Her ne kadar Cemal Süreya "hiçbir semtte berberin olmadı senin" dese de ben taşındıktan sonra bile eski semtime gidiyorum berbere. Dün eski semtte dar kaldırımlarda yavaş adımlar ve Rumca kelimeleriyle yaşlıların yanından geçip köhne apartmanlardan gelen nem kokularının hatırlattıklarını zihnimden uzaklaştırarak berbere vardım. İki ay olmuş, epey de şey değişmiş semtte; misal yılların muhtarı ölmüş...
Yeni semte alıştım artık. Erguvanlar ve morsalkımlar açmışken aksi de düşünülemezdi zaten. Üzgünüm Şişli seni hiç özlemiyorum, burada bir berber bulunca son bağımız da kopmuş olacak.
26.04.2012
25.04.2012
çöle yağmur yağarmış
Gidildi ve de dönüldü. Eş dost sağolsun turist olarak gidilse ıska geçilecek çok şey yapıldı. Sağolsunlar var olsunlar. Yazıları bekleyin biraz.
20.04.2012
kemiklerimi ısıtmaya gidiyorum
Tam erguvanlar açmış, mor salkımlar coşmuşken ben 30 derece sıcağa ve kumlar ortasına gidiyorum. Bu dört günü boğaz sırtlarında yürüyerek geçirmek de güzel olabilirdi ama neyse...
İlk defa bir yere giderken sıfır hazırlıkla gidiyorum; eş dost sağolsun gezdirecekler. Dönünce yazarım merak etmeyin.
İlk defa bir yere giderken sıfır hazırlıkla gidiyorum; eş dost sağolsun gezdirecekler. Dönünce yazarım merak etmeyin.
14.04.2012
13.04.2012
deniz kıyısına övgü-2
İş için Antalya'da türüne bol rastlanan bir kongre otelindeyim. Oda bahçeye yayılmış binalardan birinde. Otelin haritalandırma sistem rezil olduğundan bahçede kaybolma imkanı doğuyor. Çiçeklerin ve kuşların arasında geziyorum iş için geldiğim yerde.
Geçen sene iki yan otele bu kez tatil için gelmiştim. O tatile çıkaran sebep yok artık hayatta, geri/yenisi gelir mi bilinmez? Buraya şimdi gelme sebebim de biraz kaçmaktı İstanbul'dan ama tam da şimdi kalmam gerekiyor halbuki. Tanrıarı güldürmek için plan yap mı demişti birisi?
Hava bu kadar güzelken çalışmamanın mutlak özgürlük olduğuna bir kez daha ikna oluyorum...
6.04.2012
deniz kıyısına övgü
Odanın pencere kenarı üçgen şeklinde bir çıkıntı. En uca yürüyünce soldan sağa körfez manzarası. Altımda çirkin çatılı binalar ve denize giden cadde. Şirketin parasıyla içtiğim rakı sayesinde yarın sabah sahilde oturup boyoz yemek istiyorum ama aynı şirket başka işlere koşuyor beni. Çalışmak zorunda olmamak mutlak özgürlük olmalı.
Bu İzmir'e değil deniz kıyısına övgü...
Bu İzmir'e değil deniz kıyısına övgü...
1.04.2012
winter is coming
Hayat darbeli matkap gibi; bunu kabul edince o titreşim, o gürültü daha çekilir hale geliyor. Bunda hemfikir miyiz? Yine de o darbeli matkap her türlü keleği atmaya hazır; asla unutmayalım. Öyle bir dönemden geçiyorum, sıkıntılıyım ve de sıkıcıyım. Bu nedenle benden bir hayır beklemeyin bir süre; zaten twitter alemine de girdim belki mecalim olursa bir iki cümle orada ederim. O zaman selametle...
19.03.2012
döndüm
Rapor bitti ben de döndüm. Gördüm ki pek kaale alınmamış gidişim. Zaten blog yarışmasında da külliyen babayı aldım. Hadi oy vermediniz, çiçek/çikolata göndermediniz anladım. Bari bir yerlere gitmeme yardımcı olun yav, çok sıkıldım.
12.03.2012
raporluyum
Al işte buraya yazmamak için bir bahane daha. Yarın sabah itibariyle yıllardır (20 olsa gerek) nefes almamda sıkıntı yaratan burnumdan kurtulmak için hastaneye gidiyorum. Hayatımdaki ilk defa rapor alacağımdan dolayı (askere geç gitmek için aldığım iki raporu saymıyorum) heyecanlıyım desem inanacak mısınız?
Kadir Topbaş fotoğrafıyla gidiyorum, bakalım ben de 10 yaş gençleşir miyim...
Kadir Topbaş fotoğrafıyla gidiyorum, bakalım ben de 10 yaş gençleşir miyim...
10.03.2012
milise mou
1970lerin aranjman furyasında Türkçe'ye devşirilmiş harika bir şarkı. Manos Hacidakis'e saygılar...
3.03.2012
gazella'nın yarışmasına katıldım a dostlar
Gazella bir blog yarışması düzenliyor, ben de katıldım gaza gelip. Sağ tarafta banner görüyorsunuz ya, hah tıklayın ona. Sonra karşınıza çıkan facebook sayfasında sarı bir yıldız gördünüz değil mi? Hah ona tıklayıp oy verin, herkesin üç oy hakkı var; elbette arzum üç oyu da bana vermeniz.Olur da kazanırsam ve hani belki de yolum Laos'ya düşerse yukarıdaki üç üründen istediğinizi sizin yerinize de içerim.
Şimdiden teşekkürler...
27.02.2012
bir ayrılık
Sinemada izlemeyerek aptallık etmişim. 2011 yılının en iyi filmi deniliyordu da şaşırıyordum, geçen gün izledim; hemfikirim. Oyunculuklar o kadar iyi ki, sanki gerçekten de Tahran'da bir komşunuzun hayatına tanıklık ediyorsunuz. Karı-koca, baba-oğul, anne-kız, baba-kız ilişkileri, sonra adalet ya da adaletsizlik ve sınıf farklılığı... Hepsi de harika bir senaryoda önümüze seriliyor.Hiç konusuna falan girmiyorum, hazır Oscar da almışken seyredin.
25.02.2012
under god's power she flourishes
Bir dizi HBO tarafından çekildiyse 1-0 önde başlıyor benim gözümde. Boardwalk Empire da keza böyle bir dizi. Her güzel dizinin bir de en güzel bölümü vardır, ikinci sezonun on birinci bölümü de bol Ödipus göndermeli harika bir bölüm olarak dizi tarihindeki yerini aldı. Yukarıdaki sahne ise sezon finalinden.
Bir ara In Treatment hakkında da yazmam lazım...
23.02.2012
peki mutsuz olduğumu söylemiş miydim blog?
Büyük laf etmişim kabul ediyorum. 29.12.2011 tarihinde daha mutluyum demişim omlet sırasında aynı yılın ilk ayında yazdığım bir yazıya referansla, halbuki mutlu olmadığımı fark ediyorum omlet beklerken sabahları. Bir yıl öncekiyle aynı oteldeyim; omlet aynı omlet, sıra da aynı sıra...
Yiyceklerin ve de lüksün insanı mutlu ettiği konusunda hemfikiriz değil mi? Güzel, yazacak halim yoktu zaten. Çalışmanın insanı mutsuz ettiği konusunda da hemfikiriz? Aç parantez: ocakbaşına oturduğumuz bir arkadaşa "çalışmak iyi bir şey olsa üste para vermezlerdi zaten" demiştim de kınamıştı beni. Alain de Botton tarzı yorumlar istiyormuş benden. Siz istemiyorsunuz değil mi? Zaten okumadım da daha kendisini.
Çok çalışıyorum, çok yorgunum ve çok mutsuzum. Haftaya işi kırıp boş boş evde oturmak istiyorum. Nisan ayı için de Dubai biletim var. O değil de rüyamda Luang Prabang'daydım, ağutosta gidebilir miyim acaba?
Yiyceklerin ve de lüksün insanı mutlu ettiği konusunda hemfikiriz değil mi? Güzel, yazacak halim yoktu zaten. Çalışmanın insanı mutsuz ettiği konusunda da hemfikiriz? Aç parantez: ocakbaşına oturduğumuz bir arkadaşa "çalışmak iyi bir şey olsa üste para vermezlerdi zaten" demiştim de kınamıştı beni. Alain de Botton tarzı yorumlar istiyormuş benden. Siz istemiyorsunuz değil mi? Zaten okumadım da daha kendisini.
Çok çalışıyorum, çok yorgunum ve çok mutsuzum. Haftaya işi kırıp boş boş evde oturmak istiyorum. Nisan ayı için de Dubai biletim var. O değil de rüyamda Luang Prabang'daydım, ağutosta gidebilir miyim acaba?
15.02.2012
çok yoruldum be blog
İnsanlık için kısa ama benim için uzun bir süredir yoğun çalışma temposundayım be blog ve de sayın okuyucu. Bu sebepledir ki bu öğleden sonrayı boş boş oturma günü olarak atadım. Kah podcast dinliyorum kah ilginç makaleler buluyorum. Bugün böyle geçer de yarın yine beyin süzgeçi gibi bir gün olacak.
Bir yolunu bulsam da Montevideo'ya gitsem...
Bir yolunu bulsam da Montevideo'ya gitsem...
6.02.2012
joe sacco
Joe Sacco'nun kim olduğunu birkaç ay öncesine kadar bilmiyordum ne yazık ki. Saraybosna'da bir kitapçıda benim entel hanım gösterdi Gorazde'yi. Dönünce hemen araştırdum ve Türkçe'ye çevrilmiş iki çizgiromanı da aldım: Filistin ve Gorazde.1960 yılında Malta'da doğmuş bir gazeteci ve çizgiromancı Sacco-bu vesileyle Corto Maltese'ye d eselam edelim. Gazeteci kimliğiyle Filistin'de 90ların başında ve 1995 yılında kuşatmanın sona erdiği dönemdeki Gorazde'de gördüklerini, duyduklarını, yaşadıklarını çizerken insanları odak noktası yapıyor. Bir yandan da kendisinin orada geçici/misafir olduğunu da belirtmekten kaçınmıyor. Çizimleri de çok sade, akıcı bir hikaye okur gibi ilerliyor.
Gorazde'yi okurken Balkanlarla ilgili okuduklarım, gördüklerim ve duyduklarım geldi aklıma doğal olarak. Elbette üç beş kitap okuyup oralarda üç beş gün geçirince Balkanları anladığımı iddia etmeyeceğim. Zaten din farklılığının insanları nasıl komşularını boğazlamaya ittiğini, Tito'nun yıllarca nasıl herkesi sakin sakin yönettiğini, onun ölümünün ardından nasıl ortalığın karıştığını, Enver Hoca'nın bir ülkeyi onlaca yıl nasıl dünyadan izole ettiğini kolay kolay anlamak da mümkün değil.
Ama emin olduğum bir şey var: bir Boşnak/Hırvat/Sırp olsam, evim yakılsa, ailem/arkadaşlarım öldürülse ve bunu yapanlar benden sadece dini farklı olan Slavlar olsa; bir daha asla o millete mensup biriyle eskisi gibi bir ilişki kuramazdım. Bu vandalizm isteği ister tepeden iniyor olsun, ister içlerinden gelmiş olsun; ve üstelik de isterse bu kişi sonuna kadar masum olsun...
1.02.2012
küçük asya'ya ağıt
Afieroma Sti Mikra Asia albümü birçok harika parçaya sahip ama en güzeli bu bence; seyirci muhteşem çünkü. Albümü ne yapıp edin bulun derim, mümkünse hem Dalaras hem de Glykeria külliyatını arşivleyin.
25.01.2012
tehlikeli tatlar
Ne zaman konu baharatların tarihinden açılsa ilk söylenen söz kokmuş yemekleri yenir hale getirmek için baharatların tüketildiği olmuştur ve bu külliyen yanlış bir bilgidir. Eski dönemlerde baharat o kadar pahalıdır ki ancak zenginler kullanabilir ve şüphesiz zenginler kokmuş yemek yemez. Misal safran hala pahalı bir baharat.Andrew Dalby tarih boyunca baharatların nasıl kullanıldığını, nasıl bir ticari meta olduğunu, uğruna nelere katlanıldığını, nasıl sömürgeciliğin bir parçasına dönüştüğünü gayet güzel bir dille anlatıyor. En yenisinden artık bulunamayanına çeşit çeşit baharat anavatanlarına göre kitapta yerini almış. Bu arada yemek tarifleriyle örnekler çeşitlendirilmiş.
Baharat meselesi adı, tadı ve şekli gibi gayet renkli. Uygun miktarda kullanıldı mı içine girdiği yemeği eşsiz bir hale dönüştürür. Burada önemli olan onları tanımak. Tehlikeli Tatlar'da adını daha önce duymadığım ya da şöyle bir kulağıma çalınmış bir sürü baharatla karşılaştım. Okurken de hangisini nasıl kullanırım diye kafa yordum; ilk sonuçlar: avokado salatasına kişniş ve yoğurda garam masala denemeleri gayet başarılı oldu.
Kitabın yazarı Andrew Dalby 1947 doğumlu bir dilbilimci ve tarihçi. Özellikle yemek tarihine eğilmiş, Oxford arşivlerinde incelediği elyazmalarından yola çıkarak yazdığı Bizans'ın Damak Tadı yine Kitap Yayınevi'nden çıkmıştı; bir ara okumak lazım. Son kitabı da peynir üzerine, umarım gelir.
22.01.2012
jovano, jovanke
Kotor'da eylül sonunda bir cumartesi akşamı Karadağlı ailelerin çocuklarını gezdirdiği, turladığı sahil şeridindeki lokantalardan birinde duydum ilk defa bu türküyü. Masalarda oturanlar kadar etraftan geçenler ve biz de şarkı bitene kadar kaldık yerimizde; diğerlerinin tersine biz eşlik edemedik. Melodi tanıdıktı, Ajda Pekkan söylüyormuş bilemedim... Bir hafta sonra bu kez Üsküp'te çıktı karşıma türkü. Vardar Nehri'nin kenarında oturup keten ağırtan Jovano için yakılan bu türküyü başka nerede dinlemek gerekirdi ki zaten?
Dönüp araştırınca gördüm ki envai çeşit versiyonu var bu Makedon türküsünün. Eski Yugoslavya'da popülerliğin zirvesini yapmış olsa da bir talibi de Bulgaristan'dan. Yıllar önce Balkanların ayrı köşelerinde ayrı anlama, melodiye ve sözlere sahip Üsküdar'a Gider İken hakkındaki belgesel geldi aklıma. Balkanlar üzerine bol bol okumak, düşünmek ve elbette yazmak lazım.
18.01.2012
6 aylık türk telekom macerası
Her evini taşıyan abone gibi ben de 29 Temmuz günü hem telefon hem de ADSL nakil başvurusunda bulundum Osmanbey Telekom'a. Pazartesi geleceklerini söylediler, gelmediler. Çarşamba durumu bildirince Perşembe geleceklerini söylediler, gene gelmediler. İşin enteresanı geldikleri günlerde de aramadılar, sonuçta yarım saatte atlayıp eve gidebilirdim.
En sonunda Gayrettepe Telekom'u bastım, Bebek katına çıktım ve ertesi gün için kesin randevuyu aldım. Nihayet 11 Ağustos'ta telefonum bağlandı. Ama o da ne: internetim yok! Sebep: ADSL nakli için başvurmamışım. Evet salağım çünkü telefonu naklettirip interneti eski evde bırakacağım. Neyse onun nakli de iki gün sürdü, bu sefer de port hatası nedeniyle bekledim üstüne. İnternete tamamen kavuşmam ayın 15'ini buldu.
Yaklaşık iki hafta sonra bir sabah uyandığımda internet yoktu. Her aklı başında insan gibi arıza kaydı bıraktım, ne hikmetse sorunun nereden kaynaklandığını bir Allahın kulu açıklayamadı. Meğer arıza kutudaymış ve benim sorumluluğumdaymış.
Bu arada Eylül ayı telefon faturam nakledilmeyen günlerin düşülmesiyle indirimli gelmişti fakat bu fatura ADSL faturama bir türlü yansımadı ben de Eylül sonunda bu duruma itiraz ettim. İki ay durum incelendi, yazılı belge beklendi. İtirazım Kasım sonunda kabul edildi fakat uygulamaya halen geçilemiyor, en iyisi Gayrttepe Telekom'u basmak gene.
6 ay süren, defalarca 444 0 375'i aramamla geçen, derdimi anlatmakla saatlerimin geçtiği Türk Telekom çilesi sona ermiyor bir türlü...
En sonunda Gayrettepe Telekom'u bastım, Bebek katına çıktım ve ertesi gün için kesin randevuyu aldım. Nihayet 11 Ağustos'ta telefonum bağlandı. Ama o da ne: internetim yok! Sebep: ADSL nakli için başvurmamışım. Evet salağım çünkü telefonu naklettirip interneti eski evde bırakacağım. Neyse onun nakli de iki gün sürdü, bu sefer de port hatası nedeniyle bekledim üstüne. İnternete tamamen kavuşmam ayın 15'ini buldu.
Yaklaşık iki hafta sonra bir sabah uyandığımda internet yoktu. Her aklı başında insan gibi arıza kaydı bıraktım, ne hikmetse sorunun nereden kaynaklandığını bir Allahın kulu açıklayamadı. Meğer arıza kutudaymış ve benim sorumluluğumdaymış.
Bu arada Eylül ayı telefon faturam nakledilmeyen günlerin düşülmesiyle indirimli gelmişti fakat bu fatura ADSL faturama bir türlü yansımadı ben de Eylül sonunda bu duruma itiraz ettim. İki ay durum incelendi, yazılı belge beklendi. İtirazım Kasım sonunda kabul edildi fakat uygulamaya halen geçilemiyor, en iyisi Gayrttepe Telekom'u basmak gene.
6 ay süren, defalarca 444 0 375'i aramamla geçen, derdimi anlatmakla saatlerimin geçtiği Türk Telekom çilesi sona ermiyor bir türlü...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)