21.10.2012

vientiane luang prabang yolu

Dağın gerçek anlamıyla başında, sadece polis karakolu bulunan ve ara sıra geçen araçların da kendi derdinde olduğu, çocuk yaştaki polisler ve bir takım iyi İngilizce konuşan görevlilerle çevrildiğimiz bu noktasında kendi Banged Up Abroad hikayeme kavuşmaya yakın olduğumu düşünmeye başlamıştım ki bizimle aynı kaderi paylaşan diğer minibüstekileri gelen araca bindirip gönderdiler. Biz de yaklaşık yarım saat bekledikten sonra Vang Vieng'den gelen sempatik sürücülü minibüse bindirilip Luang Prabang'a doğru gönderildik. Peki ne oldu da böylesine gereksiz bir heyecanı yaşamak zorunda kalmıştık?

Lao ile ilgili bilinmesi gereken bilgilerin başında yolların berbat olduğu geliyor. Başkent Vientiane ile en turistik kent Luang Prabang arası 400 km ve otobüsle 12 saat sürüyor, o da şanslıysanız. Daha önce Burma'da uzun yol otobüs yolculukları yaptığım için, okuduklarımın da yönlendirmesiyle dört kişilik ekibimizle minibüs kiralayıp yolculuk etmemizin daha rahat olacağını düşündüm. İki şehir arasında uçmak da bir tercih ama yolun manzarası da pek bir övülüyordu.

Yolculuğun ilk etabı gayet hızlıydı. Virajlara hızla girip son saniyede direksiyon kıran şöförümüz hepimizin midesini ağzına getidi. Batılı gençlerin parti kasabası Vang Vieng'de anlamadığımız bir şekilde başka bir minibüse transfer edildik. Yol boyunca gerçekten nefis kesici bir manzara var. Yeşilin her tonu iki yanınızda. Dağlarda bulutlar. Kötü asfalt hız yapmaya ne kadar izin veriyorsa o hızla gidiyorduk ki dediğim gibi bir polis karakolundan başka bir şey olmayan noktada durdurulduk. Meğer bu güzergahta seyahat eden minibüsler için bir kooperatif varmış ve bizim elemanlar da kaçak kesim yapıyorlarmış. Nitekim araca el konuldu ve biz de başka bir minibüse aktarıldık.

Dura kalka, yavaşlaya hızlanana brugmansia kokulu yoksul köylerden geçerek Luang Prabang'a vardığımızda haşatımız çıkmıştı.

18.10.2012

domino etkisi

Eisenhower'in Kore, Kennedy'nin Vietnam savaşlarındaki en büyük argümanlarından birisi, bahsi geçen ülkelerin komünizme teslim olmasıyla beraber, tüm bölgenin domino taşlarının birbiri üzerine düşmesi gibi elden çıkacağıydı. Neticede Kore yarımadası ikiye bölündü, Vietnam kızıl oldu...

Tunus'ta Muhammed Bouazizi'nin kendini yakmasıyla başlayan "Arap Baharı" iki ay sonra Libya'ya iç savaş olarak yansıdı. NATO desteğini de alan Ulusal Geçiş Konseyi'ne karşı savaşan Albay Kaddafi'nin destek aldığı güçlerden birisi de Mali'den gelen Tuareglerdi. Kaddafi yenildi, Tuaregler de kazanılmış savaş tecrübesi ve yeni silahlarla geri döndüler.

Peki kimdir bu Tuaregler? Beş ülkeye yayılmış 1 milyonun üzerinde mevcudu olan Sahra Çölü'nde yayılmış göçebe bir kabileden bahsediyoruz. Çölde yaşayınca kıt kaynaklara ulaşmak için yerleşik hükümetlerle çatışmaya girmeleri de doğal. Nitekim hem Mali'nin kuzeyinde (Tuaregler'in deyişiyle Azawad) hem de Nijer'de 1960larda ve 1990larda ayaklanmalar gerçekleştirildi. Dolayısıyla Libya'dan dönen Tuaregler merkezi Mali hükümeti için büyük bir tehlike arz ediyordu; beklenen de bu yılın bahar aylarında gerçekleşti: Mali ordusu hızla püskürtüldü ve meşhur Timbuktu dahil büyük şehirlere MNLA (Azawad Ulusal Özgürlük Hareketi) çatısı altında birleşen Tuaregler ve de İslami grup Ensar Dine hakim oldu. Ayaklanmaya seyirci kaldığını düşündükleri hükümeti deviren Mali ordusu MNLA'nın ekmeğine yağ sürdü hemen arkasından ve bağımsızlık ilanı gecikmedi.

İslamı Selefi çizgide benimseyen Ansar Dine için Timbuktu'nun meşhur Sufi cami ve türbeleri şüphesiz ki dine küfrün simgeleriydi; yıkılması da kaçınılmazdı. Azawad'da şeriat uygulamalarının başlaması MNLA ile Ansar Dine ilişkilerini bozdu. Başlayan çatışmalar Tuareglerin yenilgiye uğramasıyla son bulmuş durumda. Gao ve Timbuktu gibi Kuzey Mali'nin en büyük iki kentinde şu an Ansar Dine'nin egemenliği mevcut. Bu da doğal olarak Batılı güçleri rahatsız ediyor. Bölgenin eski sömürgecisi Fransa müdahale için araştırmalara başlamış durumda.

Velhasıl kelam bu Mali'de son bir yıldır yaşananların özetini okuyup Suriye'ye tekrar bakmak lazım. Malum domino taşı bu, düşerken yanımdakini yıkmamayım demiyor.

14.10.2012

vientiane

Evet Vientiane küçük bir şehir: Mekong kıyısındaki geniş bölge, ona paralel iki cadde ve onları kesen 4-5 sokak tüm turistik yerleri kapsıyor. Küöük bir meydanda tek başına duran That Dam bu bölgeye çok yakın. Ulusal sembol olan ve altın sarısı rengiyle parıldayan Pha That Luang ve fotoğrafta da görülebilen ABD tarafından havaalanı yapılması için hibe edilen çimentoyla yapılan Lao usulü Zafer Takkı Patuxai tuktukla gidilmesini gerektirebilecek uzaklıkta. Özellikle sonuncusunun tepesinden etrafı izlemek şiddetle tarafımdan önerilir. Ulusal sembol "champa" ağaçlarının çevrelediği Ulusal Müze'ye ben gidemedim siz benim yerime de gidin. Yine şehrin dışında büyük Buda heykellerinin olduğu Buda Park var, o da ıskalandı.

Bahsettiğim turistik bölgede güzel Lao yemekleri yemek, Fransız etkisiyle ekimi yapılan kahveleri içmek ve dünyaca meşhur Lao ipeklerinden satın almak için birçok seçenek var. Fakat gece 11 diyince her yer kapanıyor ve odaya çekilmekten başka bir seçenek de kalmıyor. Bize de iki gece kaldıktan sonra esas hedef Luang Prabang'a gitmek düşüyor.

Bu arada Vientiane'ın en büyük sürprizi İstanbul Restaurant. Yurtdışında gittiğim ülkenin yemeğini yemeye özenle dikkat eden benim için Türk yemeği hiç de olmazsa olmaz değildir. Bu sebeple buraya uğramayı pek düşünmezken sağlam kaynaklar mekanın sahibi İdris Abi'nin muhabbetinin kaçırılmaması gerektiğini söyleyince bir uğradık biz de dükkana. Denilenler doğru çıktı: beş yıl önce emekli olunca ailece Lao'ya gelip yerleşen sonra da boş boş durmaktan sıkılıp bu işe giren İdris Abi ile muhabbet etmek gerçekten pek keyifli. Ben de mutlaka uğrayın, en azından bir kahvesini, denk geliyorsa rakısını için derim.

8.10.2012

666





Eskiden güzel hatunların fotoğraflarını da koyardım bloga, biliyorum bekleyenleriniz vardır. Neyse 666. yazı vesilesiyle Edita'yla şenlendireyim burayı.

7.10.2012

vientiane yolu

Lao'ya hava yoluyla girmek gibi bir niyetiniz yoksa en popüler tercihler ya kuzeydeki Huay Xai'den giriş yapıp iki günlük Mekong'da tekneyle seyahat edip Luang Prabang'a varmak ya da Nong Khai'ye ulaşıp sınırı geçip hemen 15 km uzaktaki Vientiane'a ulaşmak. Biz ikinciyi tercih ettik. Bunun için de iki seçenek var: otobüs veya tren.

Otobüs yolculuklarını bir şekilde sık yaptığımızdan treni deneyelim dedik ve Bangkok Hualamphong tren istasyonundan yola çıktık. 12 saatlik yolculukta vagonlar yataklı, 1. sınıfta bir odada iki yatak varken 2. sınıfta yataklar perdeyle ayrılıyor birbirinden. Görevliler gelip yatağınızı yapıyor ve çarşaflar vs gayet temiz. Tren yemeklerinin pahalı olduğunu duyduğumuzdan yola çıkmadan bira ve yiyecek stoklarımızı yapıp yola düştük.

19 .00 kalkışlı tren yirmi dakika rötarla yola çıktı ve sabah Tayland'ın sınıra yakın şehri Nong Khai'ye vardık. İsterseniz buradan shuttle trenle Lao tarafına geçebilirsiniz, fakat tren istasyonu şehre oldukça uzak. Ya da bizim gibi bir tuktuka atlayıp sınıra varabilirsiniz. Lao tarafına geçince de bir minibüse atlayıp 30 dakika içinde Vientiane'a ulaşabilirsiniz.

Karşınızda Güneydoğu Asya'nın en ufak ve en sakin muhtemelen de en sıkıcı başkenti!

4.10.2012

komşularla sıfır sorun

Malum AKP iktidarının bundan birkaç sene önce dile getirdiği bir durumdu komşularla sorunsuz yaşam. Sonuçta adamlar haklı neden yanıbaşımızddakilerle sıkıntılı olalım ki. Bu aşamada AB ile görüşmeler, Ermenistan ile maç diplomasisi, Ortadoğu'da kalkan vizeler, Esadla çektirilen fotoğraflar, İranla nükleer programa yönelik arabuluculuk derken başlangıç gayet umut vericiydi; ama ne demişler Türk gibi başla... Bunun arka planında Neo Osmanlıcılık mı dersiniz yoksa bölgesel güç olmak mı orası size kalmış.

Önce AB ile ilişkiler savsadı. Hem AB ülkelerinde yaşanan krizler hem de sağcı hükümetlerin başa gelişi ama en önemlisi de gerekli düzenlemeleri yapmaya hiç de hevesli olmayan AKP hükümeti, Kıbrıs'ın dönem başkanlığı esnasında yaşananlarla beraber "ben seni ararım, mutlaka görüşürüz" sözleri verip de asla aramayan iki arkadaşa dönüştü.

Ermenistanla protokoller imzalandı, pek bir sevişildi karşılıklı yenildi içildi ama sonra eve dönünce her iki taraf da "aman allahım ben ne yaptım?" pişmanlığı yaşadı. Tabii bu esnada Azerbaycan'ın kanlısıyla yakınlaşmamız "kardeş ülke"yi kızdırınca ilişkiler limonileşti mi? Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olduk.

Yeni padişahımız en önemli çıkışını Davos'ta yaptı. İsrail'e karşı "van münüt" şovu tüm Arap aleminde coşkuyla karşılandı. "Öldürmeyi iyi bilenler"le tüm askeri işbirliği süresiz askıya alındı. Ama bir yıl sonraki Mavi Marmara olayında öğrendik ki üç ortak tatbikatımız planlanıyordu kendileriyle. Hemen bunlar da askıya alındı.

En trajikomiği Suriye ile yaşananlar herhalde. Bundan topu topu iki sene önce ailece görüşen iki kanka bugün kavga için gün sayıyor. Arap Baharı'nın gazıyla ayaklanan Suriye'deki muhalifler yabancı ülkelerin de desteğiyle bir anda kendilerini iç savaşın aktörü olarak buldu. Barışçıl gösteriler bir anda kanlı çarpışmalara dönüştü. Burada iki tarafı da desteklemediğimi belirteyim. Arap Baharı'nın kışa dönüştüğü bir ortamda şüphesiz ki Özgür Suriye Ordusu da muhalefetten başka bir şeye dönüştü. Sünni-Şii çatışmasında karşı saflarda yer alan Türkiye ile İran'ın arasının da bozulması kaçınılmazdı.

Şimdi bu noktada gelinen durum tam anlamıyla iki yüzlülüktür. Hükümetin Hafız Esad karşı argümanlarında tutarlı hiçbir nokta yoktur. Halkının kanını döken diktatörlere karşı olduklarını söyleyenler Darfur'da kendi halkının kanını döktüğü için Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı çıkartılan Ömer el Beşirle askeri ittifak yapmaktadır, toprağına düşen top mermisi için hemen müdahale edenler yıllardır bir başka ülkeye top mermilerini göndermekte hatta  ülkede asker bulundurmaktadır, o top mermisiyle ölenlerin kanını yerde bırakmayanlar Roboski'de "yanlışlıkla" öldürülen 34 vatandaşı için bir özürü bile çok görmektdir, insan hakları nutukları atanlar Irak'ta Şiilere karşı ölüm tugayları oluşturduğu için idam cezasına mahkum edilen Haşimi'ye kol kanat germektedir, PKK'yı barındıran ülkeleri teröristlikle suçlayanlar Özgür Suriye Ordusu'na ev sahipliği yapmaktadır ve en saçması yanı başında süren iç savaştan rahatsız olanların ülkesinde 30 senedir iç savaş sürmektedir ve yaptıklarısyla savaşı körüklemektedirler.

Bu noktada bölgesel çekişmelere, Katar'a, Bahreyn'e ya da yıllardır Türkiye'de kapalı devre yayını yapıp da nedense bir türlü faaliyete geçemeyen El Cezire Türk'e falan değinmeden tek şey söylemek istiyorum: ben bu saydıklarımı komşularıma yapsam bırak mülk sahibi Rizeli mahallenin ağır abisi Muzaffer'i, karşı komşum tonton İsviçreli teyze Nicole bile evire çevire dövmüştü beni.

1.10.2012

lao: prelüd

Öncelikle bir yanlış anlaşılmayı düzelteyim: ülkenin adı Laos değil Lao. Hatta resmi ado Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti. Dallama Fransızlardan önce Lao krallıkları hüküm sürerken sömürgeciler kendi dillerinde çoğul eki "s"yi "Lao"nun sonuna ekleyip Laos elde ederler nasıl olsa okunuşu aynı diyerek.

Fransız Indoçin'i dağılınca bağımsızlık gelir ama yeni sömürgeci ABD'dir bölgede. Vietnam Savaşı esnasında "gizli savaş" vardır ülkede. Amerikan uçakları aralıksız Lao topraklarını bombalar ki dünya üzerinde en çok bomba düşen ülke halen, özellikle doğusunda da patlamamış bombalar var. Daha sonra iç savaş başlar, 1975'te de Pathet Lao CIA'nın desteklediği Hmongları yenerek sosyalizmi ilan eder. Ve ülke 2000lere kadar sınırlarını kapatır. İşte bu sebeple doğası bakir, insanları sakin, zamanı donmuş bir ülke Lao.

Dağlık Lao özellikle trekking, rafting vs için ideal. Başkent Vientiane sıkıcı, kuzeydeki Luang Prabang UNESCO mirası muhteşem bir şehir. Bununla birlikte Pakse'de dev küpleri görebilir, güneyde nehir kenarında Mekong yunuslarıın izleyebilir, en kuzeyde de 3 günlük trekking turlarına çıkabilirsiniz. Ülkenin altyapısı berbat olduğundan kısa görünen mesafeler gayet uzun ve yorucu oluyor aklınızda olsun.

Sosyalist olsa da turizmin önemini kavramış, yabancılar için rahat bir ülke. Ayrıca çok da ucuz. Para birimi kip, 1 dolar da 8000 kipe denk geliyor. Kredi kartı geçen yerler var ayrıca ATMler de bol.   

Ülke fakir ama insanları sürekli gülümsüyor. Kimse bir şeyler satmak için yapışmıyor, yavaş yavaş hayatlarını yaşıyorlar. Ve de çocuklar: hayatımda gördüğüm en güzel çocuklar Lao'daydı. Hiçbiri canı yanmadıkça ağlamıyor, annelerinin kucağında veya motorsikletlerinin önünde hayatın içindeler. 7 yaşını falan geçmişlerse de bizzat işleri yapmaya başlıyorlar.

Normalde sınır kapılarında vize alınıyor ama Türkler bir kaç başka milletle bu kapsam dışında. Bu sebeple biz de Bangkok Lao Konsolosluğu'ndan aldık vizemizi. Metroya binip "Tayland Kültür Merkezi" istasyonunda inip taksiye binin. Konsolosluk gayet sıkıcı bir muhitte ara sokakta. İçeride formu doldurup bir fotoğrafla pasaportunuzu teslim edip "ekspres" diyin. Bu sayede 1 saat içinde vizeniz hazır, ederi de 1600 Baht. Hemen yan tarafta meyve alabileceğiniz bir pazar biraz ileride de benzin istasyonunun yanında kahve satan bir yer var.

Vizemizi aldık, sonraki durak Vientiane.

28.09.2012

zamanında kırşehir'e düşmüştü yolum


Bir kaç sene önce yolum Kırşehir'e düşmüştü topu topu iki saatliğine. Bir bozkır kasabası işte. Tek özelliği Neşet Ertaş'ın memleketi olmasıydı. İtiraf edeyim türkü sevmem. Neşet Ertaş diyince de öğrenciyken evinde içtiğim arkadaşlar geliyor; bol bol dinlerlerdi rakı sofralarında.

Bir de bu sahne geliyor aklıma. Defalarca dönüp dönüp izlemiştim. Ne diyelim toprağı bol olsun...

24.09.2012

bangkok güncellemesi

Zamanında şöyle bir Bangkok yazısı yazmıştım, 3 yıl aradan sonra ekleyeceklerimi de buraya yazıyorum. Belki birisi faydalanır.

O zaman Chatuchak pazarına gidememiştim sonrasında iki kere denk geldim: şüphesiz ki mutlaka görülmesi gereken apayrı bir dünyadan bahsediyoruz. Bir şey almasanız bile tavukla sanat eserini, çakma çantayla çiçeği yan yana satan bu dehlizler deryasına ucundan da olsa bulaşın. Pazarlık serbest...

Nihayet görebildiğim yerler arasına Çin mahallesini de katıyorum. Bir ucundan diğerine yürüyünce her türlü karmaşa, gürültü, renk mevcut. Ama buranın esas olayı yemekleri. Sokakta bin bir türlü yemeği bulabiliyorsunuz amenna ama bir köpekbalığı yüzgeci olsun bir kırlangıç yuvası olsun başka yerlerde bulamayacağınız yemekler. Bununla birlikte havanın kararmasıyla birlikte Soi Texas denilen sokağın girişine karşılıklı iki adet tezgah kurulup masalar atıyor kaldırımlara. Tok olsanız bile mangalda pişen deniz mahsüllerinin kokusuna pek kolay hayır diyemiyorsunuz. Nitekim iki akşam da oradaydık, mutluyduk. Ayrıca evet, köpekbalığı yüzgeci çorbası içtim.

Görülecek tapınaklar arasına sadece Wat Saket'i ekleyebiliyorum. Nispeten sakin bir bölgede yapay bir tepeye kurulmuş bir tapınak. Tepesine çıkınca da Bangkok sıcağında harika hissettiren bir esinti ve şehir manzarası var.

Artık nihayet havalimanından şehre raylı sistem mevcut. En alt kata inip biri ekspres diğeri normal iki hattan birisiyle Siam bölgesine kadar gidebiliyorsunuz. Ederi de 45-100 Baht arası değişmekte. Böylece taksicilerle ve trafikle cebelleşmeme imkanı var artık.

Bu gidişimde Khlong Saen Saep kanal sistemini de kullanma imkanı buldum. Chao Phraya kadar manzaralı ve kullanışlı olmasa da Siam'dan tarihi bölgeye gidiş için kullanılabilir.

Tahmin edileceği üzere bu sefer Siam'da kaldım. Skytrain'e yürüyerek 5 havalimanı raylı sistemine 10 dakika mesafede. Önünden taksiye binince her yere ulaşım kolay. Otelin fiyat kalite oranı gayet yüksek. Aklınızda bulunsun. Ha bu arada Khao San'da oda fiyatları  hala ucuz, etraf curcunalı, yemekler kötü ve pahalı; zaten Tayland'ın genelinde geçen seneki sel felaketi ve Baht'ın Dolar karşısında değer kazanması neticesinde fiyatlar artmış, aklınızda bulunsun.

18.09.2012

qatar airways

Bangkok güncellemesi yazısından önce Katar Havayolları ile ilgili bir yazı yazmam gerekiyor kesinlikle. Uçak bileti için 2 ay öncesinden araştırmalara başladığımda önce THY millerini kullanmayı düşündüm ama her nedense o kadar süre önce harekete geçsem de limitli ekonomide yer kalmadığından 90 000 mil gibi bir eder çıktı karşıma; vergiler de cabası. Özellikle Garanti Bankası'nın son katakullisinden dolayı alışverişten mil kazanmak imkansız hale geldiğinden kim kaybetmiş ki o kadar mili ben bulayım (bu mesele da zaten ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor). Zaten rötarlarla bezdiren THY'ye grev meselesi yüzünden de kıl olduğum için olabildiğince bulaşmamaya çalışıyorum.

Bu aşamada aktarmalı uçuşlara bakmak gerekti ve hem fiyat hem tarih hem de aktarma süresi açısından bakıldığında Qatar Airways rakipleri Ettihad ve Emirates'i geride bırakarak beni Bangkok'a uçurmaya hak kazandı. Bunu yaparken de THY'nin 2300 TL dediği bilete 1500 TL diyerek ilk aferini benden kaptı.

Qatar Airways adı üstünde Katar devletine ait bir şirket. Emirates'in sağladığı başarıyı takip eden Körfez ülkelerinin kurduğu havayolu şirketlerindne birisi anlayacağınız. Fakat kendileri iki yıldır Skytrax ödüllerini toplamakta. Doha'yı da bir aktarma merkezi olarak kullanıp dünyanın bir çok noktasına, özellikle de Asya'ya uçmakta.

Neyse biz de bir cumartesi akşamı kendilerinin dış hatlardaki diğer uçakların yanında cüce gibi kalan bir uçağıyla yola çıktık. Bir kere kabin içi hizmetleri harika. Dünyanın dört bir yanından topladıkları hosteslerle hizmet veriyorlar, uçağa bindiğiniz andan itibaren eğlence sistemi açık ve kulaklıklar koltuklarda sizi bekliyor, bol bol dizi-müzik-film seçeneği var, yemekler güzel, içkiler çeşitli, THY gibi kafa şişren anons ve videolar yok...

Kendileri ile ilgili söylenecek tek olumsuz yan Doha Havalimanı. Bir kere körük yok bu limanda. Sizi otobüslerle alıp kullanacağınız terminale götürüyorlar; Doha'da iniyorsanız ayrı transfer yapacaksanız ayrı terminaller var. Sonra diğer uçağınız için de yine otobüse bindiriliyorsunuz. Nitekim size uçağa binerken sarı bilet veriyorlar ve aktarma için de sarı terminalde inmeniz gerektiğini söylüyorlar; merak etmeyin zaten yanlış terminalde inmenize de izin vermiyorlar. Uçaktan inip yeni terminal binasına ulaşıp ikinci uçuş için kapıya varmanız hepi topu yarım saat sürüyor. Etrafta yapacak bir şey, gezecek bir yer yok. Neyse ki aktarmamız 2 saatti de minimum can sıkıntısıyla atlattık Doha duraklamasını.

Sonuç olarak ben kendilerinden pek memnun kaldım. Umarım sonraki seyahatlerde de birlikte oluruz.

16.09.2012

noktalı virgülü bulamadım idare edin


Eylül ayının da sevilebilir yanları olduğunu galiba üniversitenin ilk yılında fark ettim. O sene ekime kadar boştum ve aylak geçen günler etrafta olan biteni daha iyi algılamayı sağlıyor şüphesiz. Havanın o serin hali, yaprakların sararmaya başlaması, kısalan günler, evlere çekilen insanlar...

Bu sene de eylül geldi. Şu an dışarıda kuvvetli bir rüzgar ağaçları sallıyor. Bakarsın yağmur da yağar. Mümkün olduğunca tadını çıkarmalı. Unutmadan, haftaya Bodrum'a gidiyorum bir de.

Lao yazılarını yüklemem lazım buraya ama içimden yazmak gelmiyor. Zaten blogla da eskisi gibi değil ilişkim malum. Döndüğümden beri uğraştığım şeyler yoruyor beni. Zaten gezegendeki gidişatın kötüye gittiğini düşündüğüm bir dönemdeyim. İyi gelen tek şey hayali Belgrad seyahatimi planlamak. Ama söz haftaya yazacağım Bangkok güncellemesini. Belki okuyan çıkar.

5.09.2012

sayo naga

Dönen pervanenin gürültüsüne alıştıktan sonra esinti büyük bir huzur veriyor. Aksi takdirde Mekong'dan gelen nem ve sinekler katlanılır gibi değil. Karşıda yemyeşil tepenin üzerinde duran sapsarı bir tapınak çok farklı bir yerde olduğumu bir kez daha hatırlatıyor. Sokaktan aynı pembeli kız pembe bisikletiyle kim bilir kaçıncı kez geçiyor. Manevra yeri tam balkonun karşısı, herhalde annesinden izin aldığı uç nokta burası.

Çevremdeki çoğu insanın bilmediği dünyanın bu noktasında huzurluyum bile denilebilir. Tek derdim akşam ne yiyeceğim. Sonraki derdim de sabah ne yiyeceğim olacak zaten. Evet hayat böyle bana güzel.

Buranın insanları usulca akan bir nehir kadar yavaş ve de sessizken ne talihsizliktir ki yaşadığım ülkenin insanları o derece sesli. Ve benim de döneceğim yer ne yazık ki orası.

Keşke Corto gibi sadece gitmiş olmak için gidebilseydim ve de gideceğim yer oralar olsaydı. Sabah uyandığım hayata da şimdi içinde bulunduğum ortama da küfrediyorum. Tek yapabildiğim fotoğraflara bakıp iç geçirmek...

2.09.2012

mümkün mü artık dönmek?


Seyahatin özeti yukarıda. Yoksul ama güzeller güzeli sakin Laos'dan dönüşte gene sakallar kesildi gene işe dönüldü. Saçma sapan yiyeceklere tonla para saçılıyor, insanlar sinir bozucu. Ve bir de biz yokken eve hırsız girmiş. Kendime gelince yazarım oraları.

21.08.2012

update

Sokaklarin ve insanlarin sakin, bayraklarin orak cekicli oldugu Luang Prabang`dayim. Bir ara donerim artik...

9.08.2012

bolt, lemaitre ve sıcak

Bundan iki sene önce yine havalar böyle çok sıcakken ve ben elimi bile kaldırmaya üşenirken tüm bir pazar gününü kanepeye yapışıp emektar vantilatörümle idare etmeye çalışarak geçirmiştim. Televizyonda denk geldiğim Avrupa Atletizm Şampiyonası ve dolaptaki Cardinal Melon da o beter günü atlatmama yardımcı olmuştu. O günden düştüğüm bir not vardı: 2012 Olimpiyatları'nda Bolt-Lemaitre 100 metre kapışmasını kaçırma!

Aradan koskoca iki sene geçti. Yine sıcak, yine vantilatör... Dolapta Baileys karşımda olimpiyat oyunları. 1992'den beri göstermediğim bir performansla denk geldiğim tüm müsabakaları izliyorum. Yüzmesiydi, bisikletiydi, küreğiydi, atletizmiydi derken harika bir 12 gün geçirdim. İki sene önce düştüğüm notu hatırladım elbette: Fransız sadece 200 metreye katılmış Londra'da, o sebeple kapışma bu akşama ertelenmiş. Diyeceğim o ki bu kşam da televizyon başındayız, siz de seyredin.

92 Barcelona Olimpiyatları'nın kapanış töreniyle birlikte boşlukta hissetmiştim kendimi, ne de olsa sabah ilk yarışmadan gece sonuncuya kadar her yarışmayı izliyordum; bir kısmı adını bile duymadığım sporlardı. Ama bu sefer öyle olmayacak; çünkü siz kapanış törenini izlerken ben Bangkok'un nemli ve gürültülü bir gecesinde uyuyor olacağım.

15.07.2012

istikamet laos



Nihayet biletler alındı, THY saçmalığına inat Katar Havayollarıdır aracı kurum. Bangkok-Vientiane-Luang Prabang ve Chiang Mai istikamet. Tabii vizeyi alamayıp çuvallamak da ihtimal dahilinde. Bir aksilik olmazsa Luang Prabang'ı görebileceğim ölmeden.

7.07.2012

karganın gak dediği

Güzel bir esinti var, balkonda oturup Gün Zileli'nin "Benim Arnavutköylerim"ini okuyorum. Bir yandan da kafamı kaldırıp kaldırıp kitapta geçen yerleri bulmaya/tahmin etmeye çalışıyorum. Ama mutlaka eski Rum Okulu'nun bahçesindeki koca çınarlara takılıyor gözlerim. Ses çıkartan sadece kargalar var. Deniz kokusunu getiren rüzgar yüzüme çarptıkça eski güzel günleri anımsatan bir şeyler de getiriyor.

21.06.2012

malaga night club

Akşam maçı izlerken içerim diye düşündüğüm Tuborg'u bir avuç Antep fıstığıyla tüketip kendimi dışarı atıyorum "şehir manzaralı" odamdan. Nasıl olsa kaybolmam diye düşünüyorum keza otel yeterince yüksek ve çirkin. İzmir'e ilk gelişim bundan sadece 5 sene önce. Bir kış bayramında eski hatunla gelmiştim, otelden çıkınca iyi kötü tanıdık geliyor etraf. Biraz sonra kendimi rahmetli Fil Pizza'nın önünde buluyorum. Nedense rahmetli anneannemin soğanlı böreklerinden aldığım tadı almıştım pizzasından.

Gereksiz iş arkadaşlarımı ektiğimden istediğim yere gidebilirim. Tepemde ebabiller, kah begonvilleri kah yaseminleri geçerek sıcağın izin verdiği ölçüde yürüyorum. Bir yandan da annemin neden Beyrut'u İzmir'e benzettiğini anlamaya çalışıyorum. Bu İzmir'de ikinci yalnız kalışım, ilkinde de bahsi geçen hatundan yeni ayrılmıştım. Adı bir yerlerden tanıdık gelen bir balıkçıya oturuyorum, tek niyetim rakı ve balıkla Kordon'da biraz oturmak.

Kadınlı erkekli grupların doldurduğu mekanda tek erkek olmanın cezasını en güneş alan yere oturarak çekiyorum. Meze tepsisinden yoğurtlu patlıcan ve deniz börülcesi ikilisini tercih edip bir duble de Yeşil Efe istiyorum. Balık yiyeceğimi belirtmem üzerine garson beni dolaba davet ediyor, bu normalde bir müşterinin tuzağa düştüğünün ve sağlam bir kazığa oturacağının göstergesidir keza eğer geçiminizi bu işten kazanmıyorsanız hilal taktiği uygulayan Türk ordusunun kucağına düşmüş Bizans imparatorundan az hallicedir durumunuz. Barbunda karar kılıyorum enteresandır keza küçük balık sevmem, evde küçük balık seven hanımdır. Kilosu 130 TL imiş, 7 adedi 400 gr ediyor. Pek de umursamıyorum, nasıl olsa şirkete fatura edilecek.

Önce deniz börülcesini sonra patlıcanı bitiriyorum, bu arada da balık geliyor. Gayet güzel tadı; kafalarını yemiyorum. Hanım karşımda olsaydı tabağına atardım. Rakımın son dublesini güneşin batışına denk getirmeye çalışıyorum, olmuyor. Ne de olsa en uzun gün bugün.

Bunları unutmadan yazmak için kalkıyorum, biraz sahilde yürüyüp bir şeyler hissetmeye çalışıyorum. Olmuyor. Odamın şehir manzarasında Malaga Night Club'ın neon ışıkları var.

11.06.2012

41 kere maşallah mı?

Bundan 56 ay önce şirkete adım attığımda bir şirket bilgisayarı vermişlerdi. Sanki içerisinde devlet sırrı varmış gibi şifresini belli aralıklara değiştirmek, içerisinde bir büyük harf ve rakam kullanmak ve sürekli değiştirmek gerekiyordu. Ben de her mantıklı insan gibi "Abcd01" şifresiyle şirketteki hayatıma başladım ve her seferinde sayıyı birer birer artırdım. En sonunda bu sabah itibariyle o şifre "Abcd41" oldu; arada mecburiyetten düzen dışına çıkanları da unutmamak lazım-misal bir önceki IT'nin verdiği "Adana01" idi.

Neyse bu sabah şu gerçek bir kez daha yüzüme çarptı: hayatımın neredeyse 5 yılını burada tüketmiş bulunuyorum.

6.06.2012

ne kadar da çok olmuş

Hiç bu kadar uzun ara verdiğimi hatırlamıyorum. Sebep kesinlikle yazacak şey bulamamam. Ya yazacak konum yok ya da zaten olanları da başka mecralarda harcıyor muyum bilemiyorum. Bir yandan da dönem dönem gelen iş seyahatleri ve sosyalleşme zorunlulukları düzenimi bozuyor. Genel bir konsantrasyon güçlüğüm de var; hepsi bir araya gelince pasif agresif bir davranış olduğunu söyledi işin bir uzmanı.

Yazısı kuvvetli birisi benim başarısız bitki yetiştirme uğraşlarımdan-sokakta duvarlardan fışkıracak kadar arsız aslanağzını bile öldürmemden bahsediyorum, ya da kefir yapma maceralarımdan-evet yapabiliyorum!- eğlenceli yazılar çıkartabilirdi. Ya da akşam serinliğinde yıllardır özlemini duyduğum bir şekilde balkonda oturup gökyüzünü izlerken döktürebilirdi. Ne yapacaksınız eldeki malzeme bu...