14.07.2021

bir yol hikayesi

 

1. GÜN



Bir haziran sabahı için fazla yağmurlu bir havada yola çıkıyoruz, ilk mini tatil kaçamağımız da bu feribotta başlamıştı ama o zamanlar üst kattaki “bizınıs” bölümünden almıştım biletleri. 8 yıllık evlilik sonrası kimsenin kimseye hava atacak hali kalmıyor. Hazır Bursa’ya gelmişken önce okulumun önünden geçip Heykel'e kadar gidiyoruz, yıllar sonra şehir gözüme şirin ve yeşil geliyor. Sonra o zamanlar da gri ve çirkin gelen kesimlerinden geçip şeftali bahçeleri arasındaki mezarlığa varıyoruz. Önceki gelişimiz şubat ayıydı, ılık bir güneş vardı, süsenler mor mor çiçeklenmişti. Kalabalığa rağmen nasıl sakin ve huzurlu bir mezarlıktı öyle… Şimdi ise bomboş ve düşen yağmur damlalarının altında yine çok huzurlu. Girişteki iki yavru kedi tüm ölümlülere inat, hayatlarının daha başında, tüm oyunculukları ile nerede olduklarını bilmeden/umursamadan taşların arasında zıplıyorlar.

Uluabat ve Karacabey’den geçerken yağmur hala devam ediyor. Neredeyse 25 yıl oldu bu yoldan geçmeyeli, küçük çevremdeki hemen hemen herkesin hayatını değiştiren ıhlamur ormanındaki o yaz tatilinden beri sanki pek bir şey değişmemiş? Ağaçlar aynı ağaç, tarlalar aynı tarla. Hara ve o güzellik abidesi atlar da duruyor hala. Neden çok az kişi biliyor burada bu kadar çok at olduğunu? Ya benim gibi çocukluktan itibaren her yaz ailece yazlığa gitmek için bu yolu kullananlar biliyor ya da yine benim gibi o delişmen lise yıllarında o garip duyguyu (hadi size kolaylık olsun da aşk deyiverin) ilk defa hissettiren hanımefendinin babasının burada çalışmasından dolayı aşina olanlar biliyor. Ha bir de gedikli ganyan oyuncuları. Sonrası Susurluk, sonrası bol peynirli tost, sonrası ayran, sonrası höşmerim…

Uzaktan arabayı izleyen birisi bizi İzmir’e doğru gidecekmiş sanırken birden yoldan sapıp Soma’ya sürüyoruz. Şans bu ya tam da biz geçerken maden faciasının davası sonuçlanıyor, ölen öldüğüyle kalıyor. Orası öyle bir ilçeymiş ki yolları delik deşik ve çamurlu, havası termik santralden dolayı kara, insanları madenlerden dolayı yaslıymış. Sanki yeryüzünde bir cehennem simülasyonuymuş. Yine şans bu ya tam ilçeden çıkarken nihayet güneş açıyor ve biz Bergama’ya ışıl ışıl varıyoruz.

Ben küçükken gelmişiz Bergama’ya ama hiçbir şey yok hafızamda. Ne ovaya hakim, zamanının en ihtişamlı şehirlerinden Pergamon; ne Anadolu’nun birçok ilginçliğinden sadece bir tanesi olan kocaman Mısır tapınağı; ne de bazıları restore edilmiş bazıları kaderine bırakılmış evleri. Zaten her şeyde böyle oluyor, eskiden görülenler, duyulanlar, okunanlar üzerlerine yenileri kaydedilmek üzere silinip gidiyor. Şanslıysak bir tutamı kalıyor saliselik anılar olarak. Yola çıkmadan methini bolca duyduğum kokoreçinden yiyoruz; evet gerçekten çok güzelmiş. Usta ben kalkmadan bir çeyrek daha alayım!


2. GÜN



Yabancı bir şehirde sanki o şehrin yaşayanıymış gibi davranmanın beni mutlu eden bir hissi var. Sokağa çıkıyorsun, insan kalabalığına karışıyorsun yetişmen gereken bir iş, buluşman gereken bir sevgilin varmış gibi. Bambaşka bir hayat ödünç almışsın gibi. Paris’te bir hafta boyunca yolun karşısındaki fırının tezgahındaki güzel gözlü kızın her sabah o cıvıltılı bonjour’u veya Bologna’da apartmanın girişindeki pastane tezgahındaki teyzeyle kafa göz kırarak anlaşmaya çalışmak. Heves ettiğim ama kurmayı beceremediğim hayatın fragmanları. İzmir’e de o kadar çok geldim ki İzmirlicilik oynayabiliyorum- en azından şehrin merkezinde, İzmir’i hiç bilmeyen birinin yanında. Yine de İşe Yarar Bir Şey’de Yavuz’un bütün gün önünde oturup da üst komşunun çellosundan Bach dinlediği pencereyi bulamadım.


3. ve 4. GÜN



Antik şehirleri gezmek insanlık hatta dünya tarihinde ne kadar az ve gereksiz bir yer kapladığımızı gösteriyor. Efes, Priene, Milet hepsi de görkemli, deniz kenarı şehirlermiş zamanında. Şimdi yıkık, terk edilmiş bir şekilde yemyeşil ovaların ortasında duruyorlar. Hep merak ediyorum yüz sene sonra şu an durduğum yer, sizin bu yazıyı okuduğunuz (tabi okuyan varsa) mekan kim bilir ne halde olacaklar? Bir yandan da zamanın gerisinde kalıyoruz. Mesela Milet’te Faustina hamamında güzeller güzeli bir Meandros heykelinin gölgesinde yüzüyormuş insanlar, bugün ancak çok zenginlerin tadabilecekleri bir lezzet.

5. - 10. GÜN



Tatilin ilk gün heyecanını atlattığımız an aslında sonuna da gelmiş oluyoruz, aradaki günler hızlıca yenilip yutuluyor. Yapılacaklar listesinden bazı maddeler siliniyor bazıları bir sonraki sefere erteleniyor, zaten önceki seferden devredilip devredilmediğine bakılmaksızın. Ama bu sefer mutlaka yapılması gereken bir iş var, listenin en tepesine yazılmış, yanına ünlemler yıldızlar eklenmiş: babamın kütüphanesine girişilecek! Neredeyse kırk yılın birikimi, dünya görüşü; tüm kitaplara okuduğu tarih not edilmiş, çoğunun altı çizilmiş, hatta notlar alınmış. Kısa bir ömre doldurulmuş kocaman bir entelektüel miras. Gel gör ki bazıları çocuklarının ilgisini çekmiyor, acaba bugün hayatta olsa kendisininkini çeker miydi hala? Ben eve götürmek üzere altı koli yapıyorum, sonra bir vakfa göndermek üzere altı koli daha yapıyoruz. Bir o kadarı kalıyor, artık annem ne yapar bilemiyorum. Ben bir tam gün iç içe geçirdim ve kalbim sıkıştı. Peki ben ölünce kalan kitaplarım ne olacak? Zaten artık çok az kitap tutuyorum, gerisi sahaflara, eşe, dosta. Ülkenin yayıncılık kalitesi, basılan kitapların çevirisi gün geçtikçe kötüleşiyor. İletişim Yayınları’ndan çıkan bir Yazıcı Bartleby baskısında Murat Belge’nin New York State’i New York Devleti diye çevirdiğini gördü bu gözler…


11. GÜN

Ve işte tatilin o son günü. Öğle yemeğini Manisa Oto Sanayi’de olacak şekilde ayarladıktan sonra sırasıyla Bafa Gölü’nden çilek (Bodrum ve civarında ciddi bir çilek yetiştirme faaliyeti başlamış, sonuçlar fevkalade!), Kırkağaç’tan kavun, Susurluk’tan peynir, Uluabat’tan soğan alıp arabayı gurbetçi kıvamında doldurduktan sonra güneş batma hazırlıkları yaparken Bursa’nın benim zamanımda tarla, şimdi bina olan tarafından giriyoruz. Ay  yükselirken Yalova’dayız. İstanbul’a adım atar atmaz mis gibi bir ıhlamur kokusu karşılıyor bizi. Kürkçü dükkanına döndük işte…


EKLER

Yol müzikleri: Hep TRT Radyo 3 açıktı, Yeni Türkiye’nin yok edilmemiş ender vahalarından. Teknoloji de gelişmiş yol aldıkça radyo da değişen frekansa göre ayarladı kendini bizi pek müziksiz bırakmadı. Aliağa’dan geçerken Erdek’teki yazlığında olan bir rockçı kardeşimiz/ağabeyimizin istek şarkısı, Torba kavşağında avangart caz, İassos'ta Rahmaninov, Orhangazi ışıklarda Frances Ha film müzikleri bizimleydi.

 

Yol kitabı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Orta okuldan beri ayrılmayan  en yakın arkadaşıyla zamanında aynı kıza aşık olmuş birisi olarak beğendim. Şu an hayatımda en çok eksikliğini hissettiğim şey de öyle birisiyle uzun uzun konuşamamak, bir kadeh bira içememek. Evet, benim de büyük çaresizliğim yediğim gençliğim.

11.05.2021

erguvanlar ve diğer meseleler

Sanırım üçüncü sınıf dahiliye dersindeyiz, bir hocamız hasta başında Cushing Sendromu'nun muayene bulgularını anlatırken konu "erguvan rengindeki strialar"a geldi; bize dönüp "Hiç erguvan gördünüz mü? Arkadaşlar yaşadığınız şehrin keyfini çıkartın, baharda Boğaz'a gidin erguvanları seyredin" dedi. Böyle güzel insanlar yetiştirmişti bizi. Ben elbette biliyordum erguvanı, Fenerbahçe Parkı'nın girişinde kocaman vardı mesela bir tane. Hem Bizans İmparatorları'nın rengiydi erguvan, elbette İstanbul'a özgü olacaktı. İngilicesinin Judas Tree olmasından şüphelenmiştim ama olurdu öyle. Sonra birçok başka şehirde de gördüm erguvan. Fransız botanist Louis Antoine de Bougainville'den adını alıp Brezilya'dan tüm dünyaya yayılan begonvili Marmaris'te görünce şaşırmıyordum ama; saçmalık... Bir başka hocamız kardiyomegaliden bahsederken konuyu Marathon Savaşı'na getirmişti ama gerçekten hatırlayamadım isimlerini. Kötü bir öğrenciydim ben. 


Mesela Cemil Taşçıoğlu bize hastayı muayene etmenin kapıda görmeyle başladığını, semiyolojinin temelini ne kadar da güzel anlatmıştı. Çok da güler yüzlü bir insandı. Şansıma beşinci sınıf dahiliyede onun grubuna düşmüştük. Geçen sene öldü Cemil Hoca. Ülke sınırlarında bilinen ilk Covid-19 vakasını muayene ediyordu, maske takmıyorduk o zamanlar. Aldı virüsü, epey ağır geçirdi. Her türlü deneysel ilacı da üzerinde denetti; olmadı...


Bizim zamanımızda dördüncü sınıf dahiliye stajını bitiren okulu bitirmiş sayılıyordu, şimdi nasıldır bilemiyorum. Aylarca teorik-pratik bir sürü ders gördükten sonra ilk gün yazılı sınav ertesi günü sözlüyle geçirirdik. Önce sizi alırlar bir hasta başına bırakırlar ve yarım saat vakit verirlerdi. Siz anamnez ve muayeneyi bitirir ilk hocayı beklerdiniz. Oradan da aşağı iner öğleden sonra iki başka hocanın langır lungur sorduğu soruları cevaplar akşam saatlerinde tükenmiş bir şekilde çıkardınız odadan. Bazı habis hocalar vardı misal ağzınızla kuş tutsanız geçemezdiniz. Ama ben şanslıydım, beni önce özel odada kalan bir hastaya götürdüler; sene 2001, üniversitede özel oda büyük olay! Üçüncü dakika servis viziti ekibi geldi ve bir asistan takır takır vakayı anlattı ekibe, onlar çıktı hasta "bizim MR randevumuz var, gitmemiz lazım buzdolabında kiraz var yersiniz" dedi ve gitti. Odada ben, kirazlar ve şaşkınlığım... Yarım saat dolunca Melih Aktan geldi durumu anlattım, o da karşılıklı kiraz yerken vakayı anlattırdı bana. Geçtiğimi söylememe gerek yok sanırım. İki sene sonra hematolojide onun interni olmuştum tam bir ay boyunca. Laboratuarda yanına oturtup tek tek hücreleri de anlatmıştı, bir çok şanlı profesörün tepegözden sunum yaptığı günlerde powerpointte sunum hazırlamayı da göstermişti. Melih Hoca da Covid'den öldü geçen ay... Tüm bu olanlara çok kızgınım.


Tam kapanmada işten dönünce atıyorum hemen kendimi tepelere, erguvanlar geçiyor artık; mor salkımlar da. Leylaklar tek tük görünüyor. Süs kirazı modası var bir kaç yıldır. Bir sürü yabani bitki öğrendim: yaban kerevizi, nakkaş sarmaşığı, çakşır... Akasyalar ve gül zamanı başladı. Sonra yürürken çalıların ardından bir ses duydum: "Hişt! Hişt!"


Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!

21.03.2021

ah giden gençliğim



Son bir senenin en büyük kazancı Mubi oldu benim için sanırım. Neredeyse her gün bir film seyrediyoruz hanımla, çok çok güzelleri de çıkıyor entel olacağım derken gayet traş olanları da. Klasikler de var dumanı üzerinde tüten tazeler de. Sinema salonlarında gişe rekorları kıranlar da var adı sanı duyulmamışlar da. Az bilinen, yeni çekilmiş ve çok güzel bir örneği biraz önce izledim: Türkçe adıyla Ergenler Fransa'da bir kasabadaki iki kız arkadaşın (Anais ve Emma) 13-18 yaş arasını kesitlerle takip eden harika bir belgesel. Kızlardan birisi okulda daha başarısız, ailesi daha problemliyken diğeri bir tık daha üstü. Sonra birisi meslek lisesine gidip biraz da ite kaka hemşirelik okumaya Limoges'a giderken diğeri cool ortamlarda devam edip Paris'e sinema okumaya gidiyor ve belgesel de sona eriyor. Ergenliğin sadece şiddet, uyuşturucu ve seks değil de "hoca bana taktı abicim", "bak şu çocuk da ne tatlıymış" gibi dertlerden oluştuğunu bize hatırlattığı için de ayrıca sevdim. Gösterimden kalkmadan izleyeyim diyorsanız irtibata geçin benimle de 30 gün ücretsiz deneme linki göndereyim.


Tam da liseden en yakın arkadaşımla bir vesile nedeniyle sık sık iletişime geçtiğimiz bir döneme denk geldi ayrıca. Sonra düşündüm, lisede çok yakınken o Ankara'ya ben İstanbul'a gittim ama yıllarca sık sık görüştük hatta 24 yaşındayken harika bir yaz tatili yaptık. Sonra iş hayatı girdi araya ve görüşmeler gittikçe azaldı. Benim yolum Ankara'ya düşmüşse toplantı vs aralarında iki bira için ancak zaman bulabildik, sonra o bir aktarma vesilesiyle uğrayıp nikah şahidim oldu. En son iki sene önce İstanbul'da yine bir toplantı sonrası görüştük, gece yarısını epey geçmişken hala Hilton'un lobisinde sohbet ediyorduk. Sonra o başardı ve kapağı yurtdışına attı. Ben beceriksizce kaldım...


Acaba Anais ve Emma ne yapacak? Bir daha görüşecekler mi, birbirlerine mesaj atacaklar mı? Anais hemşire olup kasabasına mı dönecek? Emma artık bir Parisien mi olacak? Muhtemelen bilemeyeceğiz. Ama ne şanslılar ki o beş yılları kayıt altına alındı.
 

31.01.2021

içimi acıtan şarkılar

 


Hafta sonu bir rutinimsi oluştu: öğlen vakti bluetooth hoparlör ve Spotify'da sakinleştirecek bir müzik eşliğinde yatağa uzanıp yarı uyku yarı uyanıklık arasında Araf'ta asılı duruyorum. Bu esnada geçmişte gittiğim yerler de gözümün önüne geliyor bazen. Şarkılar için genelde İş Sanat'ın listelerini kullanıyorum, hararetle tavsiye ederim; çoğu zaman kurtarıcı gibi yetişiyorlar. Bazen de hafta içi gün içerisinde denk gelip beğendiğim ve Shazam'dan el alıp öğrendiğim kişi/grupların diğer şarkılarını dinliyorum. Bu noktada bir parantez açmam lazım: bu şarkılar genelde "kedi sesli" diye tabir edebileceğimiz hanımefendilere ait oluyor ve ben genelde isimlerini ilk defa duyuyorum. "Bu kimmiş ya?" diye arattığımda benim dışımda sanki herkes tanıyormuş gibi bir his oluşuyor. Misal ben bugün adını duyuyorum ama kendisi yedinci albümünü çıkarmış ve üç kere de İstanbul'da konser vermiş, tam "ben adını ilk defa duyuyorum millet konserine bilet alıyor" durumu. Bu arada sanırım son para verip aldığım albüm Kid A, çıkmasını merakla beklediğim de Delinin Kızı. Düşünün gündemden ne kadar uzağım...


Neyse geçen gün tam arabayı park ederken bir Famous Blue Raincoat cover'ı başladı, mis gibi bir kedi sesi, şarkı zaten güzel ötesi. Sağolsun Shazam ismi iki saniyede verdi: Marissa Nadler. Geçen haftaki Araf seansının playlisti de onun şarkılarıydı. Bir esnada güzel güzel uyurken tam şu şarkı çalarken bilinçdışı taştı ve kendimi Flatiron'ın önünden geçip, defalarca beklediğim kırmızı ışıkta durup oradan da taaa yukarı Central Park'a giderken gördüm ve dehşet içinde uyandım. Muhtemelen bir daha asla New York'a ayak basamayacağım, Clinton Street'i arayamayacağım, belki yeni hiç bir ülke/şehir göremeyeceğim. Covid-19 bir yandan, uçan döviz kurları öteki yandan. Gençleşmediğim gerçeği ta tepeden... Nasıl bir hayal kırıklığı ile uyandım anlatamam. Ömrümden her gün biraz daha  gidiyor ve ben seyretmekten başka hiç bir şey yap(a)mıyorum. Biliyorum bir an gelecek ve kafamı duvarlara vuracağım. Şu an sadece panik halinde içimden çığlık atmakla yetiniyorum... 


Not: New York severlere/özleyenlere avunmaları için önerimiz de mevcut, Pretend It's A City


26.09.2020

şu an japonya'da olmam gerekirken humus ve börülce salatası yaptım

 Denklem basit. Şu an Tokyo'da küçük bir otel odasında jetlagin, bilmediğim harflerle yazılmış tabelaların arasında dolaşmanın ve son yediğim ramenlerin de etkisiyle uyuyor olmam gerekirken humus ve börülce salatası yaptım. Niye böyle oldu herkesin malumu. Biz halbuki ocak ayında çok ucuza bilet bulmuşuz diye sevinip son üç yıldaki seyahatlerden sonra artık sokaklarında LC Waikiki torbalı insan görmek istemediğimiz konusunda kararlıyken (sırasıyla Gürcistan-Ermenistan-Belarus-Ukrayna-Moldova) evden çıkamamak da varmış. En azından bilete verdiğimiz paranın %10 fazlasını ekleyip voucher verdiler. 

Halbuki o kadar da dersime çalışmış, hanımın Yunanca sınıfındaki Japon arkadaşın annesini ziyaret etmeye bile karar vermiştik. Midnight Dinner: Tokyo Stories ve Samurai Gourmet izleyip notlarımızı da almıştık.

Neyse... Borgen izlemeye devam edeyim ben. 2010 yılının İskandinav demokrasisini seyredip Kopenhag görüntülerine iç çekeyim. Yarın da suşi isteriz eve...

25.07.2020

de ki işte


Benim çok eski bir alışkanlığım var, belki de bağımlılık demek daha doğru olacak: televizyon karşısında uyuyabiliyorum, o yoksa da mutlaka bir ses oluyor. Zamanında ikame ürün radyoydu şimdi sağolsun Spotify var. Sene 1995 veya 1996 olmalı, radyo açık uyuyabildiğim gecelerden birinde taşra şehrinin yerel radyosunda bir program başlıyor. Sunucu kadın o zamana kadar hiç alışık olmadığım bazı metinler (şiir?) okuyor. Mesela okuyup yazmaya başlamadan önce evdeki tüm yazılı malzemeden ve yazma malzemelerinden kurtulmayı anlatıyor bir metin, bir başkası ise kuruyemişleri yeme sırasından. Oldukça şaşırıyorum ve bir şekilde aklıma kazınıyor bu metinler, şimdi var mıdır acaba o taşra şehrinde bu metinlerin okunduğu bir yerel radyo programı?

Bir veya iki sene sonrası elime nereden ve nasılsa hatırlamıyorum Oruç Aruoba kitapları geçti. Bir tanesindeki ilk şiirler benim o gece hafızama yerleşenler. Kitapta bir de gravür var: Dürer'in Aziz Hieronymus Çalışma Odası'nda... Sonrası ise üç bölümde haikulardan oluşuyor. İlk bölüm DE ölümden bahsediyor. O güne kadar ölüm pek de yakınımdan geçmemişti; uzak akrabalar, çok uzak geçmişte yakın akrabalar, bir de ilkokul sıra arkadaşımın üniversitenin ilk günlerinde intihar ettiğini duymam. Ölüm sanki ideolojik veya hayatı anlamlandıran bir şey olarak gelmeli diye düşünüyordum o yarım aklımla. Haikuları da öyle okudum, kafamda buna göre evirip çevirdim. İkinci bölüm Kİ tam zıt (ya da iç içe) bir konuya geçiyor: yaşam. Şimdinin kişisel gelişim kitapları, özlü ve sahte Mevlana sözleri ortalığı doldurmadan önce dört satırlık, beş kelimelik Oruç Aruoba şiirleri okur "vay be, ne kadar da doğru" der, Tekel biramızdan, Buzbağ şarabımızdan veya vişne suyuyla içilebilir hale getirdiğimiz Tekel votkamızdan bir yudum alır anladığımızı sanırdık yarım aklımızla. Halbuki bir halt anlamazdık. Ama esas ucundan bile anlamadığımız son bölüm İŞTE felsefe ile ilgiliydi.

Sonra o Oruç Aruoba kitapları geldiği gibi gitti, neredeler acaba bilmiyorum. Bir on beş sene yaşadım, ölümle de sık sık tanıştım. de ki işte hiç aklıma gelmedi neredeyse. 2011 yılında iş için Paris'e gitmiş bir gün de kaçıp kendime ayırmıştım. Petit Palais'ye uğradım ve şansıma Dürer'in gravürleri sergisine denk geldim. Aziz Hieronymus Çalışma Odası'nda da oradaydı ve Oruç Aruoba geldi aklıma. Eve dönünce tam da bir taşınma sonrasında olmanın avantajını kullanıp kitaplığa el attım ve sadece uzak'ı bulabildim. Neyse ki hanımın çeyizinde tüm serisi vardı.

Bildiğiniz üzere Oruç Aruoba'yı 31 Mayıs'ta kaybettik. Haberin üzüntüsüyle kitaplarını şöyle bir elden geçirdim, mesai harcayıp baştan okumak lazım. de ki işte'ye fazladan zaman ayırdım, böylece 25 sene önceki "ben"i de değerlendirme şansım oldu. Bir kere ölüme daha farklı bakıyorum. O genç, anlamlı ölüm imgesi gitmiş yerine hastalık, kaza ve hesaplaşma gelmiş. Artık daha bir yakın, belki kapının ardında bekliyor, fakat şu yazanlara uzağım hala; belki bir yirmi beş yıl sonra:

Kişi, tek yaşam olanağını ölümde görüyorsa;
görebiliyorsa özgürdür.

Kişinin özgür olabilmesi, ölümdür.

Ölüm, özgür olabilmektir.

"İnsan ölümlüdür"– ama, ölümü hep belli bir insan;
bir kişi yaşar; çünkü ölen insan, hep, şu belli insandır;
kişidir.

Ölüm, kişi olabilmektir.

Yaşam haikuları artık daha bir tanıdık geliyor, çünkü yıllar önce okuduklarımın hemen hepsini yaşamışım. Tabi bunları yazdığında Oruç Aruoba hemen hemen benim yaşımdaymış. Yani yaşamayı geçip bir de böyle güzel metne dökebilmiş. Benim aradaki yıllarım ise zaten aşağıda anlatılan gibi olmuş-hepimizinki gibi:

Yaşamının inişleri çıkışları olacak gerçi
(bir gün öyle, bir gün böyle…);
ama, göreceksin ki, yaşayacağın temel oluşum,
düşüş olacak: yeteneklerinin daralması;
yapabileceklerinin azalması; yaşama yürüyüşünün
tık-nefes kalması – yaşam yolunun kısalması…

Yaşarken, sürekli, düştüğünü göreceksin –
çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere…

Yaşamın, düşüşün olacak
Yaşarken düşeceksin.

Ama bu demek değildir ki yaşamın boşunaydı; önce
yükselip sonra düşerek, bir hiç oldu: Zaten, bu
yüksekliklere çıkıp, bu derinliklere düşmen, senin
yaşamının getirdiği zorunluktu- sen, sen olarak,
ancak ve zorunlu olarak, o yüksekliklere çıkıp,
ancak ve zorunlu olarak, o derinliklere düşebilen
olacaktın – oldun da, oluyorsun da,
daha da olacaksın.

Yaşamın, zaten, buydu;
bu olacak
– sen, zaten, busun;
bu olacaksın

O yükseklikler ne denli yüksek,
o derinlikler ne denli derin olmuşsa, olacaksa,
yaşamın da o denli yüksek, o denli derin olmuş
– olacak – demektir.

Yaşamın, yüksekliklerin ile derinliklerin arasında
gidip
gelecek.

Yaşamın
yüksek ve derin
olacak

Felsefe kısmı ise hala bana çok çok uzak, belki yaşlanınca merak salarım. Son olarak çok çok uzak bir zaman önce yazmaya başladığım blogda, çok çok ender yazmamla ilgili bir mazeret koyayım rahmetliden:

Yaşamı yazmaya kalkıştığında, sıkıntıya düşersin hep:
yaşadığın, yazıya gelir gerçi; ama, yazıldığında içine gireceği- girdiği – biçim, aykırılığı, çelişmesi, zıtlığıyla, seni huzursuz eder, sana sıkıntı verir.
Yaşadığını, yaşadığın biçimiyle, yazıya dökemezsin, dökülür, gider…
Yaşadığını yazamazsın.
Yazdığın da, yaşadığın değildir.

Yaşarsın belki; ama yazamazsın ki:
Yazarsın belki; ama yaşamamışsındır ki…
Yazdığın, yaşamadığındır-
yaşadığın, yazılmadan kalır;
yazılmadan geçer.

14.03.2020

mahşerin en yeni dördüncü atlısı: covid-19


Öğrenciyken de mezun olduktan sonra da bulaşıcı hastalıklar hep ilgimi çekti. Sonuçta gözle göremediğimiz bir mikroorganizma vücudumuza girmenin yolunu geliştirip içeri giriyor, kendini çoğaltıyor ve bizi hasta ediyor. Eğer başkalarına da bulaştırabilirse ne mutlu ona, hele bunu kolay yoldan ve çabuk bir şekilde yaparsa duble mutluluk. Eğer bencil değilse aslında bulaştığı kişiyi öldürmeyip bir ömür onunla yaşayıp, kendine bulaşacak başka canlılar bulması da daha mantıklı olur.

Bizi hasta eden binlerce mikroorganizma var, kiminin adını bile bilmiyoruz ama kimini ezbere sayabiliyoruz. Bir yandan da yenileri gündeme geliyor. Her sahneye çıkanla birlikte tedaviler, aşılar, önleme yöntemleri de diğerlerinin yanına ekleniyor.

İnsanlık tarihi açısından salgınları önemli buluyorum. Mesela sınıf atlamak öyle kolay değildir denir ya, on kuşak gerekir. İşte dünyayı kavuran bir salgına denk getirirseniz ve de hayatta kalırsanız, bir anda sınıf atlama şansınız ortaya çıkar. Salgınlar demokratiktir bir yandan. Sizin yıllarca övdüğünüz “en akıllı”, “en beyaz”, “en güçlü”, “en zengin” gibi sıfatlar bir gecede mezara gömülebilir. Genetiğimiz-bağışıklık sistemimiz uygunsa yaşarız, hatta bazen var olan defektler yaşama şansını artırır (bkz. Orak hücreli anemi). “Her kriz bir fırsattır” diyenleri doğrularcasına ortaçağ Avrupasında veba salgınları sonrası nüfus yarı yarıya düşmüşken maaşlar da iki katına çıkar. Hayatta kalabildiyseniz tabi...

Yine bir salgınla yaşıyoruz. Dünya tarihinde bir dönemecin tam içindeyiz sosyal medya sayesinde yaygın haber ağımız sağolsun. Bu dönem de sağ salim bitip yaralar sarılınca yeni bir dünyada yaşayacak sağ kalanlar. Çalışma dinamikleri, sağlık sistemleri, ekonomik göstergeler, açık sınırlar, kapanan ülkeler derken hepsinin kuralları baştan yazılacak. Bize de izlemesi düşecek. Aslında bakılırsa harika bir deneyimin daha çok başındayız.

Ha bu arada: ellerinizi yıkamayı unutmayın!

8.12.2019

çok güzel bir yıl değildi ne yazık ki

Zeytin toplamak bir terapi gibi. Hafif bir rüzgar, rahatsız etmeyen bir güneş, kuş sesleri derken tek tek elle zeytinleri toplarken saatler hatta koskoca beş gün geçiyor. Kah hayatımı düşünüyorum kah hiçbir şey düşünmeden tepedeki dallara uzanmaya çalışıyorum. İlerideki tepenin ardında bir kanalizasyon çalışması var, neler olduğunu göremesek de sesi yeterince geliyor. Şu güzel ortamı bozmayalım bari fonda hilti sesi yerine müzik olsun diyoruz. Herkese tavsiye edeceğim İş Sanat'ın çalma listelerinden birini açıyorum ve bingo...

Frank Sinatra şarkılarını meşhur olmuş iki üç tanesi dışında bilmem açıkçası. Sesi güzel tamam da temsil ettiği şeylere benim dünyamda pek yer yok. Neyse bir anda şu şarkı başlıyor ve ben hasatın geri kalanında yılların muhasebesini yapmaya başlıyorum. Taşradaki 17 yaşım da şehirdeki 25 yaşım da "very good" diyebileceğim yıllar değildi. İlki zaten kazanılamamış bir üniversite sınavı macerasıyla heba olmuşken ikincisinde yine parfüm kokulu saçlarla tanışma şansına erişebilmiştim. 35 yaşım bu ikisinden de iyiydi ne yalan söyleyeyim. Bugüne kadar başıma gelmiş en iyi şey olan kadınla evliydim sonuçta; her ne kadar mavi kan ve limuzin göremesem de... "Peki sen üç paragrafa ayır deseler ne derdim?" Bir kere 15 yaşımı koymam lazım ilk paragrafa, sonuçta bir kızı gördüğümde nabzımın yükseldiği, dilim döndükçe meramımı anlatabildiğim yıl oydu. Kurulan arkadaşlıkların temelinin de o yaşa gittiğini görüyorum şimdi düşününce. İkinci paragrafa 20 yaşı koymak lazım, dedim ya parfüm kokulu saçlarla tanışma, şimdi hayali bile kurulamayacak Asmalımescit'in tenha sokak araları. Öte yandan büyük şehre gelmiş olma, büyüme çabaları da cabası. Üçüncü paragraf ise hiç şüphesiz 31 yaşa ait. Olgunlaşma bir yandan, delice aşık olma bir diğer yandan. Tek başıma dünyanın bir ucuna gidip kendime bazı şeyleri ispat ettiğim yaş da bu yaş. Acaba sonbahara giriyor muyum ben de şarkının sonundaki gibi? Sonuçta kırktan gün almadım mı?

Bir yandan zeytin rekortemiz için de harika bir yıl. Sofralık kurulan kilolarca zeytinin dışında (üç evin yıllık zeytin ihtiyacını fazla fazla karşılayacak miktar) iki yüz kilograma yakın bir ürün var elimizde. En genci 10 en yaşlısı 14 yaşındaki 14 ağaç için bir rekor bu. Bu durumda istikamet yağ sıkımı... Hiç soğuk sıkım bir yağ tesisi gördünüz mü bilmiyorum ama süreç özet olarak şöyle işliyor. O son aşamada kendi yağınızın kazana aktığını görmek gözyaşartıcı.

Fakat kötü bir haber var. Eğer bizim gibi romantik takılıp zeytin toplama işini bir haftaya yayarsanız zeytinler bekledikçe küfleniyor ve yağın kalitesi düşüyor. O sebeple tek tek elle toplama dönemi sanırım sona erdi. Bakalım seneye neler yapacağız?

2.11.2019

bir ülkeden bir iç ülkeye


Avrupa'nın en sıkıcı başkentlerinden Kişinev'de biraz fazla kalıyorsanız ve benim gibi post Sovyetik ülkelere bir de kimse tarafından tanınmayan devletlere ilginiz varsa istikametiniz belli: Transdinyester Cumhuriyeti. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz sessiz sakin Karadeniz'e dökülen Dinyester Nehri'nin her iki yakasında bir şerit gibi yer alan 500.000 nüfuslu ülke her ne kadar bayrağında, cadde isimlerinde vs SSCB'yi yaşatmaya çalışsa da Sheriff firmasının marketten futbol kulübüne her alanda tek başına faaliyet gösterdiği bir garip ekonomiye sahip. Bu garipliği ülkeye giriş ve çıkışlarda da yaşıyorsunuz. Rumence konuşan, Latin harfi kullanan ve para birimi ley olan Moldova'dan çıkıp, sınırdaki Rus tanklarının yanından geçip Rusça konuşan, Kril alfabesi kullanan ve para birimi ruble olan Transdinyester'e giriyorsunuz ama aslında iki ülke arasında 1992 yılından beri geçerli bir ateşkes var; yani her an savaşmaya devam edebilirler.



SSCB dağılıp her sosyalist cumhuriyet bağımsızlığını ilan ederken Moldova Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de kervana katıldı. Gel gör ki ülke sınırlarında Rus azınlığın yaşadığı bu bölge bu karara katılmayıp kendi bağımsızlığını ilan eder. Sonrası gelsin savaş gitsin Rus müdahalesi. Ülke Moldova ile Ukrayna arasında sıkışmış olduğu, son dönemde de Ukrayna-Rusya ilişkileri malum olduğu için aslında Moldova ile bağları da atamıyorlar. O sebeple sınır gayet açık. Yapmanız gereken Kişinev otogarından aşağıda bir örneği yer alan Tiraspol otobüsüne binip 1,5 saat dişinizi sıkmak. Sonra fotoğrafta da gördüğünüz üzere gayet şirin bir yapı olan otogara geldiniz mi bilin ki Transinyerster'desiniz. Aslında aynı bina tren garı ama tren sadece haftasonları varmış. Sınır geçisi esnasında size verilen ve ülkede 10 saat kalmanıza izin veren göçmen kartınızı sakın kaybetmeyin çünkü çıkışta alacaklar. Kaybederseniz ne olur hiç bir fikrim yok ve olmasını da istemem. Neden 10 saat? Onu bilen de yok sanırım ve zaten ülkede daha fazla kalmaya gerek de var mı bilemedim.






 

Başkent Tiraspol gayet küçük bir şehir. önünde kocaman bir Lenin heykeli olan parlamento binası, yine Lenin heykeli olan Şehir Konseyi binası, savaşta ölenler için anıtlar, tanklar, heykeller, daha fazla Lenin büstleri, daha fazla savaş anıtları, daha fazla tanklar derken gezip görüyorsunuz hemen her şeyi. Şehre yaklaşık yarım saat mesafede Bender kalesi var, Osmanlı-Rus savaşlarında birçok defa el değiştiren ve İsveç Kralı Demirbaş Karl'ın Osmanlı İmparatorluğu'na sığındığında misafir olduğu mekanda açıkçası çok da bir şey yok. Bizi gezdiren rehberimiz bir de atraksiyon olsun diye 1980lerden kalma bir salla nehri geçirdi bizi ama gördük ki günlük hayatta da insanların sıkça kullandığı bir ulaşım aracı aslında bu.



 Peki 10 saat bitti, Kişinev'e dönüyoruz; ne alalım? Ülkenin dünyaca tanınan iki şeyi var: 1. plastik rubleleri ki banka şubelerinden temin edebilirsiniz. 2. en büyük ihraç maddelerinden olan Kvint marka brendi. Her Sheriff marketinde satılıyor. Tadı güzel ve fiyatı da gayet ucuz.




28.08.2019

o taşlı yollar hep asfalt döşenmiş şimdi


Çocukluğumda yazların bir kısmı anneanne ziyaretleri nedeniyle Çatalca'da geçerdi. Etrafta oynayacak akran, top tepecek arsa, evde okuyacak kitap olmayınca da o günler gayet sıkıcı olurdu. En güzel anılar hep o muhteşem Patriyot yemeklerine aitti. O kadar gitmek istemezdim ki Çatalca'ya her seyahatin sonu bir kriz; nitekim gidebileceğim son seferde rest çekmiş ve evde kalmıştım. Torununu göremeyen anneannemin herkese küseceğini tahmin edemeden. Zaten sonra beyin kanaması geçirip felç oldu ve yıllarca kalkamayacağı yataklarını gezdi çocuklarının.

İşte o sıkıcı yolculuğun ete kemiğe büründüğü yer Kaleiçi mahallesinin meydanından yukarı çıkan Arnavut kaldırımı sokaklardı. Sağdaki terk edilmiş büyük Rum binası son enteresan nokta. Sonrası geçmeyen saniyeler, arkadaki evlerden gelen klarnet sesleri ve akşamüstü gökyüzünü kaplayan karga sürüleri.



Yıllar sonra yolumu özellikle Çatalca'ya düşürdüm. Arnavut kaldırımları asfalt, o terk edilmiş Rum binası Mübadele Müzesi olmuş. Ev aynı şekilde duruyor, sanırım rengi bile değişmemiş. Etraftaki yıkık Rum evleri de sanki donmuş gibi. Sadece köşedeki ahşap binanın yerini betonarmesi almış. Şöyle bir tur attım etrafta, zaman gerçekten donmuş gibi. Bir tek kargalardan haber yoktu, sanırım şehri felç eden yağmurdan kaçmışlardı.

5.08.2019

ok computer, bir ölüm nedeniyle tekrar ziyaret



OK Compter ile ilk tanışmamı 9 yıl önce yazmışım. Velhasıl aynı Roll'de bir yazı daha çıkmıştı ve şöyle diyordu: “İktidarsızlık (cinsel anlamda değil). Çaresizlik. Keder. Öfke. OK Computer’in son parçası “The Tourist” sona erince, önce bir süre boşluğa bakıyorsunuz. Yoğun ve yorucu bir deneyim bu albümü dinlemek. Katarsis filan ummayın boşuna. Aksine daha da yüklenmiş olarak kendinizle baş başa kalıyorsunuz. Costa Gavras’ın Kayıp’ını seyrettikten sonraki gibi. O tarz bir yoğunluk, o tarz bir çaresizlik hissi. Yüzünüzü yıkamak, bir süre aynada yüzünüze bakmak, sonra belki çıkıp temiz hava almak... Yapılabilecek başka ne var? Sonra... belki yeniden OK Computer’ı dinlemek." Ben bu yazıyı hiç unutmadım. Ne zaman albümü dinlesem yüzümü yıkamadım ama derin bir nefes alıp tekrar başladım. 18 yıl boyunca kimin yazdığını da hiç hatırlamadım/bilmedim. Ta ki Cüneyt Cebenoyan'ın ölümünün ardından yazılanları okuyana, Roll yazılarından bir seçmeye denk gelene kadar.

Hikayesini, çektiklerini herkes biliyor artık. Ben hiç o toplara girmeyeceğim. Şahsen çok tanışıklığım da yoktu ne yazık ki, sahada top tepmişliğim belki bir bira içmişliğim var. Sonra o çevrelerden uzaklaştım gitti. Ama hanımla arkadaştılar, basın gösterimlerinde sohbet eder dertleşirlerdi; sonra akşama anlatırdı bana nasıl her şeye iyimser baktığını, nasıl mücadele ettiğini... Bir basın gösterimi sonrası hanımı alacaktım yoldan, o da bekliyordu yanında o dev cüssesiyle. İnip merhaba diyemedim, sonra geçen cumartesi ölüm haberini gördüm twitterda.

Siz benim gibi yapmayın. Saygı duyduğunuz kişilere en azından bir "merhaba" diyin.




15.06.2019

jagged little pill




Tam 24 yıl önce dün (hatta gece 12'yi geçtiğine göre bir önceki gün) bu leziz albüm yayınlanalı 24 yıl olmuş. İlk nasıl dinledim, hangi şarkıydı hatırlamıyorum ama aklımda hep yukarıdaki sahne var: Alanise abla karlar içerisinde şarkı söyleyip araba kullanıyor.

O zamanlar gençtim, tıfıldım. Hayallerim, umutlarım vardı. En azından bu klibi izlerken diyordum ki: üniversiteye İstanbul'a gideyim (oldu), şöyle uzun düz saçlı, şarkı söyleyen olmadı gitar falan çalan bohem bir kız arkadaşım olsun (olmadı/olmadı/olmadı), gençliğimi çılgınca yaşayayım (mal gibi kanepede oturdum), kapağı bir şekilde Kanada'ya atacaktım (olmadı) filan. Hani öyle Alanise Morisette de aşık olunan biri değildi de güzeldi farklıydı işte. Kısacası bol bol dinledim o dönem.

24 yıl geçmiş, dile kolay. Alanise Morisette de pek bir şey yapamadı, ben de. O sanırım bir çocuk doğurdu, epey para kazandı, Kanada vatandaşı olduğuna göre temel hak ve hürriyetleri yerindedir, wikipedia açmak için VPN kurmuyordur. Bense öyle kaldım işte. Bir halt olmadı. Otoparkta panik atak geçiriyorum, kendimi zor dışarı atıp kapıdaki gençlerden yardım istiyorum. Evet yaşlandım, 24 yıl boşa geçti...

8.12.2018

bir kez daha 9 aralık geldi


Siz hiç aklınıza getirmeseniz de yıldönümleri zamanı geldiğinde bilinçaltınızdan (aslında bilinçdışıymış hanım hep düzeltiyor beni) fışkırıyor. Yarın 9 Aralık ve on bir sene olacak nasıl geçtiğini hala anlayamadığım. Bu on bir yılda daha mı çok benzedim ona bilmiyorum. O peki bu on bir yılı yaşasa ne yapardı acaba? Mesela Helene Grimaud'nun Chaconne çalışını hiç dinlemiş miydi? Peki ben ona linkini gönderir miydim acaba? Bunun gibi birçok soru var aklımda asla cevabını bilemeyeceğim. Bir de anlatmam gereken şeyler var ama asla karşıma çıksa bile anlatamayacağım.


12.05.2018

kiraz mevsimi. para kazanma mı yoksa sevişme mi vakti?

Bugün (aslında dün) en sevdiğim Türk yazar Sait Faik Abasıyanık'ın ölüm yıldönümü. Hep derim ki Sait Faik okumayan çok şey kaçırır ama siz ne dersiniz bilemem... Kütüphanemdeki en değerli kitaplardan birisi de Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan ve sanırım artık pek bulunmayan külliyatı.
Ben hiç onun kadar naif bir insan tanımadım, zaten kalmış mıdır da bilinmez. Kendini insanların kötülüğünden uzaklaştırmak için ada'ya sığınır ama haksızlık her yerdedir, nitekim balıkçılar arasındaki bir hak yemeyi görünce gider şunu yazar: 'Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.' ..."
Aslında son yılları da ilginçtir. Hastalığının da etkisiyle, cinsel tercihleri yavaş yavaş su yüzüne çıkar, bir yandan da İkinci Yeni'ye göz kırpar. Acaba yaşasaydı neler yazardı merak ederim hep. Ama şu satırlar gösteriyor ki mutsuz olacaktı: "Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları çamurludur,molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor."
Neyse uzun kısası, önce Ezginin Günlüğü'nden Sait Faik'in bir şiirinden esinlenilen Şimdi Sevişme Vakti'ni dinleyin sonra da üç sayfalık öyküsünden senaryosu yazılan en sevdiğim Türk filmi Vesikalı Yarim'i izleyin...

16.04.2018

ilerisi lazkiye


Üstteki fotoğrafı 2014 Mayıs ayında çekmişim. Vakıflı'dan Samandağ'a inerken karşıma çıkan manzara. Verimli bir ova, upuzun bir sahil ve karşıda tepesi bulutlu Kılıç Dağı. Arkası Suriye, ilerisi de meşhur Lazkiye.  Alttaki fotoğraf düne ait. Bu sefer sahilden Kılıç Dağı. Arkası gene aynı...

O zamandan beri benim hayatımda çok şey değişti eğer burayı okuyan kaldıysa sizin hayatınızda da çok şey değişti. Suriye İç Savaşı'nda da bu dört yılda dostlar düşman, düşmanlar müttefik oldu. Dinamikler darmadağın olup toplandı, meşhur deyişle kartlar yeniden dağıtıldı. Ama bu dört senede Suriye'de bir iç savaş olduğu gerçeği hiç değişmedi.



İş nedeniyle Türkiye'nin yarısına ayak bastım ve sevdiğim ender yerlerden birisi Antakya oldu. O klişelere girip üç din bir arada, hoşgörü vs vs demeyeceğim merak etmeyin. Kadınların sosyal hayatta yer alması ve rahatlıkla içki içilebilmesi benim için yeterli. Muhteşem yemekler de bonus'u... Şehre ilk defa turist olarak gelmiş, hanımla güzel bir akşam geçirmiş eski Antakya sokaklarında dolaşırken 1937 Fransa'sını düşündüm. Savaşın ayak sesleri duyulmasa, dünyada ekonomi boktan olmasa acaba Antakya hala Suriye'de mi kalırdı? Peki Suriye'de kalmış olsa bugün bir yıkıntı mıydı?

İster kader diyin ister şans...

15.07.2017

yine yeniden paris


Biraz önce ıhlamur kokuları altında oturduğum Sorbonne'un kapısından kalkıp yavaş yavaş buraya geldim. Ağaçlarla gölgelenmiş durgun bir havuz, akmayan bol heykelli bir çeşme, etrafta sandalyeler... Biraz da burada oturuyorum, yaşadığım şehirde/ülkede park denilen şeye o kadar hasretim ki... Akşama kadar yapacak işim yok, bir o yana bir bu yana sürtebilirim. Sonra hanımla buluşup en fazla yirmi kişinin sığabileceği bir Fransız bistrosunda evliliğimizin dördüncü yıl dönümünü kutlayacağız. Evet evlilik yıl dönümü ama ikimiz de ayrı takılıyoruz bir gün genelde gittiğimiz şehirlerde. Ve evet sırf da bu yüzden, yalnız gezebilme lüksünü de barındırdığı için evliyim ben bu hatunla zaten.

Hemen ileride bir havuz, havuzun içinde mini mini yelkenliler, yelkenlilerin peşinde ellerindeki çubuklarla kıyıya yanaşınca onları suyun ortasına doğru iten veletler. 26 sene önce bir eylül öğleden sonrasında da aynı yerde oturmuştuk da aklımda bu havuz ne kadar da büyük kalmış o velet halimle. Hiç unutmuyorum bir velet yelkenlisinin peşinden tepemize çıkmıştı, acaba nerelerdedir o şimdi?