Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis
Işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
Bende bu Angina PektorisNe arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis
Işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
Bende bu Angina PektorisGuardian sağolsun 16 REM albümünü sıralamış ve hiç bir sürprize yer vermeden Automatic For The People'ı en iyisi ilan etmiş. Bizim kuşak için REM'i meşhur eden Losing My Religion olsa da bu albümdeki her bir parça ayrı bir cevherdir. Uzun süre walkmanimin baş tacı, depresif ergenliğimin sidikli kontesiydi. OK Computer öncesi jiletimizi bu albümle atıyorduk hamdolsun...
Sonra yıllar yıllar geçti, bir gün pisuvar komşum oldu Michael Stipe; yan yana hacet giderirken sorsa mıydım acaba "Hacı, albümü Drive ile açmak kimin fikriydi?" diye?
Özlemle ekşisözlük'ün gayet eğlenceli bir yer olduğu ve benim kaçıp Tayland'da yaşamayı düşündüğüm bir dönemde sözlükte yazışarak tanışmıştık. O erkek arkadaşıyla İran-Hindistan üzerinden Tayland'a yerleşmiş İngilizce öğretmenliği yapıyordu. Gelirken rakı ve beyaz peynir getirmemi istedi. Skytrain'in son durağında inecek ve onu arayıp bir tuktukçuya telefonu verecektim. Dediğini yaptım ve Bangkok'un hiç bilmediğim bir yerinde, tek bir Latin alfabesi görmediğim bir bölgesinde bir süre tuktukla gittikten sonra sokakta badminton oynayan insanların yanından geçip tek katlı, bahçeli evlerine ulaştım. Muz ağaçları ve ateşböcekleri altına içtiğim rakı unutulmaz anılarım arasında yer alacak. Sonra bir sokak lokantasına oturup bira içip century egg yedik; otelime döndüm. Kamboçya'ya geçmeden bir kere daha buluşacaktık ama ekti beni. Dönünce arayacaktım ama kaldığım adadan direkt havaalanına geçtim, olmadı...
Ertesi yıl Myanmar'a giderken yine Bangkok'taydım ama o erkek arkadaşından ayrılıp Kamboçya'ya geçmişti. Sonra bir Fransızla birlikte tekneye atlayıp önce Afrika kıyıları sonra Karayipler'de takıldı. Bu esnada meme kanserine yakalandı. İletişimimiz sadece Facebook üzerinden olmuştu artık ve ben pek kullanmıyordum o siteyi. Kanserinin tekrarladığı üzerine konuşmuştuk en son sanırım. Geçen gün aklıma düştü ve sayfasına baktığımda iki sene önce bu dünyadan gittiğini öğrendim, kanseri nüksetmiş. Tam da benim mide kanaması geçirdiğim günlerde hem de... Ne diyebilirim ki? Gittiği yerde rahattır umarım. Çok ilginç bir insandı...
Ben de bu sene yine mide kanaması geçirdim. Hem de tatilde. Geçen seferkinden farklı olarak hiç belirti hissetmedim. Annemim, eşimin, kardeşimin ve 3,5 yaşındaki yeğenimin bir de bir lokanta dolusu insanın önünde bayılana kadar her olumsuzluğu sıcağa yoruyordum. Sonrası ambulans ve yine hastanede yatma. Geçen seferkinden farklı olarak "koskoca şirketi ben mi kurtaracağım?" diyip 10 gün rapor aldım. Raporum yarın bitiyor. Bakalım ofiste özlemişler mi beni? (hiç sanmıyorum diye cevap verebilirim). Çekirge ikinciye de sıçradı...
Ülke için berbat dünya için pek de matah olmayan bu yıl ilginçtir ki benim için hiç de fena geçmedi. Önce yılın başında tüm birikimlerimizle hayalimizdeki gibi bir ev alabildik, her ne kadar içinde oturmak mümkün olmasa da bu da bir başlangıçtı. Sonra nisanda bir haftası Bangkok'ta bir haftası adalarda olmak üzere leziz mi leziz Tayland tatili yaptık; pandemiden beri hissettiğimiz o sıkışıklık hissini atmak için iyi bir şanstı. Sonra büyük çileler sonunda hanımın emekli maaşı bağlandı, ben de ecnebilerin "once in a life time" diye tabir ettikleri bir iş fırsatını değerlendirdim. Ha bir de o günlerde hanımın ilk kitabı da basıldı. Ama hepsinden önemlisi bizim ve sevdiklerimizin sağlığı yerindeydi ve sevgimiz de azalmadan devam ediyordu.
2024'ten umutluyum açıkçası. Çünkü 366 gün var senede, bu da olimpiyat yılı demek. 1992 yılından beri düşünmesi mutluluk veren bir ayrıntı bu. Tüm bu yukarıda saydıklarıma zarar vermeden geçmesi bile benim için kafi olur...
90ların sonunda bu albüm walkmanimin demirbaşı olmuştu. Robbie Robertson ölmüş, kendisini anmak için tekrar dinleyeyim...
Beş sene önce şunu yazmıştım bloğa: "acaba Antakya hala Suriye'de mi kalırdı? Peki Suriye'de kalmış olsa bugün bir yıkıntı mıydı?
2001 yılının bir şubat günü 3,5 senedir birlikte yaşadığımız akrabamla artık ipler kopma noktasına gelmişken ve 4. sınıf kadın doğum finali yaklaşıyorken çareyi Bursa'ya sığınmakta bulmuştum. Tam o esnada malum devalüasyon gerçekleşti. Bizimkilerin işlerin tasfiyesi esnasında elden çıkardığı yarım işyerinin dolar karşılığı artık İstanbul'da ortalama bir ev alabiliyordu. İki çocuklu gayet düzgün bir ailenin daha büyük bir eve geçmek zorunda oldukları için elden çıkarttıkları yüksek tavanlı, içi yenilenmiş, tapuya geçiş tarihi 1938 olan Şişli'deki karakteristik daireyi alışımız da işte böyle oldu.
Başlarda her şey güzeldi. Yalnız yaşama tecrübesini kazandığım, fakülteden mezun olup iş hayatına atıldığım tüm o günlerin üssü oldu. Ama elbette olumsuz şeyler de olmaya başladı. Fakat sorun şu ki yaşadığınız kötü şeyler iyi şeylerden fazlaysa var olduğunuz mekan da bazı anılara daimi ev sahipliği yapmaya başlıyor. Babamın hastalık süreci üzerine benim için kötü giden bir evlilik süreci eklenince eve dair herhangi bir olumlu his ne yazık ki kalmamıştı. Bu dönemde Y. ile tanışıp yeni bir hayat kurma kararı alınca o evin yüklerini ilişkiye taşımak içimden hiç gelmediği için aklımıza yatan bir eve kiracı olarak çıkıp Şişli'ye de kiracı almak gibi bir projeyi hayata geçirdik.
11 yıl böylece iyi kötü geçti. Biz hep aynı evdeydik ama kiracıyla uğraşmanın ne beter bir şey olabileceğini ilk denemede anladık, sonrasında o evde kardeşim ve kayınvalidem oturdu. Dolayısıyla sık aralıklarla eve gitmeye devam ettim ve açıkçası her seferinde de olumsuz hislerle ayrıldım. Bu arada apartman iyice eskiyip çıkardığı sorunlar artmaya başladı. Şişli'nin kaosuna kaos katıldı. İşte bu 11 senenin sonucunda ülkedeki konut krizi gelip bizi de ziyaret edince oraya dönmeyi değil de satıp üzerine elimizdeki her şeyi koyup yeni bir yuva almaya karar verdik.
Ev satmak isteyince hemen öyle gerçekleşmiyor, tıpkı almak isteyince alamamak gibi... İlk iki ay pek bir hareket olmadı, ben de bu esnada strese dayanamayıp bir mide kanaması geçiriverdim. Sonra ilk teklif geldi, umduğumdan biraz az. Kabul edip yola devam etmek mi reddedip daha iyi bir teklif beklemek mi diye düşünüp risk almamaya karar verdim. Bunda evi almak isteyen kişinin tavrı da önemli elbette.
İşin özüne gelecek olursak puslu bir kasım öğleden öncesi, tapu dairesinde bir imza ile 21 yıllık bu macera sonlanmış oldu. Hiç bir törensellik yok. Görevli tamam mı diye soruyor ve iş bitiyor. Tapu belgesini başka birinin elinde görünce biraz buruldum yalan yok ama Hanımefendi Sokak'taki o daire artık benim için çoktan görevini tamamlamıştı ve o evin alınmasında esas rolü oynayan babamın emeğinin hayatımın kalanında ana yelken direği olmasını ve güzel bir yere götürmesini ummaktan başka da bir şey gelmiyor elimden.
Temmuza kadar ara ara gideceğim oraya zaten ama kayınvalide de taşındıktan sonra yolum hiç önünden geçer mi, geçerse ne hissederim veya yerinde bulabilir miyim? İşte bunları hep zaman gösterecek...
Rober Haddeciyan az bilinen harika kitabında adını asla bilmediğimiz karakterinin ağzından der ki: ''İşte tam yedi ay ve on iki gün geçti. İnsan bu kadar uzun süre mutluluğa bile katlanamaz. Meğer insan sadece acıya bu kadar uzun süre katlanabiliyormuş.'' Benim gibi hayatında yemek yemeyi önemli bir yere koymuş birisi bile 72 saat boyunca ağzına bir damla su bile koymamaya alışabiliyormuş demek ya da her tuvalete gidebilmek için hemşire çağırma butonuna basıp onların serumları çıkarmasına muhtaç olmaya... Benim tavanımda öyle çok enteresan bir şey yoktu: ticarileşen sağlık sisteminin getirisi olan otel odası dekorasyonlu bir tavan. Hem ben isimsiz karakter gibi muz kabuğuna basıp felç olmadığım için kan kaybına bağlı halsizlik izin verdikçe bilgisayarımdan, telefonumdan kendimi oyalayabiliyordum hem.
Son dönemde canımı sıkan o kadar çok şey vardı ki uzun yıllardır zaman zaman kendini hatırlatan ülserim "artık buraya kadar" dedi ve kanamaya karar verdi. Ha gerçi zaten dönem dönem kanıyormuş da bu kadarı ilk kez oluyor. Halbuki tam da elimdeki son Honduras Bella Vista'yı demleyip evden öyle çıkacaktım, kısmet değilmiş. Şanslıyım ki tam evden çıkacakken oldu bu hikaye ve hanım da evdeydi. Gereksiz ayrıntılara girmeyeyim. Sağ olsunlar haber alan eş dost aradı/mesaj attı/kalktı geldi. Bu anlarda moral de önemli vesselam... Eve dönünce hayat sigortası poliçesini ortaya çıkardım, sonra hanım kızınca tekrar yerine koydum.
O zaman bu yazıyı yine Haddeciyan ile bitirelim: "Bizim acılarımız bize yeter, bari başkaları için bu kadar üzülmeyelim" Fon müziğimiz de bu olsun.
Kar yağarken Hoffman metoduyla yaptığım harika bir Kenya kahvesini içerken Hania Rani'nin yeni albümünü dinledim. Sonra akşam evdeki Russkiy Standart'ı bitirmeye çalışırken harika bir anne kız hikayesi Petite Maman'ı seyrettik. Evet fon hep bembeyazdı. Önceki iki cümleye konu olan her şeyi herkese öneririm. Üzerine basıp ayrıntısına ulaşmak mümkün.
Muradıma erdim, meramım budur...
Avrupa sınırları üzerindeki en distopik şehirlerden Minsk'in tren istasyonundan Kiev trenine ucu ucuna koştura koştura yetişip kan ter içinde yataklarımıza serildik. Gecenin kör bir saatinde ağır makyajlı, her ojesi ayrı renk olan asker üniformalı hanımefendinin kaşeyi pasaportlarımıza basmasıyla da Belarus sınırlarını terk etmiş olduk. Ben önce "nasıl olsa birazdan Ukrayna sınır görevlileri gelir" diyerek uyanık kalmaya çalıştım ama yarım saat sonra kendimi uykuya bıraktım. Sabahın serin bir saatinde uyandığımda duruyorduk, camdan baktığımda etrafta bir istasyon olduğuna dair ipucu olmasa da vagonların önünde ellerinde silahla bekleyen Ukrayna askerlerini gördüm. Sonrası son durağa kadar yol boyunca meşhur buğday tarlaları...
Kiev istasyonuna girince bir tiyatro başladı: gençten ve yakışıklıca subaylar iyi İngilizceleriyle başladılar sorgulamaya. "Ne iş yapıyorsun?"dan girip "nerede kalacaksınız?"a giden formalite soruları. Hanımın pasaportunda doğum yerini görüp "Kürdistan yani?" yorumu bile yaptılar. Sonra onlar önde, biz bavullarla arkada, pasaportlar ellerinde istasyonun bir köşesine diğer yabancılarla beraber dizdiler. Gel zaman git zaman, bir odaya alınıp tiyatronun ikinci sahnesini oynamaya başladık. İki masa, dört sandalye, iki subay, iki turist; bavullarımızı bile sığdıracak yer kalmamıştı. Sorular çeşitlendi: "ne kadar para var üzerinde?" "neden buradan Lviv'e geçeceksiniz?" vs. Son soru artık perdenin kapanma zamanını müjdeliyordu: "bugünün Ukrayna'nın bağımsızlık günü olduğunu bilmiyor muyduk?". Gerçekten de bilmiyorduk ama sonraki üç gün boyunca tüm meydanlarda gururla sergilenen silahlardan, meşhur Khreschatyk Caddesi boyunca ilerleyip Maidan'da sonlanan asker, tank, zırhlı ve bilimum teçhizatın geçit törenlerinden, üzerimizden geçen uçak ve helikopterlerden bunu gayet iyi anladık. Sonradan eşi oralı olan bir tanıdıktan o zamana kadarki en görkemli askeri geçit törenlerinin yapıldığını öğrendim.
Nazım Hikmet gibi birden sevdalanamadım Kiev şehrine. Belki sıcaktan, belki o her yerden yükselen kiliselerden, belki o militarist havadan... Fakat şimdi düşününce şehrin şu anki halini üzülüyorum. Belki bir şekilde karşılaştığım insanlardan ölenler oldu. Mars'a seyahat, metaverse falan derken 1938 senesini yaşıyor olmamız büyük bir utanç insanlık adına.
Kiev'den anı olarak kaldığımız otelimsinin penceresinden son gece bira içerek izlediğim "Ukrayna" Sarayı ve dolunayın fotoğrafını koyuyorum sizler için.
Kendimi yıllar sonra tekrar fluoksetinin güvenli kollarına bıraktıktan sonra daha az kaygılı, daha az mutsuz, daha az sinirliyim. Bir illüzyon evet ama yapacak bir şey yok... Sağ olsun sayesinde bir şeylerden keyif alır hale de geldim mesela. Evde yalnız olduğum bir akşam Deutsche Grammophon'un 2021'in en iyileri videosunu fon müziği yapmışken bir çello-piyano çılgınlığı elimdeki tüm işleri bırakıp klibe kitlenmeme sebep oldu; sonuç: ilk görüşte/dinleyişte aşk... O günden beri her fırsatta kulağımda Hania Rani...
Bu akşamüstü yürüyüşümü de adını İzlanda'daki bir yanardağdan alan Esja albümünü dinleyip "hani kar yağacaktı" diye söylenerek yaptım, müzik tam beklenen hava şartlarına uygun ama gelin görün ki gerçekler fotoğraftaki gibi. İstanbul'da kıyı şeridinde oturmanın ve de küresel ısınmanın katkılarıyla yıllardır şöyle ağız tadıyla bir kar yağışına tanıklık edemedim. İnsanların kardan adam yaptığı anlarda biz çamurun erimiş karla yaptığı o çirkin kombinasyona basmak zorunda kaldık hep. Eve bu hislerle dönünce hanımla her cumartesi akşamı yaptığımız gibi bir şeyler içerken bir şeyler izleme ritüeline geçtik. Etiketine vurulup aldığımız bir Gürcü Saperavi'sinin yanına önce bir Gürcü filmi açtık, sonuç hüsran! Zaten gördüğüm otuz küsür ülkenin arasında en az sevdiğim de Gürcistan olmuştu nedense. Bir Leh filmi açalım dedik adı da hislerime uygun: Sniegu Już Nigdy Nie Będzie (Bir Daha Asla Kar Yağmayacak). Film "eh işte" ama sonunda bir sürpriz vardı benim için: evet bildiniz.
Saat gece yarısına geliyor yerel saatle ve hala kar yağışına dair bir emare yok. Dilerim sabah kalktığımda o özlediğim beyazlığa kavuşmuş olurum. Kahvaltıdan sonra kahvemi demleyip Hania Rani dinleyerek yağan karın keyfini çıkartırım. Bakalım...
10 yıl önce taşındığımızda çaprazımızda yer alan ahşap Rum evi çoktan yanmış, bir harabe haline gelmişti. Yağan yağmurlar, üzerinde gezen hayvanlar sağ olsun gün be gün doğanın orayı ele geçirişini izledik pencereden. Tahtalar düşüp bina zemine yaklaştıkça hem Boğaz Köprüsü'nü hem de mahalle kilisesinin kubbesini gören bir manzaramız da oldu. Kediler için ideal bir gezinti, avlanma ve üreme alanıydı. İki kere sansar gördüm mesela. Kargalar tuğlaların arasını büyük bir zevkle gagalıyordu sonra. Her bahar harabenin dört bir yanından aslanağızları, gelincikler fışkırırdı. 6-7 sene önceydi sanırım, yine bir bahar başı kalasların arasından yükselen iki ağacın silme tül gibi mor çiçeklerle dolduğunu görüp inanamadık. Yapraktan önce çiçek açan manolyayı biliyorduk da bu neydi acep? Biraz araştırınca adlarının pavlonya olduğunu öğrendik de nasıl olup tohumların oraya kadar geldiğini asla anlayamadık. Kendileri çiçekten sonra koca koca yapraklar verdiğinden o köşeyi tam bir bahçeye çeviriyordu, minnettardık kendilerine. 3-4 sene önceydi, bir akşam evde otururken ayakta kalan yan duvar gürültüyle devrildi. Çok üzüldük tuğlaların altında kalıp gözden yittiklerinde, bir yazı hayat belirtisi göstermeden geçirdiklerinde. Sonraki sene ilk çiçekleri gördüğümüzde ise çok mutlu olduk.
Bilen bilir bu tür evleri tarihi eser oldukları için restore etmek çok zor ve pahalıdır. Enkazı kaldırmak bile izne bağlı ve pahalıdır. Uzun uzun sürelerin sonunda paralı biri gelmiş binayı almış gerekli izinlere de başvurmuş. Binayı torba torba kaldırmaya başladılar. Elbette pavlonyalara da veda anlamına geliyordu bu. Meğer kendileriyle geçirdiğimiz son yazmış bu yaz, nereden bilecektik?
Mutluluk veren en ufak şeyin bile elimden alındığı bir dönemdeyiz sanırım. Nefes almak bile güçleşiyor artık...