeyi yapıp siparişinizin yazılı olduğu küçük kağıdı bir sonraki pencereye uzatıp yemeğinizi alıyorsunuz. Daha sonra kendinize bir yer bulup, kalkarken de tepsinizi yine bir pencereden teslim ediyorsunuz. Yemekler genelde güzel ve evet fiyatlar çok ucuz. Yine Nazi işgaline kadar Avrupa'nın önemli Yahudi merkezlerinden olan Krakow'da klezmer dinleyip geleneksel Yahudi yemekleri yiyebileceğiniz yerler mevcut.
Polonya'da hamur işleri güzel demiştik. Mesela tüm dünyada tanınan bagelin çıkış kaynağı Krakow Yahudi cemaati. Sokaklarda pretzel satan tezgahlara da rastlanıyor. Benim hastası olduğum bir yemek ise zapiekanka oldu. Metrelik ekmeğin üzerine peynir ve tercihe göre başka malzemeleri de fırına atınca ortaya tam bir sarhoş yiyeceği çıkıyor. Nitekim cuma ve cumartesi geceleri Krakow'un Kazimierz semtindeki Plac Nowy'deki namlı zapiekanka tezgahlarının önünde upuzun sıraları görmek mümkün.
Polonya'da bira bol ve ucuz. Nitekim 2016 Bira Endeksi'ne göre Avrupa'daki en ucuz 3. bira şehri Krakow. Biradan daha sert bir şey içmek isteyenlere de geniş bir votka menüsü sunuyorlar. Hediyelik getirmek isteyenlere de şişesindeki bizon resmiyle üne kavuşmuş "zubrowka"yı öneririm. Alkolsüz içecek peşinde olanlara da özellikle bar mlecznylerde bol bol kompot olduğunu hatırlatayım, ama tıpkı Rusya'daki gibi bizim kompostoya göre çok az şekerli.
8.01.2017
baltık: yiyelim içelim
Baltık seyahatindeki herhalde en güzel şeylerden birisi de deniz mahsülüne (özellikle de somona) doymaktı. Yanında da mantar, patates, lahana veya pancar olmazsa olmazı. Ayrıca av hayvanlarına da menülerde sık sık denk geliyorsunuz, ilgililere duyurulur. Helsinki'de Kappeli'de kahvaltıda somon çorbası içmek mümkün. Şehirde ucuza yemek yemenin bir başka yolu da pazar meydanındaki tezgahlardan balığınızı almak. Helsinki'deki tüm restoran ve kafelerin güzel yanı ise tezgahta beleş su servisi olması. Diğer üç ülkede ise ortaçağ temalı restoranlar sık sık karşınıza çıkıyor. Fazla turistik olduğundan bulaşmadık ama ucundan görmek için Tallinn ana meydanındaki III Draakon'a bakabilirsiniz. Nitekim Vilnius'taki Lokys ise aynı yemekleri daha ucuza ve bir restoran ortamında sunduğundan şiddetle önerilir.
Bizim gibi yazın giderseniz pazarlarda çeşit çeşit orman meyvelerinin satıldığını göreceksiniz, ama her birinin kiloyla değil de litre olarak satılmasına da şaşıracaksınız. Bu meyvelerle yapılmış envai çeşit tatlı ise bulmuşken denenmesi gerekenlerden. Tatlı demişken Rus etkisiyle "bilini"lere de rastlamak mümkün: misal Tallinn'deki Kompressor'a bir uğrayın derim. Trakai'ye gitmişken de Karay Türkleri'nin milli yemeği "kıbın"ı yemeyeni dövüyorlardır muhtemelen.
Baltık seyahatinin bir başka güzelliği ise bol bol bira içebilmek. Nitekim birçok restoran kendi birasını yapmakta. Mesela Tallinn'deki Beerhouse ve Hell Hunt olsun, Riga'daki Alus Seta veya Vilnius'taki Snekutis olsun hem çeşit çeşit biraları hem de biranın yanına getirdikleri yemekleriyle hala burnumda tütüyor. Yine Rus etkisiyle alkolsüz bira kvas da sık bulabileceğiniz bir içecek. Gitmişken oranın geleneksel içkisi nedir deneyeyim diyorsanız benim gibi, Estonya'da Vana Tallinn, Letonya'da da Black Balsam tam size göre. Son bir not: Finlandiya'nın kişi başı kahve tüketiminde dünya birincisi olduğunu biliyor muydunuz?
31.12.2016
2016 biterken
Bir süredir tek dileğim gelen yıldan daha iyi geçmesi oluyor yeni bir yıla girerken ama nasıl oluyorsa her yeni yıl da bir öncekini aratıyor. Kişisel olarak daha berbat yıllarım da olmuştur ama böylesine toplumsal ve de dünyasal daha beter bir yıl görmedim ve umarım da bir daha görmem...
25.12.2016
krakow çevresi
Krakow şehir olarak güzel olduğu kadar çevresi de ilgi çekici. İlk görülesi yer yüzlerce yıl boyunca Krakow'un zenginliğinin kaynağı olmuş ve şimdi de bir turistik cazibe merkezine dönmüş olan Wieliczka Tuz Madeni. Bireysel gezi mümkün olmadığından gider gitmez hemen yarım saatte bir düzenlenen ve katılmcı sayısı limitli olan turlardan en yakın zamandaki için biletlerinizi alın (misal biz yarım saat beklemiştik). Rehberli turların da fiyatları Polonya geneline göre biraz yüksek ama kesinlikle değiyor (ecnebi biletlerinin Leh vatandaşı biletlerine göre %50'ye yakın pahalı olduğunu da söyleyeyim). Bol bol merdiven inip çıkıp, koridorlardan geçerek yaklaşık 2 saatlik turda artık kullanılmayan tuz madenin duvarlarına nasıl tablolar işlendiğini (özellikle St King şapeli), nasıl heykeller yontulduğunu hayranlıkla izlemeniz garanti. Ulaşımı ise çok basit: merkez tren istasyonundan yarım saatte bir kalkan trene atlayıp son durak olan Wieliczka Rynek Kopalnia istasyonunda inmeniz yeterli.
Krakow yakınlarında bulunan ve ziyaretçi akınına uğrayan bir başka yer ise Auschwitz toplama kampı. Nazi ölüm makinasının bu en acımasız örneğini görmek insanlığın ne dip noktalar yapabileceğine şahit olmak açısından önemli. Görecekleriniz ise dehşet verici olacak, buna kendinizi hazırlayıp gittiğinizden emin olun.
Öncelikle bir müzeye dönüştürülen Auschwitz ve hemen yakınındaki Birkenau kamplarına ulaşmak da kolay değil. Toplu taşımayla 70 kilometer uzaklıktaki Oswiecim kasabasına ulaşmak uzun ve zahmetli. Buna karşılık çoğu tur ise sizi müze yönetiminin düzenlediği rehberli turlara sizi katıyor. Kampa girişler ücretsiz olsa da rehberli turlar ücretli ve saat 10-15 arası sadece rehberli tura izin veriliyor. Okuduklarımdan ve gördüklerimden çıkardığım kadarıyla tek başına gezmek daha iyi çünkü gruplar çok kalabalık ve bazı küöük mekanlarda o kadar insanla beraber durmak insana fazlasıyla sıkıntı verebiliyor. Ve en önemlisi göreceklerinizi hazmetmek hiç de kolay değil, o sebeple kendi hızınızda gezmek bence en iyisi...
Nitekim meşhur "Arbeit Macht Frei" yazısının altından geçtikten sonra her biri başka bir sergiye dönüştürülmüş barakalarda kampta günlük yaşama, belgelere, öldürülenlerden kalanlara bakakalıyorsunuz. Birkenau'dan ise geriye pek bir şey kalmamış zaten...
Krakow yakınlarında bulunan ve ziyaretçi akınına uğrayan bir başka yer ise Auschwitz toplama kampı. Nazi ölüm makinasının bu en acımasız örneğini görmek insanlığın ne dip noktalar yapabileceğine şahit olmak açısından önemli. Görecekleriniz ise dehşet verici olacak, buna kendinizi hazırlayıp gittiğinizden emin olun.
Öncelikle bir müzeye dönüştürülen Auschwitz ve hemen yakınındaki Birkenau kamplarına ulaşmak da kolay değil. Toplu taşımayla 70 kilometer uzaklıktaki Oswiecim kasabasına ulaşmak uzun ve zahmetli. Buna karşılık çoğu tur ise sizi müze yönetiminin düzenlediği rehberli turlara sizi katıyor. Kampa girişler ücretsiz olsa da rehberli turlar ücretli ve saat 10-15 arası sadece rehberli tura izin veriliyor. Okuduklarımdan ve gördüklerimden çıkardığım kadarıyla tek başına gezmek daha iyi çünkü gruplar çok kalabalık ve bazı küöük mekanlarda o kadar insanla beraber durmak insana fazlasıyla sıkıntı verebiliyor. Ve en önemlisi göreceklerinizi hazmetmek hiç de kolay değil, o sebeple kendi hızınızda gezmek bence en iyisi...
Nitekim meşhur "Arbeit Macht Frei" yazısının altından geçtikten sonra her biri başka bir sergiye dönüştürülmüş barakalarda kampta günlük yaşama, belgelere, öldürülenlerden kalanlara bakakalıyorsunuz. Birkenau'dan ise geriye pek bir şey kalmamış zaten...
22.12.2016
4.12.2016
krakow
Varşova ne kadar yeniyse Krakow o kadar eski, Varşova ne kadar soğuksa Krakow o kadar sıcak. Bunda en büyük etken uzun süre Polonya Krallığı'nın başkenti olması ve de Nazi işgalinde yıkılmadan kalması. Eski Şehrin merkezini oluşturan meydanı, 1241 Tatar istilasını haber verirken öldürülen borazancının anısına her saat başı fotoğrafta da görülen kuleden borazan çalınan St Mary Kilisesi, eski kumaş çarşısı ve etrafındaki binalar tüm seyahat boyunca olduğu gibi yine benim "eski zamanlara ilgi düğme"me basılmasını sağlıyor. Hemen meydanın altında yer alan ve gayet güzel filmler ve canlandırmalarla Krakow tarihini anlatan Rynek Yeraltı Müzesi de beklentileri fazlasıyla karşılıyor.
Meydandan kuzeye gidince hemen karşımıza Barbican ve eski şehir kapısı çıkarken güneye gidince Vistül'e hakim Wawel Kalesi hemen kendine doğru çekiyor. İçerisinde birçok müze ve kilise olan Wawel'de tek girdiğimiz müze Nazi yağması sonrası evine dönebilen Da Vinci'nin Gelincikli Kadın tablosu oluyor. Eh ne de olsa Krakow'da karşınıza bir Da Vinci tablosu çıkmasıın beklemiyorsunuz...
Güneye doğru yürüyüşünüze devam ettiğinizde de eski Yahudi mahallesi Kazimierz'e geliyorsunuz, ki en gelinesi zaman cuma ve cumartesi akşamları. Nitekim bizim kaldığımız ev de burada ve biz pazar sabahı kahvaltı yaparken Leh gençleri bol alkollü bir akşam sonrası evlerine daha yeni gidiyorlardı. Kazimierz'den devam edip Vistül'ü geçince Krakow gettosuna ulaşmış oluyorsunuz. Şu fotoğrafın çekildiği meydanda şu an sadece sandalyeler var gidenlerin anısına, getto ise küçücük bir duvar parçasından ibaret kalmış. Zaten bir avuç Yahudi dışında eski sakinlerinden de kimse kalmamış...
Biz gitmedik ama olur sa siz şehrin doğu mahallelerine giderseniz bu sefer de Stalin'in çelik üretim projesi Nowa Huta'ya ulaşmış olursunuz. Lenin Çelikhanesi'nin çevresinde şekillenen işçi şehri şüphesiz ki Sovyetlerin yıkılması sonucu tamamen değişmiş, örneğin Lenin heykelinin bulunduğu meydanın adı Ronald Reagan Meydanı artık...
Meydandan kuzeye gidince hemen karşımıza Barbican ve eski şehir kapısı çıkarken güneye gidince Vistül'e hakim Wawel Kalesi hemen kendine doğru çekiyor. İçerisinde birçok müze ve kilise olan Wawel'de tek girdiğimiz müze Nazi yağması sonrası evine dönebilen Da Vinci'nin Gelincikli Kadın tablosu oluyor. Eh ne de olsa Krakow'da karşınıza bir Da Vinci tablosu çıkmasıın beklemiyorsunuz...
Güneye doğru yürüyüşünüze devam ettiğinizde de eski Yahudi mahallesi Kazimierz'e geliyorsunuz, ki en gelinesi zaman cuma ve cumartesi akşamları. Nitekim bizim kaldığımız ev de burada ve biz pazar sabahı kahvaltı yaparken Leh gençleri bol alkollü bir akşam sonrası evlerine daha yeni gidiyorlardı. Kazimierz'den devam edip Vistül'ü geçince Krakow gettosuna ulaşmış oluyorsunuz. Şu fotoğrafın çekildiği meydanda şu an sadece sandalyeler var gidenlerin anısına, getto ise küçücük bir duvar parçasından ibaret kalmış. Zaten bir avuç Yahudi dışında eski sakinlerinden de kimse kalmamış...
Biz gitmedik ama olur sa siz şehrin doğu mahallelerine giderseniz bu sefer de Stalin'in çelik üretim projesi Nowa Huta'ya ulaşmış olursunuz. Lenin Çelikhanesi'nin çevresinde şekillenen işçi şehri şüphesiz ki Sovyetlerin yıkılması sonucu tamamen değişmiş, örneğin Lenin heykelinin bulunduğu meydanın adı Ronald Reagan Meydanı artık...
20.11.2016
varşova-krakow yolu
Polonya'nın tren yolları Baltık ülkelerinin tersine gayet gelişmiş, sanayileşmiş bir Doğu Bloku ülkesi olmasının da etkisiyle. Ülkenin kuzeyindeki Gdynia'dan kalkıp başkent Varşova'dan geçip en güneydeki Krakow'a ulaşan hat da en modern trenlerin olduğu hat. Nitekim Varşova merkezdeki Wschodnia durağından Krakow'a ulaşmak 2,5 saat sürüyor. Trenler gayet rahat, her ne kadar internet olmasa da koltuklarda priz mevcut. Bir içecek de bedava.
Fakat o bileti almak biraz sıkıntılı. İnternetten alınca print etmek gerektiğinden gidip terminalden alayım diyorum fakat İtalya'nın aksine otomatlardan almak bir işkence. Bu durumda tek çözüm Sovyetik dönemden kalma bir sıraya girip yarım saat bekleyip de sıra gelince kısa kesilmiş saçları ve çat pat İngilizcesiyle yardımcı olmaya çalışan teyzelerle anlaşıp istediğiniz saate bilet almak.
Nitekim sonunda Krakow'un tren garı/otobüs terminali/AVM kombinasyonuna ulaşıyoruz...
Fakat o bileti almak biraz sıkıntılı. İnternetten alınca print etmek gerektiğinden gidip terminalden alayım diyorum fakat İtalya'nın aksine otomatlardan almak bir işkence. Bu durumda tek çözüm Sovyetik dönemden kalma bir sıraya girip yarım saat bekleyip de sıra gelince kısa kesilmiş saçları ve çat pat İngilizcesiyle yardımcı olmaya çalışan teyzelerle anlaşıp istediğiniz saate bilet almak.
Nitekim sonunda Krakow'un tren garı/otobüs terminali/AVM kombinasyonuna ulaşıyoruz...
13.11.2016
varşova
Çok üzgünüm ama Varşova çok da güzel bir şehir gibi gelmedi bana. Bunda en büyük pay 1944 ayaklanmasında tamamen yıkılıp savaş sonrası da Doğu Bloku'nun bir parçası olarak yeniden inşa edilmesi. Eski Şehir ve kale aslına uygun olarak yapılmış İtalyan ressam Canaletto'nun tabloları temel alınarak ama bir yandan da Sovyetik bloklar dikilmiş, geniş caddelerle donatılmış ve şehrin yeni merkezi olarak da Stalin'in hediyesi Kültür Sarayı mihenk taşı olmuş.
Defalarca tarih sahnesinden silinip tekrar küllerinden doğan Polonya'nın başkenti elbette tüm o tarihini, acılarını, görkemini ve ünlü evlatlarını da en iyi görebileceğimiz yer elbette. Artık çok spesifik olmadıkça/alternatifi bulunmadıkça müze gezmelerini sınırlamış bulunuyorum, bu konu hakkında da üşenmezsem yazasım var. Bu sebeple Varşova'da bir tek Ayaklanma Müzesi'ni gezdik. 4 yıllık Nazi işgaline karşı Kızıl Ordu'nun yaklaşmasını da fırsat bilip ayaklanan Varşova Hitler'in emriyle yıkılır. Nitekim savaş bittiğinde şehirde sadece on bin kişi kalmış. İşte bu iki aylık süreci dökümanlar, videolar, interaktif ekranlar ve çok etkileyici bir filmle bu müzede görebiliyorsunuz.
Görülmesi gereken diğer yerlerse dünyaca meşhur Polonyalılara ait. Mesela Mikołaj Kopernik heykelini ve tarifini yaptığı Güneş Sistemi'ni gösteren meydanı görmemek imkansız. Hemen karşısında da Fryderyk Chopin'in kalbinin yer aldığı Kutsal Haç Kilisesi. Kilisenin hemen önünde siyah bir bank var, dikkat etmezseniz önünden geçip gidersiniz. Ama dikkat ederseniz ve üzerindeki düğmeye basarsanız birden Chopin'in notalarını duymaya başlarsınız. Nitekim bu banklardan Chopin'in hayatında yer tutan binaların önlerinde birer tane bulmak mümkün. Karşınıza çıkacak bir başka Polonyalı da iki ayrı dalda Nobel ödüllü Marie Skłodowska Curie. Güzel bir heykeli ara bir sokaktan Vistula Nehri'ne doğru bakmakta...
30.10.2016
trakai
Trakai, Vilnius'tan trenle yarım saatte ulaşılabilen bir sayfiye yeri. Litvanya Büyük Dükalığı'nın bu eski başkenti göl ortasındaki bir adada yer alan kaleye ev sahipliği yapıyor ve göl de özellikle haftasonları türlü çeşitli su aktivitelerine imkan sağlıyor. Ayrıca etrafta bol bol da fotoğraf çektiren gelin-damat ikililerine ve de bekarlığa veda toplantılarına denk geliyorsunuz.
Trakai'nin bir başka özelliği de Yahudi Türkler Karayların (Karaim) merkezi olması. Sayıları artık yüzlerle ifade edilen ve dilleri yok olma aşamasındaki Karay Türkleri'nin 1397 yılında dük Vytautas tarafından Kırım'dan getirildiği söylenmekte-o zamanlar Litvanya Büyük Dükalığı'nın Baltık Denizi'nden Karadeniz'e kadar yayıldığını da belirtmek lazım. Karaylar'ı merak edip araştırınca ilginç şeyler de ortaya çıkıyor. Zamanında geniş bir coğrafyaya yayılmış bu halk diğer Yahudi topluluklarından da farklı bir inanca sahip ve bu nedenle de soylarının devamı tehlikede. Türkiye'dekilerle ilgili şu yazıyı tavsiye ederim.
Tren istasyonundan göle yürüyüş onbeş dakika kadar sürüyor ve yol boyunca ahşap Karay evlerini görüyorsunuz, ayrıca karşınıza Karayca tabelalar da çıkıyor. Karay yemeği olan kıbın ve cantık yiyeceğiniz yerler de cabası. Hava güzelse göl kıyısında ve kalenin etrafında dolanmak keyifli, merak ediyorsanız Etnografya Müzesi de gezilebilir. Nitekim 2-3 saat gezmek için yetiyor Trakai'ye. Son bir not: bileti istasyondan değil de trenden alırsanız daha pahalı, ayrıca sadece nakit kabul ediyorlar gişelerin aksine.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)