10.10.2014

berlin'de sonbahar





"Madem Schengen vizem var neden Berlin'e gitmiyorum ki?" sorusunun cevabı yakında burada...

28.09.2014

leros

 Her adanın ayrı dokusu ve tarihi var, benim gibi bir İkinci Dünya Savaşı hayranının Leros'tan bihaber olması ise rezalet tam anlamıyla. Meşhur Navaron'un Topları'na ilham kaynağı olan yer meğerse bu adaymış.30 yıllık İtalyan hakimiyetinin anısı Lakki adaya inilen yer, nitekim bir İtalyan deniz üssü olduğundan Fellini filmlerinden fırlamışa benziyor kasaba da.

Elefteria Otel'de kalıyoruz ve manzaramız yukarıdaki gibi. Ama beni asıl çıldırtan otelin sahibinin babasının kişisel savaş koleksiyonu oluyor. Annesi "katastrofi"de Milas'tan gelen amca 10 yaşındayken Leros Savaşı'na tanıklık ediyor ve hayatını aşağıda bir örneği olan malzemeleri toplamaya vakfediyor. Hayatımdaki en güzel deneyimlerden birisiydi o tozlu odada geçirdiğim zaman...


Adanın kalbinin attığı yer Agia Maria. Gryoslarına dadandığımız To Kridako, perşembe akşamları canlı müzik olan güzel taverna Bratsera ve mendirekteki sessiz Crips and Bits hep burada. Tekne sahibi Türklerin müdavimi olduğu yerleri de görüyorsunuz istemeseniz de.

Leros'un da otobüs servisi iyi ama kaleye çıkmak için olsun, cuntanın adaya sürdüğü politik mahkumların duvarlarına resimler yaptığı Agia Kioura olsun ya da denizin ortasında minik bir kayalığa yapılmış Agios İsidoros olsun görmek için araba kiralamaya ihtiyaç var. Bu arada yollar dar ve Agia Maria, Panteli ve Vromolithos hep bir tepenin dibinde yer aldığından yokuş inip çıkmak gerekiyor.



Adanın plajları da güzel. Biz siyah ve sığ kumsalı olan Gourna ve güneydeki taşlık Xerocampos'u denedik. Esas İkinci Dünya Savaşı Müzesi'ni göremedim ki ben ona yanıyorum.

17.09.2014

sen ne güzel abimizdin-12



Zamanında bizim evde çokça dinlenen bir albüm vardı kapağında da bir güzel hatuna adeta sarılmış bu abi. Zaten o albümden bir çok şarkı meşhur oldu buralarda. Büyüdükçe öğrendim Manos Loizos'un diğer muhteşem şarkılarını, 45 yılda İskenderiye-Atina-Londra-Moskova hattındaki yaşamını ve de elbette politik görüşünü.

Madem  bugün ölüm yıldönümü o zaman günaydın güneş...

7.09.2014

lipsi

Topu topu 800 nüfusu olan bir ada Lipsi, dolayısıyla da ada kafasının en dibine kadar yaşanabileceği bir yer. Limanda inip sağa doğru yürüyünce restoraları geçip bir meydana geliyorsunuz. Otları biçilmemiş bahçesiyle polis karakolunun hemen iki yanında harika bir pastane var. Biraz yukarıda büyükçe bir kilise-güya 15 Ağustos'ta solmuş zambaklar canlanırmış içinde- ve köy meydanında yeme içme mekanları. Görüp görebileceğin şeyler bunlar. Limandan sola yürüyünce ise yumuşacık kumuyla Kambos plajı... Ada şirin tam kafa dinlemelik. Zaten anakaraya uzak ve küçük olduğundan turizm uzak kalmış ama İtalyanlar çoktan keşfetmiş adayı.

Günün sonunda birkaç saatliğine uğramaktan biraz da hayalkırıklığına uğramış terk ediyoruz adayı.

31.08.2014

bir eylüle daha merhaba derken

Defalarca yazdım bu blogun bir yerlerine eylülü severim diye. Hatta en sevdiğim üç aydan birisidir. O serinliği, sarılığı ve hüznü... İstanbul apayrı bir güzeldir eylülde. Geçmişe bakıyorum da bizim sektörün kuralı gereği ya eylülde Antalyalarda Kıbrıslarda olmuşum ya da tam bir gevşeklik gösterip tatile gitmişim. Kısacası yıllardır İstanbul'da ağzımın tadıyla değilmişim. Bu sene de tam aynı şeyler olacak derken (dile kolay 30 günün nereden baksan 10 günü yokum) olaylar gelişti ve ben eylülde işsiz güçsüz olma ihtimaliyle karşı karşıyayım. Adeta kalecinin penaltı anındaki endişesi...

28.08.2014

yunan adaları arası ulaşım

Saat geceyarısına yaklaşırken adanın merkezi enteresan şekilde kalabalık. İnsanlar bavullarıyla birlikte bekliyor ama pek anlam veremiyorum o saatte bu kadar insanın işi ne diye... Sonra birden bir bina uzunluğunda kocaman Bluestar feribotu yanaşıyor limana. Tırlar iniyor tırlar biniyor, adanın meydanında, kafelerinde oturanlar hızlı hızlı geçiyor ve ben hayran hayran izlerken Pire'ye doğru yola çıkıyorlar.

Ada çok olunca ulaşım da çeşitli. Yakın adalar arasında tur atan teknelerden anakaraya haftada bir gün sefer yapan dev feribotlara. Kriz nedeniyle seferler de azalmış hatta bazı adalar arası olanlar iptal edilmiş. Neyse siz bir adaya ayak basınca gidin turist danışmaya (açık bulabilirseniz) alın günlük seferleri geçin zamanı gelince bir başka adaya.

Malum 12 Adalar sınırları içerisinde yer aldığımızdan Dodekanisos Seaways'ten yararlandık bol bol. Sabah Rodos'tan çıkıp Patmos'a kadar ada ada uğrayıp sonra da aynı yoldan dönen Dodekanisos Pride ile de yolunuz mutlaka kesişecektir. O zaman size şunu söyleyeyim: benim yıllarca Mudanya-Kabataş arası bol bol kullandığım deniz otobüsüne benzeyen bir araçla yolculuk yapacaksınız. Siz çantalarınızla şaşkın şaşkın kendinizi içeri attığınızda hangi adada inceklerin çantalarını ne tarafa bırakacağına dair bağırmaları takip edip yükünüzden kurtulup içeride kendinize yer arayacaksınız. İneceğiniz adaya yaklaşırken yapılan anonsla kendinizi yine çıkışta bulacak ve yerde sıra sıra çanta ve bavullar sıralandığını göreceksiniz. Hah işte bavulunuz orada bir yerde. Aman dikkat edin de şaşkın şaşkın aranırken bavullara takılıp düşmeyin.

24.08.2014

patmos

 Ani bir kararla rotamızı kuzeye çevirip Patmos'a geliyoruz. Adanın limanı Skala'ya indiğimizde restoran ve barların yanında hediyelik eşya dükkanları da dikkati çekiyor. Nitekim yıllarca ticaretle uğraşan ve dini bir merkez olan Patmos süngercilikle kendi yağında kavrulmaya çalışan Kalymnos'a göre çok farklı.

Adayı meşhur yapan Aziz Yuhanna'nın sürgündeyken İsa'yı gördüğünü iddia edip Apokalips'i yazması. Patmos'un en yüksek yerine kurulmuş olan Agios Ioannis Theologos Manastırı ve hemen aşağısındaki Apokalips Mağarası önemli ziyaret yerleri. Hele o gün bir de cruise yanaşmışsa kapıda sıra bekleyeceğinizi garanti edebilirim. Açıkçası manastırın dar koridorlarında gezinmek ve müzesini görmek ne kadar entersansa mağarayı ziyaret etmek de o kadar saçma. Eğer Hıristiyanlıkla ilgili değilseniz pek de matah bir yanı yok. Bununla birlikte manastırın çevresine yayılmış ve UNESCO Miras Listesi'ne alınmış olan Patmos'un idari merkezi Chora mutlaka görülmesi gereken bir kasaba. Daracık sokakları, küçük meydanı ve en önemlisi de kapı ve pencerelerinin o eşsiz gri-mavisi...

 

Denize girmek için de pek çok yer var Patmos'ta. Örneğin taşlık plajı ve ılgın ağaçlarıyla Meloi Skala'ya yürüyerek onbeş dakikalık mesafede ve buna rağmen çok sakin. Adanın gelişmiş otobüs sistemi sayesinde Grikos'a da gidebilirsiniz elbet. Ama benim bu seyahat boyunca yüzmekten en çok keyif aldığım renkli taşlarıyla meşhur Lambi'ye gidebilmek içinse araba kiralamanız lazım.

Gelelim yeme içmeye: bizim favorimiz hem fiyat hem de lezzet açısından Skala'daki Ostria oldu. Ayrıca dondurmacılar ve adanın meşhur peynirli turtası ve ballı bademli fugi'sini satan pastaneler de diğer atlanmaması gerekenler.




21.08.2014

evdokia'nın zeybekikosu



Manos Loizos her ne kadar bu topraklarda başla şarkılarıyla bilinse de yukarıdaki eser ve de sahne bir Yunanistan klasiğidir. Zeybekiko oynamak isteyen her Yunan erkeğinin bir numaralı istek şarkısıdır. Besteye ev sahipli yapan filmden kat kat daha meşhur bir şarkı To Zeimbekiko Tis Evdokias.

Herif de iyi oynuyor ama...

 

17.08.2014

kalymnos


Bodrum'dan ve Turgutreis'ten haftanın bir günü Kalymnos'a feribot var, biz de atlayıp adanın limanı Pothia'ya vardık yaklaşık iki saat sonunda. Limanda bir küçük kulübe, kulübede bir görevli... beklerken başımı kaldırıyorum, her yer kayalık. Pothia'da limana bakan sıra sıra kafeler, restoranlar, bir-iki araba kiralama ofisi, bir tane açıkken bulmanın zor olduğu turizm acentası... Sonuçta ilk kez bir Yunan adasına ayak basmış oluyorum. Adanın turizm bölgesi öteki taraftaki Masouri bölgesi, ada genelinde otobüs seferleri pek de sık olmadığı için araba kiralamak en mantıklısı. Yola çıkmışken zaman ayırıp Chorio'da yoldan sapıp tepedeki St Sava Manastırı'na da bir uğrayın derim.


Kalymnos dünyadaki önde gelen kaya tırmanışı yerlerinden birisi ve bu da bizim için fazla adrenalin yüklü bir aktivite. Dolayısıyla Melitsahas'ın taşlık ve Masouri'nin kum plajında yüzmek yetiyor, karşıda da harika bir Telendos manzarasıyla günü batırmak da cabası. Adanın kuzey ucundaki Emporios harika manzaralı yolu, sakin plajı ile tam kafa dinlemelik bir yer. Akşam yemeğinde Artistico'ya giderseniz eninde sonunda kendinizi mekanın sahiplerinin torunu gezdirirken bulabilirsiniz, bakarsınız Kalymnos'un emekli rock star'ı Yorgo gitarını bile indirebilir duvardan.

Fakat Kalymnos'ta en beğendiğimiz yer adanın doğusunda küçük bir köy olan Vathis oldu. Adanın tüm o çorak kayalık yapısının aksine yemyeşil bir vadinin denize açıldığı yere kurulmuş köyün bir küçük meydanı, o meydana bakan birkaç güzel restoranı, meydandan iki dakikada yürüyerek varılan ve bir fiyordda yüzme imkanı veren kayalık bir platformu var. Köyde kalma imkanı iki yerden ibaret, günlük ziyaretçiler çekilince de ortalık orta sınıf Yunan yazlıkçılara kalıyor nitekim. Şimdi size önemli bir sır veriyorum: köy meydanına cuma akşamları bir buzuki ve orgdan müteşekkil bir ekip dört saatlik bir konser veriyor. Köyün tatilcileri giyinip süslenip meydana bakan mekanlara dizilip bir yandan yiyip içerken bir yandan da o hiç bitmeyen sirtakiye dahil oluyorlar. Arada mekanın ağır abilerinden bir tanesi çalgıcı tayfasının eline Euroları sıkıştırıp istekte bulunuyor ve tüm zeybekiko hünerlerini sergiliyor. Yine eğer şanslıysanız ve geceye Galini'de başladıysanız mekanın birbirinden çatlak elemanlarıyla daha ve daha fazla içerek tamamlayabilirsiniz. Ha bu arada haftada bir gün de bu mekanda canlı müzik oluyormuş ve dediklerine göre gece çılgınca geçiyormuş.

Velhasıl kelam biz Kalymnos'u çok beğeniyoruz. Ada halkının meşhur misafirperverliğinin ve diğer adalara kıyasla büyük porsiyonlarının bunda rolü şüphesiz ki çok büyük.

9.08.2014

abstract

Bodrum yarımadası kuraktır. Örneğin Marmaris gibi ağaçlarla deniz bir araya gelsin, ben de yüzeyim kafasındaysanız Bodrum size göre değildir. Nitekim olur da bir yaz denizden yol alırken Bodrum'a bakarsanız sarı zemin üzerine beyaz-yeşil öbekler görürsünüz-ki bu öbekler gittikçe artmakta, sarıyı işgal etmektedir. İşin özü insan gittiği yere ağaç da götürmüştür yarımadada. Ve neyse ki evler sadece beyazdır. Ama olur da bir bahar günü inerseniz Bodrum'a yeşilin kokusu, envai çeşidi, sarısı, kırmızısı topraktan fışkırararak karşılar sizi. Hem sonbaharın hem ilkbaharın ayrı ayrı keyifli yanları vardır. Eğer bugüne kadar gitmediyseniz gidin derim mutlaka...

Bundan on yıl önce bizimkiler Bodrum'un o zaman için kuş uçmaz kervan geçmez bir yerinde bir eve girdiklerinde Google Maps de yeni piyasaya çıkmıştı. Hemen girdik baktık yeni evimize: sapsarı bir arazinin ortasında üç beş kendi halinde ev... Bahçede yer alan iki üç koca çam ağacına ise her ne akla hizmetse çivi çakılmıştı ölsünler diye, neyseki çıkartıldı o çiviler de şimdi rüzgar estiğinde hışırdayan çam ağaçlarının altında hayallere dalabiliyorum.

Bu on yıl annem ve babam için toprağı tanıma ve onunla uzlaşma çabası oldu. Her hoşlarına giden bitkiyi toprak beğenmedi, toprağın verdiğini onlar istemedi vs. Ekilen limon ve portakallar kuruyunca yerlerini zeytinler aldı. Yerini seven badem, erik, ayva, incir büyüdükçe büyüdü. Saksıda büyütmeye çalışılan nikah şekeri olarak eve gelen çam fidesi bile beş metreyi zorlar oldu artık.

Bu sene uzun bir zaman sonra bir yaz günü Bodrum'daydım. Sabah sıcak bastırmadan uyandım sabahları, şansıma hava da rüzgarlı mıydı... Ağaç dallarının hışırtısı, "bak şu meyveye durmuş, bunun yaprağı mı kurumuş" incelemeleri, annemin attığı çekirdeklerden fırlayan arsızlar falan derken  huzurlu ve yeşil üç gün geçirdim. O bahçeye açılan verandada içilen öğlen biraları ve akşam rakıları da cabası...

3.08.2014

prelüd: birkaç yunan adası

2008 yılından beri Türkiye içerisinde tatil yapmıyorum. Abuk subuk otellere/pansiyonlara, yemeklere eşek yüküyle para vermek beni hiç de rahatlatmıyor. Zaten iş için 81 ilin yarısından fazlasına ayak basmış durumdayım son altı senede... Gittiğin yerde sonuna kadar açık müzik, kötü dekorasyon, riyakarlık sinirlerimi hoplatıyor. Bunların da hepsi bu topraklarda bolca var. Bu sebeple de eğer tatil yapacaksam yurtdışında yapmayı tercih ediyorum, maliyet olarak düşününce de hemen hemen kafa kafaya geliyor. Bununla birlikte basit zevkleri olan bir adamım. Çocuk yok, aileden kalma başımı sokacağım bir ev var, dolayısıyla da borcum yok. Gece eğlenme alışkanlığımız da yok, yılda bir telefon falan da değiştirmiyorum. Bu da beni tek zevkim olan gezmeye yönlendiriyor zaten. Bu arada İstanbul'da da dışarıda yemek yemenin gereksiz pahalı, yediklerimizin de eğer yüzlerce lira vermiyorsak kötü olduğunu tekrarlıyayım. İşin içine alkol girince zaten fiyatlar da hopluyor.

Ben bu sene çok çalıştım, sene başından beri iş için yaptığım uçuş sayısı 50. Hanım da geçen yaz haftanın altı gününü çalışarak geçirdiğinden tatil yapamamıştı. Kendisi deniz tatili yapmak isteyince açıkçası benim için de kumsalda malak gibi yayılıp kitap okuyup uyumak gayet cazip geldi. İş "nereye gidelim?" sorusuna gelince de Yunan adaları fikri geldi. Önce Palamutbükü'nde sıradan bir pansiyon fiyatına havuzlu otelde kalabilme, çiftlik balığı fiyatına ahtapot yiyip bir kadeh rakı fiyatına bir küçük uzo içebilme, ırzına geçilmemiş sahillerde yüzebilme imkanı nedeniyle cazip geldi. Sonra iki problem çıktı karşıma: 1. problem: zaten bu seneye kadar Yunan toprağına ayak basmamış bir biz kalmıştık, buradan kaçıp Türk işgali altındaki yerlerde tatil nasıl yapılabilirdi ki? Bunu da ramazan ayında tatile gidip bayram başlangıcıyla dönerek bir nebze atlattık. Bir de az tercih edilen adalara (öyle bir ada mı kaldı?) ve adaların da sessiz bölgelerine gitmeye çalıştık. 2. problem: vize! oldum olası vize isteyen ülkelere gıcığım. Hele de bunu bol belge bol teferruat ve bol parayla talep edenlere ekstra gıcığım. Yunanistan da malum Schengen üyesi, ben de önceki iki Schengen'im 2 ve 3 aylık olunca gıcıklık indeksi yükselmişti. Ama malum Yunanistan krizde, turizm önemli gelir ve dolayısıyla da kolay vize veriyorlar. Bir de işleri Kosmos Vize denilen İstanbullu Rumların çalıştığı bir şirkete devretmişler, çok kastırmadan iki günde vizemi aldım.

5.07.2014

rakija üzerine güzelleme

Eğer "abi Yeni Rakı'dan güzeli yok" veya "boğma rakı denilen şey varmış çok sertmiş" gibi önyargılarınız yoksa ve olur da bir yerlerden (Balkanlara yolu düşen bir arkadaş veya bizzat evinde yapan bir kalender gibi) elinize ulaşırsa mutlaka için diye bilgi vermeye geldim.

Şimdi önce şunu ayıralım: ortamlarda her rakı denilen şey bizim bildiğimiz rakı değil. Bizdeki rakı kuru üzümün mayalandırılması sonucu oluşan maişenin damıtılması ve anason eklenmesi sonucu oluşan bir içki. İşin kimyası basit: üzümde bulunan şeker maya hücreleri tarafından kullanılır ve ortaya alkol+karbondioksit çıkar. Uygun şartlarda alınan alkol de içilebir etil alkoldür. Bu basit mantığı biraz kurcalarsak aslında içinde şeker bulunan (yani tüm) meyvelerden alkol elde edilebilir. Nitekim yemyeşil coğrafyalarda yaşayan insanlar da yetiştirdikleri meyveleri yazın yer fazlasını kurutur veya reçel yapar. Elbette bunlardan alkol yapmak da mümkün. Nitekim Balkan coğrafyasında yapılan da bu: erik kullanılırsa elde edilen içkiye slivovica, kayısı kullanılırsa kajsija (aa ne garip isim), armuttan yapılırsa deunjevaca, vişneden nasıl olur denirse višnjevača denir de çeşitleri bitmez. Mesela aşağıdaki fotoğrafı görlen medenica gayet güzel bir bal rakijası. İnsanoğlunun eldeki meyveleri alkol ve diğer amaçlar için kullanması ile ilgili güzel bir yazıyı Michael Pollan'ın Arzunun Botaniği isimli kitabının "elma" bölümünde bulabilirsiniz. Aslında bakıldığında doğru teknik ve aletlerle piyasada bulunandan daha güzel rakı ve rakijalar yapıp içmek mümkün (bir arkadaşımdan biliyorum). Ama kayısı bu kadar pahalıyken nasıl olacak kardeşim bu iş?




Not 1: Yukarıda görülen Cepelin gibi ot eklenmiş bazı içkiler var ki güzeli candır, onunla ilgili malumatı ileride paylaşırız umarım.

Not 2: Yeni Rakı yapılırken şişede de okunacağı üzere tarımsal alkol kullanılmaktadır. Bu da tadı bozan bir şeydir. Sadece üzümden yapılan rakıya alıştıktan sonra inanın Yeni Rakı içmek zul geliyor.

İstek üzerine ek: Bir kere serttir rakija. Yaklaşık %40 alkolden bahsediyoruz ne de olsa. Sek küçük kadehlerde içilir. Rengi normalde şeffaftır ama bekletilen meşe fıçılardan dolayı hafif kahverengi olanını görürseniz şaşırmayın. Ha bir de zamansızdır. Bu gözler sağanak yağmur altında sabahın köründe kahve içmek için sığınılanan Arnavutluk'ta bir kahvehanede rakijaları ile demlenen üç dayı görmüştür. Bir de yavaş için, çarpar...

15.06.2014

ispanya vs hollanda

2010 Dünya Kupası finalinin hayatımın dönüm noktası olacağını elbette bilemezdim, çok yakın bir arkadaşımın ısrarlı maçı birlikte seyretme taleplerine kolaylıkla "hayır" diyebilecek bir asosyaldim ne de olsa. Zaten Uruguay'ın elenmesiyle "kim kazanırsa kazansın" havasındaydım. İspanya güzel oynuyor Holanda hiç kendinden umulmadık şekilde gıcıklaşıyordu. İkisinden birisi ilk kez şampiyon olacaktı ama Hollandalılar hep direkten dönmüştü, sanki güzel olurdu bu sefer onlar kazansaydı. Maç uzadı, penaltılara gitmeden hemen önce Iniesta kupayı kazandırdı. O sıcak temmuz gecesinden yanıma maçtan çok tanıştığım birisi kar kaldı.

Dün kaderin bir oyunu iki takım bir kez daha karşılaştı 2014 Dünya Kupası'nda. Bir asosyal olarak evde tek başımaydım. Bu kez gerçekten Hollanda kazansın istiyordum, güzel oynadılar ve intikamlarını aldılar. Tepede dolunay, havada ıhlamur kokusu vardı. Her şeyden daha güzeli, dört sene önce tanıştığım kişi artık hayat yoldaşımdı.

2.06.2014

belgrad: yiyelim









Hepimizin malumu Sırp mutfağı et, süt ürünü ve hamur işi ağırlıklı. Cevapcici ve pljeskavica ikilisi ile köfteye doymak gayet kolay. Yanında gelen kajmak bizim bildiğimiz yoğurt-krem peynir arası bir yerde. Karađorđeva Šnicla ise kajmak ve bacon kardeşliğinin bir sonucu. Bir uyarı: yemekler çok tuzlu. Sebze denilen şey genelde patates ve lahana. Hafif bir şey yemek isterseniz peynir ve et tabağı her zaman bulunabiliyor, bizim gibi taze peynir manyakları için de bir cennet burası.

Sabah kahvaltısı için ideal adresler "pekara"lar. Harika börekler ve başka hamurişlerini gayet makul fiyata alabiliyorsunuz, tek sıkıntı oturacak yer bulunmaması. Ha bir de yanında yoğurt içiliyor. Örneğin Pekara Toma'dan (adı kötü şeyler çağrıştırsa da) bureklerinizi alıp hava da güzelse hemen karşıdaki parkta kahvaltınızı yapabilirsiniz, malum Belgrad bol miktarda park barındırıyor.

Zemun'da ve Sava kıyısında balık lokantaları da bulunuyor. Adriyatikten gelen kalamarlar, ahtapotlar gayet leziz.

Ayaküstü atıştırmalık bir şeyler arıyorsanız da şehirde bol bol pizzacı var, dilim pizza satma gibi de buralara yeni yeni uğramaya başlayan gayet güzel bir ugulamaları var.

Akşam oturup muhabbet etmek, içmek, geleneksel müzik dinlemek ve de yemek yemek için ideal adresler "kafana"lar. Skadarlija'da Šešir Moj ve Dve Jelena ile Knez Mihailova Caddesi'nin sonuna gelmeden sola inip kilisenin karşısında bulacağınız "?" deneyip beğendiklerimiz. Ha bir de Cumhuriyet Meydanı'ndan aşağı inen yolda sağ tarafta kalan Zlatno Burence'yi şans eseri görüp oturduk: bol porsiyonları, lezzetli yemekleri ve uygun fiyatlarıyla mutlaka gidin derim.

Balkan mutfağıyla 2011 yazında tanışmış, Prizren ve Üsküp'te hayatımda yediğim en güzel köfteleri yemiştim. Et ürünlerinin buralarda bu kadar pahalı olmasını anlayamamış ve de köfte yapmayı bilmediğimize karar vermiştim. Bu fikrim pekişti.

23.05.2014

yolun yarısı

Yaşlandım galiba, sadece dünden beri ağrıyan sırtım, dişim ve parmağım değil sebep; 35 oldum resmen. Bir otel odasındayım ve tüm gün saçma sapan bir kongrede dikildim/konstromasyon yaptım. Hanım tatil için yurtdışında. Tebrik için arayanların/mesaj çekenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçti neyse ki...

Yolun yarısı diyorlar da ben muhtemelen çoktan geçtim yarıyı. Ve muhtemelen de tamamını evden işe/okula/cenazeye diye çıkıp devlet eliyle öldürülenlerin, hakkını arayanların cehennemeinde geçirmeye devam edeceğim.

7.05.2014

belgrad


 "Savaş her şeyi değiştirmişti. Eski vatanımızın bölünmüş parçaları, bütünün kendine ait kısımlarını temsil eden özellikleri barındırmıyordu artık. Önceden paylaşılan şeylerin -tarihi eserler, yazarlar, bilimadamları ve tarihçeler- sahiplerine göre yeniden üleşilmesi gerekiyordu. O Nobel ödüllü adam artık bizim değil, onlarındı; havaalanımıza çılgın mucidimizin adını verdik, ama o, artık ortak bir halk kahramanı sayılmıyordu. Ve bütün bu zaman zarfında kendi kendimize her şeyin eninde sonunda normale döneceğini söyledik."

Nitekim biz de Nikola Tesla Havaalanı'na indik. Normalde Sırbistan'a vizesiz gidelebilse de polisler körüğün çıkışında pasaportlara göz gezdiriyor, okuduğumuz gibi Schengen sayfasını görünce de geçmeye izin veriyor; pasaport kontrolde de durum aynı. Havaalanından çıkmadan ATMlerde para bozdurmak mümkün-kur elbetteki şehirde daha uygun zaten her yerde döviz bürosu var, ayrıca danışmadaki Belgrad haritası da çok işe yarıyor. Kapıdan çıkınca da sol tarafta yer alan A1'e binip yaklaşık yarım saatlik yolculukla önce yemyeşil alanlardan sonra Sovyetik binaların yer aldığı Yeni Belgrad'ı arkada bırakıp Eski Belgrad'da Slavija Meydanı'na varıyoruz. Cumartesi sabahın körü, ertesi gün Paskalya olduğundan tatil dolayısıyla da sokaklar bomboş. Tuttuğumuz daire ise şehrin ortasında sayılır. Biz de yavaş yavaş bavulumuzu sürükleyerek gidiyoruz verilen adrese doğru. İlk dikkat çeken parklar, küçük meydanlar, Avusturya-Macaristan döneminden binalar, ütopik Tito döneminden kalan binalar...


Şehir derli toplu bir Avrupa kenti olduğundan yürüyerek gezmesi de kolay ve keyifli. Taşmeydan ve özellikle de Osmanlı'nın yüzlerce yıl sınırını oluşturup Sava ve Tuna Nehirleri'ne, karşıdaki ormanlara tepeden bakan kale ve park kompleksi Kalemeydan küçük köpekleri ve sevimli çocuklarıyla dolaşmaya çıkmış Sırpları izlemek açısından da uğranası.

Terazije, Dorcol, Skadarlija ve Knez Mihalijova Caddesi de turistik diğer bölgeler. Yolunuz elbet düşecektir. Biz pazar meraklısı olarak Kalenic Pijaca'yı da ziyaret ettik, tatil nedeniyle tezgahlar boştu.



,

 Müze açısından da zengin bir şehir Belgrad. Müzelerin açık olduğu tek güne denk gelmemiz sebebiyle tercihimizi iki tanesinden yana kullandık: küçük iki odada keşiflerinin maketleri, özel eşyaları ve külleri bulunan, rehber eşliğinde icatlarından demolar sergilenen zamanının öncüsü bilimadamı Nikola Tesla'ya adanan müze ve Yugoslavya'nın kurucusu Tito'nun mezarının ve ömrü boyunca aldığı hediyelerden seçkiler bulunan (bu da Soğuk Savaş dönemindeki Bağlantısızlar Hareketi ve Tito'nun dünyada ne kadar saygı gördüğü hakkında bilgi veriyor) Kuća Cveća.


Belgrad'ın karşısında yer alan Zemun da gitmişken görülmeli. Biz Paskalya günü Sava kıyısındaki kilometrelerce uzunluğundaki parkta kah yürüyüp kah nehir üzerindeki restoranlarda mola verip, ailece yürüyen, bisiklete binen veya kahvelerini ya da şaraplarını içmeden önce Paskalya yumurtalarını yiyerek bayram kutlayan Sırplarla birlikte Zemun'a kadar yürüdük ki yaklaşık bir saat ediyor. Zemun'da da bir blokların olduğu yeni kısım var bir de tek katlı şirin evler ve arnavut kaldırımlarının olduğu eski kısım. Eski kısmın simgesi de Habsburgların sınır nişanesi olan Milenyum Kulesi.

Şehirde yaygın bir otobüs ve tramvay hattı var. Söylendiği gibi bilet kontrolü pek yok, risk alırsanız atlayın bilet almadan.

Şehrin gece hayatını ise görecek kadar geç saatlere kadar ayakta kalamadığımızdan yorum yapamayacağım. Kaldığımız yerin girişindeki İrlanda pubına bile gitmedim düşünün.




5.05.2014

beyaz düğme'den hıdrellez



Belgrad'tan döndüm döneli Bijelo Dugme dinliyorum. Bugünün anlam ve önemine istinaden aşağıdaki eseri sizlerle paylaşayım istedim...




29.04.2014

belgrad prelüd


 "Savaşınızın bir amacı varsa eğer -sizi bir şeylerden kurtarmak, masumiyetine inandığınız insanlar uğruna çabalamak gibi- bir sona erme umudu da vardır. Savaşınız çözülme içinse -adınız, kanınızla bağlandığınız yerler, adınızın bir toprak parçası ya da olayla ilişkilendirilmesi yüzünden ise- nefretle, kuşaklar boyunca nefretle beslenen ve kendinden sonrakileri de besleyen insanların yavaş yavaş ilerlemesidir söz konusu olan. İşte o zaman, savaşın sonu yoktur; dalgalar halinde gelir ve aksi yönde umut besleyenleri faka bastırmayı daima başarır."


Neden ecnebi diyarlarında bu kadar popüler olduğunu anlamadığım "Kaplanın Karısı"nda olayların bir kısmı Belgrad'ta geçmekteydi ve ben Balkanlar'ı yeni gezmiş biri olarak eski Yugoslavya'nın başkentini hiç mi hiç merak etmiyordum. Bu önyargının sebebi şüphesiz ki hem Yugoslav İç Savaşı hem de Kosova Savaşı'nda yaşananlar ve dillere destan aşırı milliyetçilikti. Ha bir de Doğu Blok'u başkentleri hakkındaki önyargım.

Daha sonra okuduğum birçok yazıda Belgrad'ın güzel bir şehir ve Sırpların da cana yakın insanlar olduğunu okudum, hazır vize de yokken neden gitmeyelim dedik ve bir akşam kendimizi promosyonlu THY bileti almışken bulduk. Nitekim çok da iyi yapmışız...

7.04.2014

moskva night club

Türkiye'nin dört bir yanını iş için gezip AKP'nin oy kaynağı olan hastanelerde bol bol zaman geçirdiğim için bu seçim sonucu beni şaşırtmadı. Dalavereler, hırsızlıklar da. Bazı destekçilerin yavşaklıklarına zaten alıştık. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki gün içerisinde neye uğradığımızı şaşırıyoruz; bu sebepledir kaç defa bloğu açıp yazacak gibi olmam sonra da vazgeçmem. Ne yazayım ki...

İşte bu şartlar arasında 10 güne Belgrad'a gidiyorum hem de Ortodoks Paskalyası zamanında. Ne zamandır tatil yapmamış bünyeye lazım. Bu vesileyle Belgrad ve Novi Sad ayrıca da Paskalya hakkında bilgi vereceklere müteşekkir olurum.

Bu arada teee iki yıl önce yazmıştım; gece kulübünün adı artık Moskva olmuş. İlgilenenlere duyurulur.

19.01.2014

700

Şaka maka 700. posta da ulaşmışız blogda...

9.01.2014

boş işler bunlar

Dün Okmeydanı Hastanesi'nin ameliyathane kapısında annemin basit işleminin bitmesini beklerken durumu daha ciddi hastaları ve daha da çok yakınlarını inceliyordum ve bir yandan da bu durumlarda bir klasik olaran "sağlık önemli ya, ne boş işlerle uğraşıyoruz" diye düşünüyordum. Sonra aklıma taa 2004 Şubatı'nın en soğuk ve kar yağışlı gününden bir önceki gün babamın da burada ameliyat olduğu aklıma düştü. Ben o gün orada bile değildim, sanki olayı asitleştirmek istermişçesine başka bir arkadaşımın gene genç yaşta kanserden ölen babasının cenazesindeydim; nasıl pişmanım şimdi o gün orada olmadığıma...

Sonra işe döndüm, aniden işten çıkartılan insanlara şahit oldum. Gece gündüz, haftasonu bayram demeden incir çekirdeğini doldurmayan şeyler için mesai yapan insanlar pat diye kapı önüne kondu. Her şey bir kez daha bomboş geldi...

Beni tanıyanlar ve burayı da okuyanlar bilir ki bir dönem dellenip işi gücü bırakıp yollara düşme hayalleri kurardım. Sonra birisiyle tanıştım, ama beklentinin tersine o da benim hayalimi paylaşıyordu; zaten böylesini bulmuşken de evlenmemek olmazdı. Yine de korkular ağır bastı ve ben kalmaya karar verdim. Şu an da zaten bir açık ofisin ortasında yazıyorum bunları. Halen B planımız olarak yollara düşmekten bahsediyoruz. Umarım bir gün geriye dönüp "keşke gitseydik" demem...


31.12.2013

düdüklüğün zirvesi 2013

Dünya yok olup bir kapanış değerlendirmesi yapılacak olsa herhalde 2013 kendinden gayet konuşturacaktır; olmadı kendi kişisel tarihim için ben bunu diyebiliyorum.

Ülkenin çivisinin çıktığını da gördük, yüzyıl önceki zihniyetle ülke yönetenleri de. Kıç yalayanları da gördük zeki, çevik ve ahlaklıları da. Kendi çıkarları için milyonların ölümüne razı olanlar da vardı karşı çıkmaya çalışanlar da. Dönem dönem umutlanıp mutlu olsam da elde kalan genelde sinir, hayalkırıklığı ve üzüntü oldu.

Bana gelince blog sayfalarının da fark ettiği üzere bol çalışıp az gezebildiğim bir sene oldu; ha bu arada işi de değiştirdim medeni hali de...

Cümlemize bundan daha iyi bir 2014 dilemekten başka da bir şey gelmiyor elimden.

9.12.2013

altı

Koskoca altı yıl olmuş, utanmasam unutacağım bugünü. Bugün sektöre girdiğimden beri yapmaktan uzak durduğum bir işin kucağıma verilmesinden beri artan mutsuzluğum tavan yapmışken, bütün haftasonunu piyangodan para çıkarsa nasıl hayatımı gerçekten güzel yaşarım diye hayal kurarak geçirmişken, dışarıda deli bir rüzgar çıkmışken, hakikaten içimden birşey yapmak gelmiyorken, mutsuzken, mutsuzken ve de mutsuzken...

Koskoca altı yıl oldu, utanmasam unutacaktım. Önce kıçım sıkışınca aklıma düşerdi, sonra mutluluklarımı paylaşmak isteyince... Bugün canım rakı istiyor, bir süredir altı yıldır yapamadığım şeyleri çekiyor canım zaten. Bundan sonra o şeyleri ancak ben becerebilirsem yapabileceğim gel gör ki.

Koskoca altı yıl oldu, unutmak istesem de unutamayacağım. Unutursam zaten feci sıçmışımdır.

6.12.2013

mantar çılgınlığı


Kasım ayında mutlak Bodrum'dan kargo gelir: değişmez ikilisi de çintar ve mandalinadır. Bu sene de yağmurların başlaması ve arkasından pazarların çeşit çeşit mantarlarla dolması sonucu ilk fotoğrafta örneğini gördüğünüz çintar ve de annemin bir tanıdık tavsiyesi sonucu aldığı külek taa bizim eve kadar ulaştı. Külekleri tereyağı sıvanmış fırın tepsisine dizip üzerine kekik ve pulbiber ekleyip 150 derece sıcaklıkta yarım saate yakın beklettik, beklediğimizden fazla su salması dışında sıkıntı yoktu. Çintarlar ise her zamanki gibi küçük parçalara ayrılıp vokta azıcık baharat eşliğinde pişti. Sonuçlar aşağıda:







Yanına da Batum'dan taşıdığım beyaz şarabı açtık. Gayet leziz bir akşam yemeğiydi. Kalanlrı da ertesi akşam noodle karıştırıp bir harika yemek daha elde ettik.



4.12.2013

şipşak batum

İki hafta önce bir toplantı için Hopa'daydım, bu vesileyle birkaç saatliğine de olsa Batum'u görme şansım da oldu. Bu arada önce Hopa'ya Batum Havaalanı'ndan gidişten de kısaca bahsedeyim: bir kere kafa karışıklığına gerek yok, Batum uçağı ile Hopa uçağı aynı sadece fiyatları farklı. Eğer Hopa'ya gidiyorsanız önce dışhatlara gidip nüfus cüzdanınızla pasaport kontrolden çıkıyorsunuz. Yaklaşık iki saatlik bir yolculuk sonucunda Batum'a iniyorsunuz ve sizi ayrı bir salona sokup doğrudan Havaş otobüsüne bindiriyorlar. Bahçeli iki katlı evler, portakalr ağaçları ve yemyeşil bir ovadan geçip sınıra ulaşıyorsunuz ve durmadan Türkiye'nin mimari şaheseri binalarıyla dolu bir tarafı dağ bir tarafı deniz sahilyolundan geçip Hopa Limanı'nda indiriliyorsunuz. Nitekim dönüş de aynı şekilde. Bu arada belirteyim Hopa-İstanbul biletinizdeki kalkış saati Hopa'dan otobüsünüzün kalkış saati, kafanız karışmasın.

Cumartesi toplantı sonrası iki otobüs kalkıp Batum'u görmeye gittik. Sınır kapısı bugüne kadar gördüğüm tüm kara sınır kapıları gibi çirkin ve kaotik. Türkiye tarafından torbalarla aldıkları eşyaları evlerine götüren Gürcülerle birlikte sıraya girip gene nüfus cüzdanımızla sınırdan çıkıp Gürcü tarafında sıraya girdik. Yine bir not: bizim tarafta tuvaletler paralıyken Gürcü tarafında beleş, tuvaletin tam ortasında yer alan klozet ise anlamsız. Batum'un kurulu olduğu Çoruh'un Karadeniz'e döküldüğü ova sınırla birlikte başladığı için şehrin havası daha yumuşak, nitekim dağ taş portakal bahçesi. Yolda önce HES'lerle kuruttuğumuz Çoruh'u sonra Gonio Kalesi'ni geçip şehre giriyoruz. Bir tarafta teneke kaplı Sovyet dönemi toplu konutları bir tarafta dışı şatafatlı içi boş yepyeni binalar, casinolu oteller... Karnımızı haçapuri ve armut gazozuyla doyurup meşhur botanik parkına gidiyoruz ama hava karardığı için pek tadı çıkmıyor. Hopa'da Türkiye saatiyle dört dedin mi hava kararıyor, Gürcistan ise bizden yazın bir kışın iki saat ileri. Sonra kısa bir şehir turu: yine bir tarafta yoğun bir Sovyet dönemi tek tipliği ile birlikte estetik ve yaşlı binalar bir tarafta kapitalizmle birlikte yapılan inşaatlar. Mevsim itibariyle ortalık da pek sessiz. Sonra bu civarın meşhur bir restaurantına götürüyorlar, ayrıntıları burada yazmışlar zamanında. Gürcü şarapları gerçekten muhteşem. Daha sonra biz varız diye Türkçe çalan şarkıcılara postayı koyan beli silahlı abilerin Gürcü müzikleriyle döktürüşünü izleyip geri dönüyoruz. Sınır kapısı Erivan'dan İstanbul'a giden otobüslerle dolu. Yoldan şaraplarımızı alıp gümrükten de torpille geçiyoruz, keza her yerde üç günden az yurtdışında kalanların içki ve sigara getiremeyeceği yazıyor, yanınızdaki şaraplara el konulursa şaşırmayın yani.

Açıkçası bunu saymıyor ve "komşularla sıfır sorun" politikası neticesinde Gürcistanla da papaz olmadan Batum ve oradan da Tiflis'i görmeye gelmek lazım diyorum.

8.10.2013

evvel zaman içinde dostlar

Ankara'ya ilk gelişim bir sonbahar günüydü ve hava da tıpkı bugünkü gibiydi. En yakın arkadaşım, birlikte geçen yedi senenin üzerine üniversite için ikameti Ankara'ya aldırdığında ben o taşra şehrinde bir sene daha kalıyordum. Kendisi yurtdışında çalışmaya giden her Türk erkeği parayı, kadını ve ortamı bulup nasıl eşini dostunu gezmeye yanına çağırıyorsa bizimki de aynı mantık beni çağırdı yanına; tek fark bizim ortamımız Sakarya'nın sulu biraları veya ODTÜ'de kafaya dikilen cep kanyaklarıydı. Paranın ve kadının durumunu da bu örnekten çıkartabilirsiniz...

Abidinpaşa'dan Dikimevi'ne iner, oradan Kızılay'a geçer, sap sap kitapçıları gezer, üzerine de bir barda biraya tamah ederdik, hava güzelse Kuğulu Park'ta veya kaçak girme konusunda ustalaştığım ODTÜ'nün bir köşesinde de yanımızdaki nevaleleri tüketirdik. Öğrenciydik ya vakit boldu, o nedenle bol bol konuşurduk-hatta bazen aynı şeyleri.

Ben nedense o günlerde gördüğüm Ankara'yı çok sevdim, yaz kış demeden birkaç kere daha gittim, neyse ki üniversiteyi güzide şehrimiz İstanbul'da ilişkimiz o aşamada kaldı. Bizler de büyüdük ve bordrolu birer ofis elemanına evrildik. Bugün Cebeci'deyken Dikimevi'ne baktım pek değişmemiş gibi geldi. Sonra benim işim erken bitti, onun işi erken bitti, arabaya atladık önce yol üstünden yiyeceklerimizi aldık sonra da biralarımızı. ODTÜ'ye artık misafir kartıyla giriliyormuş, sadece arka koltuktaki torbaların üzerini örtmek gerekti. Hepi topu bir iki saatimiz vardı çünkü O'nun çocuklar evdeydi ve hanımı yalnızdı. Kısa sürede bir yandan yedik içtik bir yandan da sohbet ettik sonbahar güneşinin altında. Bu seferki sohbetlerimiz viski, rulet masası, ekonomik gidişat gibi daha büyük konularıydı ama soğumaya başlayan hava, dökülen yapraklar, toprağın kokusu yirmi sene önceki gibiydi.

Sonra bize ayrılan sürenin sonuna geldik, beni otelime bıraktı, bunu saymamaya karar verdik...

1.09.2013

yaz biter, eskir geceler


Deniz kokusu, rakı ve pişmiş etin bir araya geldiği bir sofraya ne zamandır oturmadım ve fark ettiğim üzere özlemişim. Ne de olsa deniz kenarına ya da tekne sefasına gidiş ve akabinde dönüş yok; evde-lokantada bekleyen rakılar, mangal üzeri etler de yok... Peki ne var? İstanbul'da resmi tatiller dahil haftada bir gün izinle çalışan, SGK kayıtlarına göre işe başlayış süresi bir yıldan az olduğu için izin de alamayan yeni kurulmuş bir çekirdek aile var. Denizle ilişki akşam kenarında yapılan yürüyüşler, etle ve alkolle ilişki de dökme demir tavada yapılan etler, balkonda içilen içkiler...

Bir yaz daha geçti, akşamlar artık daha serin. Ve bu yaz direnişiyle, umutsuzluğuyla öyle bir geçti ki ancak yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında bir anlam ifade edebilecek. O zaman kadehimi bahçede yakılan mangallara ve Akıntı Burnu'nda içilen çakma mojitolara kaldırıyorum...

16.08.2013

gün geçmiyor ki bir corto maltese yazısı daha yazmayayım

Bu seferki Taraf Kitap için...



BAYRAKLARA VE DOGMALARA İNANMAYAN BİR DENİZCİ, CORTO MALTESE
Corto Maltese: Masalda yaşamak güzel olurdu.
Altın Dudak: Tabii. Ama sen zaten sürekli bir masalda yaşıyor ve farkına varmıyorsun. Bir yetişkin masal dünyasına adım attığında artık oradan çıkamaz bunu bilmiyor muydun?
                                             
2011 yılının Ağustos ayında bir iş için yolum Paris’e düştüğünde üzüldüğüm tek şey Pinacothèque’de yer alan “Hugo Pratt’ın Hayali Yolculuğu” sergisini kıl payı kaçırmış olmamdı. Mekanın kaldığım otele yakın olmasını fırsat bilip, her sabah erkenden kalkıp yollara düşmeden önce arkasına Venedik’in silüetini almış olan Hugo Pratt’ın en bilinen karakteri Corto Maltese ile bakışıyorduk karşılıklı. (afiş için: http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://masmoulin.blog.lemonde.fr/files/2011/03/affiche.1300675710.jpg&imgrefurl=http://masmoulin.blog.lemonde.fr/2011/03/24/hugo-pratt-remplace-%25C2%25AB-au-pied-leve-%25C2%25BB-les-mayas-a-la-pinacotheque/&h=408&w=538&sz=107&tbnid=dBR95szjWl-eTM:&tbnh=90&tbnw=119&zoom=1&usg=__8C_wH5gFk_St-EO5NgQqPMMlxIs=&docid=Sj8Sa8UBONmkjM&sa=X&ei=G9PrUZ7RC42u4QSeyoFI&ved=0CE4Q9QEwBw&dur=80#imgdii=dBR95szjWl-eTM%3A%3B323eqMzsKf_l1M%3BdBR95szjWl-eTM%3A)
Corto Maltese, hayatı bir roman olan Hugo Pratt’ın çizgi roman olarak vücut bulmuş hali ve hatta biraz önden gidiyor olsa da otobiyografisi. Ortada fiziksel bir benzerlik de vardır, nitekim Umberto Eco’nun kızı Hugo Pratt ile tanıştıktan sonra Pratt’ın Corto Maltese olduğunu fısıldar babasının kulağına. Her ikisinin de baba tarafında İngiliz kanı vardır; Pratt Venedik’te doğup babasının işi nedeniyle Habeşistan’a gider ve İkinci Dünya Savaşı sonrası soluğu Arjantin’de alır. Venedik’in kendisini tembelleştirdiğini söyleyen Corto ise Malta’da doğar ve küçük yaşta tek başına yollara düşer; elbette ki durakları arasında Habeşistan ve Arjantin de vardır.

Hem kendi yaşadıkları hem de tarih merakı Hugo Pratt’ın böylesine ölümsüz bir karakteri ortaya çıkarmasında şüphesiz büyük rol oynadı. Yoksa Beyaz Ordu mensubuyken Moğolistan’da bağımsızlığını ilan eden Alman general Roman von Ungern-Sternberg ya da Somali’de bir tarikat yönetimi kurup 20 yıl boyunca İngiliz ve İtalyanlara karşı savaşan Deli Molla lakaplı Seyyid Muhammed Abdullah Hasan gibi bilinen tarihin hep arka sayfalarında kalmış karakterlerin bir şekilde Corto Maltese maceralarında boy göstermesi asla mümkün olmazdı. Nitekim “Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev” macerasında bu toprakların tarihine de el atar Pratt: İttihatçiler, Ermeni tehciri, Mevleviler, Yezidiler ve ölüme atını süren Enver Paşa…

Dünya’nın Corto Maltese ile tanışması 1967 yılını buluyor. Daha önce dünyanın çeşitli köşelerinde farklı mecmualarda eserleri yayınlanan Hugo Pratt Sgt. Kirk isimli derginin oluşumunda yer alır ve ilk sayıda da Corto Maltese’nin “Una ballata del mare salato” isimli hikayesine yer verir.  Mekan Pasifik Okyanusu zaman Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesidir. İkinci hikaye içinse aradan üç yıl geçmesi gereklidir: Fransız Pif Gadget dergisinde dört yıl boyunca kısa hikayeleri çıkar kahramanımızın, Birinci Dünya Savaşı yıllarında kah Brezilya açıklarında yelken açar kah Dublin sokaklarında IRA militanlarıyla karşılaşır. 1974-1989 tarihleri arasında yedi uzun hikayesi daha yayınlanır Corto’nun Sibirya’dan Buenos Aires’e geniş bir coğrafyada geçen. Daha sonra kahramanımız İspanya İç Savaşı esnasında kaybolur, bunu da Pratt “Çöl Akrebi” serisinde başka bir karakterine söyletir. Onunla ilgili son aldığımız haber ise 16.6.1965 tarihli bir mektuptur; Şili’de gözünün feri kaçmış bir şekilde, tek başına, yüzü denize dönük oturduğunu öğreniriz.
Peki kimdir bu Corto Maltese? 10 Temmuz 1887 La Valetta doğumlu, Cordoba’nın Yahudi mahallesinde büyümüş, babasından dolayı İngiliz vatandaşı, anne tarafından İspanyol çingenesi kanı taşıyan, ikameti Antigua'da, evi Hong Kong'da romantik, bireyci, sarkastik bir kahraman. Ne bir dini vardır ne milliyeti. Kendi donanmasının kaptanıdır söylediği gibi. 10 yaşında usturayla elinde bir kader çizgisi oluşturmuş, Jack London’dan  John Reed’e, Kızıl Baron’dan  Enver Paşa’ya bir çok tarihi karakterle yolu kesişen bir maceraperesttir. En sevdiği kitap bir türlü bitiremediği Thomas Moore’un Ütopyasıdır. Dediğimiz gibi Corto Maltese zaten hep bir yolculuk halindedir çünkü olduğu yerde bir türlü mutlu değildir. Yeni bir hikayeye atılmak için bahanesi hazırdır; genelde para için yapsa bile ganimeti annesine göndererek bahanesini yok etmek istemez belki de. Kafasında her daim kaptan şapkası, ağzının bir kenarında sigarası…
Corto Maltese’nin bu topraklara ulaşması ise nispeten yenidir. Dost Kitabevi 1999-2004 yılları arasında 10 adet Corto Maltese hikayesi yayınlar; daha önce bahsedilen kısa hikayeler de birleştirilmiş ciltler halinde piyasaya sunulmuştur. Yine de iki hikaye nedendir bilinmez çevrilmez Türkçe’ye; buna karşılık 2000 yılında ilk Corto Maltese macerasının Hugo Pratt tarafından romanlaştırılmış halini yayınlamayı unutmaz. 2012 başında ikinci bir Corto Maltese seferi yaşanır NTV Yayınları tarafından. Her iki yayınevinden çıkan hikayelerde bir çok farklılık göze çarpıyor: Mesela Dost’tan çıkan hikayeler büyük boy, ikinci hamur kağıda basılı ve siyah beyazken NTV’den çıkanlar küçük boy, kuşe kağıda basılı ve renkli. Bu da Hugo Pratt’ın çini mürekkebi desenlerine alışmış bizlere biraz garip geliyor. Bununla birlikte NTV’den çıkan hikayelerin çevirisi (Alev Er tarafından yapılmış) daha derli toplu ve doğal olarak farklılıklar içeriyor. Mesela Corto’nun Vodoo büyücüsü arkadaşının adı bir tarafta Altın Dudak diğer tarafta Parlak Dudak (orijinali Bocca Dorata). Önemli bir farklılık da ilk Corto Maltese macerası olan “Una ballata del mare salato” çevirisinde: Bir Tuz Denizi Şarkısı’na (Dost) karşılık Tuzlu Denize Balad (NTV). Ayrıca Dost Kitabevi’nden çıkan “Oğlak Burcu Altında” bugüne kadar NTV Yayınları’ndan altı ayrı hikaye olarak çıktı. Bizim için en değerli olansa Dost’un yayınlamadığı hikayelerden birisi olan “Gençlik Yılları”nın artık Türkçe’de yer alıyor olması. Dost Kitabevi’nden çıkan serinin en önemli özelliği ise haritalar, karakter ve yazar hakkında ek bilgiler, ön yazılar (bir tanesi Umberto Eco imzalı mesela) içeriyor olması.
Hugo Pratt Corto Maltese’nin kayboluşunu şöyle açıklar: "Hızla dijitalleşen her şeyin birbirine bağlandığı bir dünyada Corto Maltese gibi bir bireyin yeri yoktur." Akla ister istemez Corto Maltese’nin 1905 Rus-Japon Savaşı esnasında arkadaş olduğu Jack London’un Martin Eden için “Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalist. İşte bu nedenden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu nedenden Martin Eden öldü.” demesi geliyor.
Evet Corto Maltese artık yok, evet hikayeleri artık renkli ve evet dünyada bırakın Corto Maltese gibi bireylere, külliyen bireylere yer yok.

- Ya sen Corto, ne yapacaksın?
- Ben de gidiyorum, öylesine, gitmiş olmak için...


21.07.2013

corto ganimetleri

Daha önce anlatmıştım Paris'teki Hugo Pratt sergisini nasıl kaçırdığımı, nasıl kedi gibi hediyelik eşya mağazasının camından içeriyi kestiğimi ama sayımda olduklarından güzelim çizimleri kaçırdığımı. İşte o olaydan sonra bizim hanımın yolu Paris'e düşünce görevi ona devretmiştim, o da sağolsun iki magnetle geri gelmişti. Birisi Gençlik Yılları'ndan diğeri Etiyopyalılar'dan.
Daha sonra hanım çok sağolsun sahaf fuarından bir Corto posteri aldı, o da çalışma odasının duvarı ile çalışma masasının üstü arasında gidip geliyor.


Son ganimetlerse gayet taze. Paris'te aylak aylak gezerken karşıma çıktı, koleksiyoner işiymiş ya da satıcı beni yedi. Neyse dünyaya bir daha gelmeyeceğimin farkında olarak oyroları bayıldım.
Bu arada NTV Yayınları'ndan Gençlik Yılları çıktı renkli ve cep boy olarak. NTV Tarih'in içine eden bir yayınevinin Corto'dan uzak durmasını beklemiyorduk değil mi?


7.07.2013

geç kalmış yazı2: herkes kendi federeler duvarı'nı görecektir elbet

29 Mayıs sabahı iş için yolum hazır Taksim'e düşmüşken, sabahın kör vaktinde dozerlerin girdiğini  atılan twitlerden öğrendiğim Gezi Parkı'na uğrayıp işin artık işten geçtiğini düşünmüştüm polis kordonunu görünce. Ama hiç de öyle olmadı, zalimliğe karşı büyüyen tepki çığ gibi ilerledi. Cumartesi günü akın akın Taksim Meydanı'da girilen saatlerde biz de bir taksiye atlayıp Balat'ın yollarını tuttuk, ne de olsa zamanında kararlaştırılmış bir düğünümüz vardı. Ev sahibinin ayağı gaz bombası isabeti sonucu kırılmış, konuklardan bazıları TOMA önüne katılmış, bazıları yollarda mahsur kalmış, bazıları da gaz maskeleriyle Beşiktaş'a koşmuş olsa da yine de bir düğün vardı ortada. Sonrasında Gezi Parkı'ndan meydana taşan "komünal şenlik" kurulduğunda ben uzaklardaydım ve döndüğümde de gene gaz bombaları gene plastik mermiler... Ve bir de üstüne göz göre göre söylenen yalanlar, Goebbels'in yalanıp yutulmuş ilkeleri, zalimlik, kanundışılık, beceriksizlik, gerginlik, meşru müdafaa altında öldürülenler, uzuvlarını kaybedenler, evlerinin içinde gazlananlar...

O uzaklarda olduğum hafta şunu düşündüm: varsayalım bir mucize oldu ve devrim gerçekleşti. Gelecek hafta nasıl bir Türkiye olacaktı? İç karartıcıydı tahminim çünkü o topluluktaki enerji ve espritüellik politikanın çarklarında parçalanmaya mahkumdu. Nitekim 1848'ten 1871'e, 1968'den Arap Baharı'nda hep umutlandıran hareketler daha beter yönetimlere bırakmıştı yerlerini. Mesela Mısır'ı düşünmüştüm, bir Firavun'u deviren halk bir başka Firavun'a mahkum olmuştu-dedim ya geç kalmış bir yazı bu. Fakat artık her geçen gün içim daha da kararıyor. Benim oyumu alamayan iktidar benim yaşam alanımı kısıtlıyor. Tepki gösterince "bunlar" olarak kodlayıp iyice ötekileştiriyor, kendi yavrularına düşman ilan ediyor ve tüm aklı dış mihraklardan aldığım savını öne çıkartıyor. Dinlemek hak getire. Sinirli bir başbakanımız, hukuktanımaz valilerimiz, saçmalayan bakanlarımız, metrolara gaz sıktıran emniyet amirlerimiz, insan öldüren polislerimiz var. Ve ben hepsinden nefret ediyorum. Ne bu dünyada adalete inanıyorum ne de öteki tarafa. Tek dileğim insanların çektirdiği acılardan daha fazlasını çekmeleri. Uzun, acılı bir ölüm bekliyordur umarım bazılarını...

Bu süreçte esas beni mutlu eden bazı liberallerin foyalarının meydan açıkması oldu. Her türlü yavşaklığı yapmalarına alışıktık da bu kadar absürd bu kadar zorlama iktidarı ve gücü yalama gayretleri karşısında ağzım açık kaldı. Gün gelecek, devran dönecek ve bu isimler elbet yalayacak yeni kıçlar bulacaklar zaman içerisinde.

Bir de mesela kardeşimle daha da gurur duydum bu süreçte. Eylemlere katılan, parktaki kedilere evini açan, astımına rağmen durmayan, o en boktan sokaklarda insan avı yapılan pazar günü apartmana süt, su ve solüsyon bırakan kardeşimle ne kadar gururlansam azdır.

Ha bir de bazı insanları hayatımdan çıkardım. Yok, karşıma AKP yalakalığıyla çıkan olmadı neyse ki ama davet edildiğin yere gidemesen bile tebrik etmek için ararsın en azından, babam öldüğünde de silmiştim bazı insanları hayatımdan ve bir şey de kaybetmedim biliyor musun? 

22.06.2013

geç kalmış yazı1: kiraz

Eski şirkette 40 yıldır çalışan bir abimiz vardı. O 40 yılı da aynı odada, koltukta, masada geçirmiş gibi hissederdim odasına her sohbet etmeye girdiğimde. Altmışını geçmiş, çocuklarını evlendirmiş, fazla kiloları ve hastalıklarıyla hayatı olduğu gibi keyifle yaşardı ve ne yalan söyleyeyim bazen fazla konuşmasıyla beni esir alırdı. Geçen sene bir gün gene sohbet ederken (ki çoğunlukla yeme içme üzerine olurdu)  baharın başlangıcında "doktor," demişti her zamanki gibi, "ben belli bir yaşa geldim artık. Her yaşadığım bahar benim yanıma kar kalıyor. Mesela kiraz yemeyi çok severim. Bu sene de yiyeceğim sanki son kez kiraz yiyormuşum gibi." diyince ben klasik "aman olur mu öyle şey!" demiştim de bilememiştim hakikaten geçen sene yediği son kirazlarmış adamcağızın. Yazın ortasında bir akşam, hemen yemekten sonra balkonda otururken ölüvermiş.

Bu sene de yaz bitmeden mümkün olduğunca çok kiraz yiyorum. Ama dün Gaziantep'te 2,5 TL olan kirazın kilosunun Macrocenter'da 16 TL olduğunu görünce nevrim dönüyor...